Babam Alperene vurmak için hızla elini kaldırdı. Fakat Alperen bunu basit bir hareketle kolundan tutup durdurunca önce büyük bir panik yaşadım. Alperen’e vurmasını istemiyordum, benim yüzümden zarar görmesi olabilecek en kötü şeydi.
Alperen, “Bana bir daha vurmana izin vermem.” Dedi, çenesinin kasıldığını gördüm. Öfkeyle babamın kolunu tutmaya devam ediyordu. “Artık küçük bir çocuk değilim” Babamın kolunu iter gibi bıraktığında bakışlarını ondan ayırmadı.
Aralarında geçmişte neler geçtiğini ayrıntısıyla bilmiyordum. Yine de kin Alperen’in yüzünden okunuyordu. Siyah gözleri yağmurda silik silik de olsa daha kararmış görünüyordu. Bir şeyler onun babama karşı düşmanca tavır içine girmesine neden olmuştu. Yağmur üstümüzden geçip kaldırımlardan çığlıklar yükseltirken babamın bana bakıp nefretle konuştuğunu duydum. “Hadi Kâinat bin şu arabaya! Gidiyoruz”
Tereddütle Alperen’e baktım. Gitmek istemediğimi ona gösterirsem babamın beni zorla götürmesine izin vermezdi. O da bana bakıp başıyla eve girmemi işaret ettiğinde biraz da olsun rahatladım, babama bakmadan hemen eve doğru hızla yürümeye başladım, soğuktan ve endişeden titriyordum.
Babamın arkamdan seslenmesi adımlarımı daha da hızlandırırken içeri girip kapıyı kapattım. Ön pencereye yöneldim ve beyaz perdeyi açmadan nefes nefese onları izledim. Bir süre konuştular. Öfke, nefret, kin aralarında dönüp duran duygu seliydi ve her an birbirlerini öldürebilirlermiş gibi görünüyorlardı. Bu beni korkutuyordu, sebep olduğum karmaşayı izlemek korkunçtu. Oysa güne ne kadar umutlu başlamıştım, şimdi ise yağmur sesi huzur değil, korku veriyordu. Kalbimin çarpmaları hızla devam ediyordu, bunu göğüs kafesimin içinde derinden hissedebiliyordum.
Kısa bir süre sonra ikisi de sırılsıklam olmaya başladı. Bulutlardan boşalan sert bir yağmur, rüzgarı da yanına alarak onları kuvvetli bir soğuk havanın içine aldı. Ne konuşuyorlardı bu kadar bilmiyordum ama içinde bulundukları ana hapsolmuş gibiydiler. Babam, tüm konuşmalarından sonra vazgeçmiş olacak ki geldiği gibi öfkeyle arabasına binip gitti. Gitmeden önce bana bıraktığı o sert bakışların anlamını çok iyi biliyordum. Beni suçlayacak hiçbir şeyi bile yokken yaptığı onca baskı, şimdi beni suçlu konumuna getirerek fazlasıyla artacaktı. Bana karşı belki de tüm merhametini kaybetmişti, elinden gelse sürükleye sürükleye eve götürecek ve orada da yapmadığını bırakmayacaktı. İçimdeki korku o gitmeden dinmedi. Onun burada, yakınımda olduğu her an öyle korkunçtu ki. Bir süre öylece arkasından bakan Alpereni izledim pencereden. O da benim gibi gitmesinden emin olmak ister gibi arkasından bakıyordu.
Boğazımdaki düğümler nefes almamı zorlaştırıyordu, kendimi gittikçe daha çaresiz hissediyordum. Belki gitmem onları üzmüştür diye düşünmüştüm. Belki babam gönlümü almak ister ya da bir şeyleri düzeltmeye çalışır diye umuyordum. Bütün ümitlerim çöpe yığılmış durumdaydı, babam beni sadece eziyet etmek için geri istiyordu. Şimdi de ben boğuluyor gibi hissediyordum.
Hislerim yüzünden gözyaşlarımın esaretten kurtulacağını, söyleyeceğim tek bir harfle ağlayacağımı biliyordum. İçimde dışarıya çıkmayı bekleyen güçlü ve şiddetli bir hüzün, yine şiddetli bir öfkeye ile birleşiyordu. Eğer etrafımdakilerden bu öfkeyi çıkarmaya başlarsam her şeyi mahvedecektim, biliyordum. O yüzden tırnaklarımı avuç içlerime bastırdım ve duyguları görmezden gelmeye çalıştım.
Her şey dayanılmaz bir hal almaya başlıyordu, başkalarını da kendi sorunlarımla rahatsız etmek istemiyordum. Bu yüzden Alperen içeri girdiğinde de, karışımda durup bana merakla baktığında da, ikimiz de yağmurdan ıslanmışken tek kelime etmedim.
Ne diyebilirdim ki? Özür dilemek veya teşekkür etmek yeterli olacak mıydı? Başka biri olsa yine benim için babamın karşısında duracak mıydı? Ona karşılık olarak ne yapabilirdim bilmiyordum. İnanılmaz bir minnet duygusu içindeydim, sanki hayatımı kurtarmıştı.
“İyi misin?” diye sordu sadece. Meraklı bakışları iyi olup olmadığımı anlamaya çalışır gibi yüzümü inceledi. Düğümlü boğazım ile sesim kısıldı, cevap veremedim, sadece yutkundum. Beceriksizce omuz silktim ben de ve konuşmamı istememesi için ona üzüntümü gösteren bir bakış bıraktım. Onun bana bakıyor olması bile ağlamam için yeterliydi.
Gözlerimden sıcak yaşlar inmeye başlayınca soğuktan kızaran ellerimle yüzümü kapattım. İçimi utanç sarmıştı, babamın yaptığı şey kendimi bir zavallı gibi hissetmemi sağlamıştı. Korkunç bir duyguyla sessizce ağlamaya başladım. Alperen’in kollarını omuzlarıma sardığını hissettim, anlık bir şaşkınlıkla nefes almayı unuttum, ardından daha çok ağlamaya başladım. Ben de kollarımı onun beline sardığımda bir süre ben sakinleşinceye kadar o şekilde bekledi.
Erkeksi kokusu etrafımı sarmıştı, başımdaki eli saçlarımı okşarken olabildiğince kokusunu içime çekmeye çalıştım. Bu daha iyi hissettiriyordu, kendimi güvende hissediyordum.
İçimdeki duygu seli durulunca, olanları yavaş yavaş kendimden uzaklaştırınca ve hıçkırıklarım bir süre sonra iç çekişlere dönüşünce beni kendinden uzaklaştırdı. Omuzlarımdan tutarak yüzüme baktı, siyah gözleri birer zehir kuyusu gibiydi. Sağ eliyle babamın vurduğu yeri okşadı yavaşça.
“Bunu o mu yaptı?” diye sordu. Siyah gözlerini çevreleyen kaşlarını çattı. Başımı hafifçe utanarak salladım evet dercesine. Yanağım hala acıyordu ama kızardığını düşünmemiştim.
Alperen’in ıslak saçları kaşlarının üzerinde dağınık bir şekilde duruyor, kararmış havayla üzerimde gölge oluşturuyordu. “Acıyor mu?” diye sorduğunda sesi de tıpkı gözleri gibi karanlıktı.
Gözlerinin içinde baktığımda hala sinirliydi, hatta benden daha öfkeli görünüyordu. “Biraz “ dedim kısık bir sesle. Yalandı, çok acıyordu.
“Kapıyı neden açtın?” dedi sakin bir şekilde.
“Sen olduğunu sandım” dedim. Bu konu beni utandırıyor ve saklanma isteği bırakıyordu içime. Aptal küçük bir kız gibiydim şimdi karşısında, az önce olanları asla silemeyecektim.
“Anahtarım var” dedi. Alperen’in beni kendini koruyamayan bir kız çocuğu olarak görmesi canımı acıtıyordu. Gizliden gizliye her şeyi zaten biliyordu ama kendi gözleriyle görmesi daha kötü olmuştu.
Derin bir nefes alıyor ve hala geçmek bilmeyen öfkesini yatıştırmaya çalışıyordu. Öfkeli olduğunu saklamaya çalışsa da görebiliyordum. “Ben açım” dedim dikkatini başka yöne aktarmak için. Öyleydim, karnım açlıktan ağrıyordu. Ayrıca bu konuyu konuştukça daha kötü oluyordum.
Güldü, yanağında belli belirsiz ortaya çıkan gamzeler onu olabildiğince güzel kıldığından ben de güldüm. Gülüşüne asılı kaldım bir süre…
“Önce şu ıslak giysilerden kurtulalım. Sonra kahvaltı yaparız” dediğinde fazlasıyla masum görünüyordu. Güneş tekrar yüzünü gösterdiğinde dışarıdaki yağmurun sesi yavaş yavaş azalmaya başlamıştı.
Yaklaşık yarım saat sonra ikimiz de kahvaltı masasında ses çıkarmadan oturuyorduk. Bana hiç bakmadan yemeye konsantre olmuştu. Düşüncelerine dalmış, içinde kaybolmuştu. Ve ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı.
Onun babamla yağmurun altında konuşmasını düşündüm. Babam Alperen’I pek sevmezdi, buraya gelişimi umursamasının sebebi belki de buydu. Başka bir yere gitmiş olsam gittiğim için sevinebilirdi bile. Ama beni almak için gelmişti ve Alperen onu bir şekilde gitmeye ika etmişti. Her şey benim müdahalem dışında gerçekleşmişti.
Alperen’ baktım, bakışları tabakta duruyordu. “Babamı nasıl ikna ettin?” diye sordum.
Kafasını kaldırmadan lokmasını çiğnedi çiğnedi, yuttu. “Şuna baba deme” dedi. O da en az benim kadar nefret ediyordu ondan. Hatta belki benden daha fazla.
Elimdeki çatalı çevirerek ona bakmaya devam ettim. Hareketlerinin ilgi çekici bir yanı vardı. Başını tabağından hiç kaldırmadan konuştu. “19 yaşındasın. Kimse seni zorla bir yere götüremez. Baban olacak Haluk şerefsizi bile!”
Sonunda yemekten kafasını kaldırıp bana baktığında merakla kaşlarımı kaldırdım. Bu kadar tepkili olmasını beklemiyordum. Yine de söylediği kelime zoruma gitmemişti, babama karşı tek iyi bir duygum bile yoktu.
‘’Ne oldu, onun hakkında böyle konuşmam senin için sorun mu?’’
‘’Hayır,’’ dedim omuz silkerek. ‘’ama o hala babam, istesem de istemesem de…’’ Cevap vermeden yemeğini yemeye devam etti. Amcasına karşı neden bu kadar nefret beslediğini merak ediyordum. “Onunla aranızda tam olarak ne oldu?” diye sordum.
Bir süre sessiz kaldı ve sorum havada öylece dolanıp durdu. Cevap vermeyeceğini düşünüp ben de tabağıma döndüm ve küçük bir dilim domatesi ağzıma attım.
“O olmasa annem şuan yaşıyordu” dedi. Birden bire böldüğü bu sessizlik, kelimeleri kaldıramayıp üzerime fırlattı. Mutfakta keskin bir atmosfer aramıza girdi. Neyden bahsettiğini tahmin edebiliyordum.
Bundan on üç yıl önce ben yedi, Alperen on yaşındayken aile içinde büyük bir karmaşa çıkmıştı. Çok fazla hatırlayamıyordum, zaten çok şey anlatılmamıştı bana. Tek bildiğim aptalca bir şirket kavgası oluşuydu. Alperen’in annesi Sevda Yenge, o kargaşada düşmüş, kafasını sert bir şekilde çarpıp birkaç hafta hiç uyanamamıştı. Ben bile o zamanları korkunç birer anı gibi hatırlıyorsam karşımdaki adamın hislerini düşünemiyordum bile.
Alperen’in hastaneden hiç çıkmadan onu beklediğini hatırlıyorum ve annesi öldükten sonra hiç konuşmadığını. Annesinin ölümü bizi yakınlaştırdıysa da Alperen babamı hep suçlu olarak gördü. Ona göre tüm bu kavganın başlangıcı babama aitti. Bir şekilde aile içinde tüm bu karmaşayı onun başlattığına inanabiliyordum. Babam her zaman ruhunda bir kargaşa besliyordu, kavgayı başlatan taraf olmak gibi bir huyu vardı.
‘’Üzgünüm.’’ Dedim. Başka söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu. Onu avutamazdım, acısını dindiremez ve geçmişi değiştiremezdim. O bana bunca iyiliği yaparken bile ben onu iyileştiremezdim.
“Sadece ölümü değil, yaşarken de annemle aralarında büyük bir nefret vardı.” Diye devam etti. ‘’Babanın karşısında durmak benim için zaferdir.’’
Kapının zili çaldığında düşüncelerime sinen kelimelerinden ayrıldım. Tekrar babamın gelmiş olacağından endişe ederek koridora baktım. ‘’Korkma.’’ Dedi Alperen. “Benim çocuklar gelmiş olmalı.” Oturduğu yerden kalkarken arkasından merakla söylendim.
“Benim çocuklar?” diye sordum.
Fakat o bunu duyamayacak kadar uzaklaşmıştı bile. Kapının açılması ve ardından gelen konuşma, gülüşme sesleri evde yankılandı. Bir iki dakika sonra içinde bulunduğum mutfağa Alperen ile birlikte sarışın güzel bir kız ve kıvırcık saçlı genç bir erkek girdi.
“Alperen?” dedi sarışın kız bana bakarak “Misafirin mi vardı?”
“Kuzenim Kâinat. Bir süre bende kalacak” diye hemen beni tanıttı Alperen.
Kız yeşil gözlerini mutlulukla bana dikip elini uzattı. “Ben de Okyanus” dedi. Uzattığı elini sıktım, yumuşacık parmakları da samimi bir şekilde benim elimi sıktı. Çok güzeldi. Sarı saçları yeşil gözleriyle birleşince ortaya çekici bir görüntü çıkıyordu. Ve yüzünden hiç ayırmadığı gülümsemesi etrafa mutluluk dağıtıyordu, küçük bir çocuk kadar sevimli bir surata sahipti.
“Bende Yavuz oluyorum kardeşim” deyip abican bir tavırla kıvırcık saçlı çocuk da elini uzattığında bende elini sıktım. Onun bakışları ise biraz daha meraklıydı. Yavuz’un mavi gözleri vardı fakat Okyanus’unki kadar parlak değildi. Ayrıca kıvırcık saçları ona çok daha farklı bir hava katıyordu.
Daha Alperen “Oturun beraber kahvaltı yapalım” demeden Okyanus oturmuş ve ekmeğine çikolatayı sürmeye başlamıştı bile. Üçümüz de kıtlıktan çıkar gibi yemek yiyen Okyanusa bakıyorduk. Ağzına tıkıştırdığı ekmeği ısırırken yenisine tekrar çikolatayı sürmeye başlamıştı.
“Yavaş ye boğulacaksın” dedi Alperen. Yavuz ve ben göz göze gelirken güldük, Okyanus ise Alperen’e küçük ters bir bakış atmakla meşguldü. “Sabahtan beri hiçbir şey yemeden bütün şehri dolaştım.” Dedi. Boğuk çıkan sesi biraz da şikâyetçiydi.
“Şehri dolaşmak demişken” diye lafını kesti Alperen “Bugün Kâinatla biraz alışverişe çıkın” diye devam ederken bana baktı. Şaşkınca Alperene bakarken amacını anlamaya çalışıyordum. Bugünkü hesabımda bu yoktu. Açıkçası bütün gün evde televizyon izlemeyi düşünüyordum. Daha bir saat önce olanlar üzerime bir çığ gibi düşmüştü.
O ise bakışlarıma karşılık umursamaz bir şekilde tabağına döndü. “Bakma öyle, bütün gün işim var” dedi. “Yalnız kalmanı istemiyorum”
“Olur, kahvaltıdan sonra çıkarız” diye konuştu Okyanus. Ağzında lokma varken konuşması onu itici değil de fazlasıyla sevimli gösteriyordu. Başkası yapsa muhtemelen kahvaltıya devam edemezdim.
“Olor Kohvoltodan sonro çıkaroz.” Diye Yavuz onun taklidini yaptı. Okyanus zeytinlerden birini Yavuz’a fırlattığında Yavuz elleriyle zeytini yakaladı. Gülüşü de mutfağa doldu.
İlerleyen dakikalarda Okyanus ve Yavuz’un iki yıldır sevgili olduklarını öğrendim. Tencere kapak dedikleri bu olmalıydı. Birbirlerine bu kadar yakışmaları ve uyum içinde olmaları çok güzeldi. Herkesin özlemini çektiği bir ilişkileri vardı. İlişkilerden korkan benim gibi insanlar için bile geçerliydi bu, aralarındaki ilişki öyle samimi ve gerçekti ki…
Gülüşmeler içinde geçen bir öğle kahvaltısında hiç yabancı gibi hissetmemiş, aksine nedense bir şeyler bana gerçek evimin Alperen’in evi olduğuna ikna etmişti. Onun arkadaşlarıyla birlikte kendimi fazlalık gibi görmemiştim. Kendi okulumda kendi arkadaşlarımın arasında bile uyumsuz hissetmiştim fakat burada her şey farklı hissettiriyordu.
Kâbuslar, korkular, endişeler, bağırışlar, çığlıklar içinde geçen onca zamandan sonra bu gülüşmeler, kahkahalar ve dostluklar… Sanırım bu şey beni kendisine bağlamaya başlamıştı bile.