Ölüm Hükmü

1400 Words
Zümra Kapının dışındaki sesler giderek yükseliyordu. Kağan, üzerimdeki ağırlığını bir anlığına kaldırdı, yüzünde bir şaşkınlık ve panik karışımı vardı. “Bu kadar çabuk olamaz...” diye mırıldandı kendi kendine. Dışarıdan Yusuf’un telaşlı sesi tekrar geldi. “Ağam, çabuk! Avludan bu yana geliyorlar!” Kağan son bir iğrenç bakış fırlatarak üzerimden kalktı. Eteğimin ucunu düzeltmeye, izlerini silmeye fırsat bulamadan kapı yeniden açıldı. Bu sefer giren Yusuf değil, Çetin Ağa’nın sadık adamlarından iki iri korumaydı. Aralarında ise gözleri fırtınalı bir deniz gibi köpüren, yüzünde yorgunluk ve öfkeden derin çizgiler olan bir adam duruyordu... Çetin Ağa. Odasından aniden alınıp getirilmiş gibiydi. Üzerinde İstanbul’daki toplantılarına uygun pahalı, koyu renk bir takım elbise vardı ama ceketi açıktı ve gömleğinin üst düğmeleri iliksizdi. Saçları, sanki sürekli elleriyle dalgalandırmış gibi dağınıktı. Ama onu en çok değiştiren şey gözleriydi. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum, bazen uzaktan gördüğümde içimin titrediği o derin, koyu renk gözler... Şimdi buz kesmiş, içlerinde kayıp bir çocuğun acısıyla parlayan ölümcül bir ateşle yanıyordu. Onu görür görmez, boğazıma bir yumru oturdu. Bu hayal ettiğim karşılaşma değildi. Prensim diye hayallerime misafir ettiğim adam değildi... Şimdi karşımda duran kişi celladımdı. Kağan, hemen toparlanmaya çalıştı. “Çetin, kardeşim geldin mi? Allah sabır versin, bu alçak...” diye söze başladı. Çetin Ağa ona kısaca hiçbir şey söylemeden baktı. O bakış Kağan’ı anında susturdu. Sonra gözleri yavaşça yerde çömelmiş, perişan halde olan bana kaydı. O bakışın altında eriyip gidecek gibi oldum. İçimden feryat ediyordum. Bana ilk bakışın böyle mi olacaktı Çetin’im? Nefretle, iğrençlikle, ölümle mi bakacaktın yüzüme? Zerda Hanım Ağa, Çetin’in hemen arkasından içeri daldı. Gözleri şişmiş, yüzü gözyaşlarıyla çizilmişti. Beni görür görmez bir panter gibi üzerime atıldı. Kağan ve korumalar yol vermek için kenara çekildiler. “Torunumu öldürdün sen şeytan!” diye bir çığlık attı ve saçlarımdan yakalayıp kaldırdı sonra yine yere fırlattı. Kafamı hızlı ve sertçe taş duvara çarptı. “Sana gün doğacak sanma! Bugün gebereceksin. Bugün öldüğün gün senin orospunun dölü!” Yumrukları, tokatları üzerime yağmaya başladı. Karnıma, göğsüme, yüzüme vuruyordu. Hiç karşı koyamadım. Acıdan çok, onun bu halini görmenin verdiği büyük ıstırap beni felç ediyordu. Bu kadın beni ateşlerden kurtaran, bazen azarlasa da ekmeğini paylaşan kadındı. Ve şimdi bana, ölmem için yalvaran gözlerle bakıyordu. “Bu soysuzun hükmü ölümdür!” diye haykırdı ve bir tokat daha savurmak için kolunu kaldırdığında... Aniden adeta zaman durdu. Çetin Ağa, annesinin bileğini demir gibi bir kavrayışla tutmuştu. “Dur ana,” dedi. Sesi o kadar buz gibi, o kadar keskin ve sakin çıkmıştı ki odadaki herkes kalakaldı. Zerda Hanım Ağa şaşkınlıkla oğluna baktı, gözleri kocaman açılmıştı. Çetin onun gözlerinin içine baktı yüz ifadesinde en ufak bir kıpırtı yoktu. “Öyle hemen değil.” Bir anlık sessizlik oldu. Ben yerde yüzüm kan içinde nefes nefese ona bakakaldım. Bu küçük müdahale, içimde delice bir umut kıvılcımı çaktırdı. Belki... Belki dinlerdi? Çetin Ağa, annesinin elini bıraktı ve yavaşça önüme geçti. Dev gölgesi üzerime düştü. O çocukluk aşkım şimdi korkunç bir dağ gibi üzerime çökmüştü. İçimdeki kıvılcım söndü, yerini mutlak bir korku aldı. “Ağam,” diye zorlukla fısıldadım gözyaşlarım ve kan ağzıma akıyordu. Sesim titriyor, boğazımdan zor çıkıyordu. “Ağam, yemin ederim... Yemin ederim ben yapmadım. Kuran’ın üzerine el basarım Allah’tan korkum var benim, o minik cana kıyamam!” Hiç tepki vermedi. Sadece bakıyordu. O bakış, beni içimden okuyor, parçalıyor gibiydi. “Affet beni,” diye sürdürdüm umutsuzca yalvararak. Kontrolümü kaybetmiştim. Yerde sürünerek ayaklarına kapandım ve pantolonunun paçalarına yapıştım. “Hatam uyuyakalmak! Sadece bu! Allah kahretsin nasıl uyuyakaldım bilmiyorum! Ama onu öldürmek? Ona zarar vermek? Aklımdan bile geçmez! O melek... O masum yavru...” Sözlerim, Çetin Ağa’nın aniden öne fırlayan eliyle boğazıma sarılmasıyla kesildi. Bir anda, boğazım demir bir pençeyle sıkılmıştı. Beni yerden kaldırdı. Öyle bir güçle kaldırdı ki ayaklarım yerden kesildi. Sırtımı taş duvara savurduğunda adeta nefesim kesildi. “Çocuğumu neden öldürdün lan Allah’ım belası?” diye vahşi hayvan misali kükredi. Yüzü bir karış ötemdeydi. Gözlerindeki öfke gerçek bir fırtınaydı. Nefesi yüzümdeydi ama sevgi değil, saf nefret taşıyordu. “Söyle çabuk! Söyle!” Boğazımdaki baskı azalmıştı nefes alabiliyordum ama konuşamıyordum, sadece hıçkırıyordum. “Ben... Etmedim... O... Başka biri... Bana benziyordu... Peçeliydi... Nolur... İnan bana...” diye inledim. O anda kalabalığın arkasından ince, keskin bir ses yükseldi. Ayça Yenge, İdris Ağa’nın küçük kardeşinin karısı öne çıktı. Her zamanki gibi süslü ama yüzünde acımasız bir ifadeyle. Parmak ucuyla beni işaret etti. “Neden olacak, Çetin? Sana yanıktı bu pislik!” diye haykırdı herkesin duyacağı şekilde. “Belli ki çocuk ölünce varisten kurtulur, sen de Şennur’un üzerine onu kuma alırsın diye hayal etti! Yıllardır seni gözetledi, senin için çırpındı hep. Deli gibi seviyor seni bu yılan! Takıntılı resmen! Belki de Şennur Hanım’ı kıskandı ve onun yerine geçmek istedi. Çocuk ortadan kalkarsa, Şennur’un da aklı zaten yerinde değil, sen de bu hain orospuya yönelebilirsin diye hesapladı!” Depoya sessizlik çöktü. Herkesin bakışları üzerimdeydi. Ayça yengenin sözleri, havaya zehirli bir duman salmıştı. Utançtan ve korkudan kıpkırmızı kesildim. İçimdeki en saf, en gizli, en çılgınca his... O çocukluktan kalma büyüdükçe büyüyen ama asla dışa vuramadığım sevgi... Şimdi herkesin önünde, kirli, çıkar hesaplarıyla dolu, sapkın bir takıntı olarak teşhir ediliyordu. Gözlerimi kapadım. Toprağın altına girmek, orada kaybolmak istedim. Çetin Ağa’nın yüz ifadesi değişti. Öfkesinin yerini büyük bir iğrenme ve tiksinme aldı. Boğazımdaki elini çekti, sanki pis bir şeye dokunmuş gibi geri çekildi. Bana attığı bakış artık sadece bir katil değil aynı zamanda ahlaksız, sinsi, sevdasını cinayete alet eden bir canavar gördüğünü gösteriyordu. “Demek öyle,” diye mırıldandığında sesi tehlikeli bir şekilde kısıktı. Gözlerini benden ayırdı, İdris Ağa’ya döndü. “Baba. Bu leşi bu gece burada tutun. Yarın... Yarın kendi elimle hesabını soracağım. Kimse dokunmasın. Ölümü, bana ait olacak.” Son bir kez bana baktı. O bakışta, çocukluğumun tüm hayallerinin sonu vardı. “Ve sen,” diye ekledi her kelime bir bıçak darbesi gibiydi, “Yarın ölmeden önce, itiraf edeceksin. Nasıl yaptığını, neden yaptığını tek tek anlatacaksın. Anladın mı Zümra?” İsmimi söylerken, bir zamanlar belki de seveceğini düşündüğüm ismi şimdi bir lanet gibi tükürüyordu. Cevap veremedim. Sadece duvara yaslanmış gözyaşları içinde, tüm dünyamın yıkılışını izledim. Kapı tekrar kapandı. Karanlık ve sessizlik geri döndü. Ama bu sefer, yalnız değildim. İçimde Ayça yengenin attığı iftiranın ve Çetin Ağa’nın iğrenç bakışlarının yarattığı yeni, daha derin bir yara vardı. Ve kapı kapandı. O ağır ahşabın taşa değdiği son sesle birlikte, içimdeki son direnç de kırıldı. Çetin Ağa’nın iğrenç, tiksinmiş bakışı gözlerimin önünden gitmiyordu. Ayça yengenib zehirli sözleri kulaklarımda çınlıyordu. Takıntılı... Kuma olmak istedi... Çocuğu öldürdü... “Hepsi yalan...” diye inledim, sesim boğuk ve acı dolu bir halde depoda kaybolup gitti. “Hepsi yalan...” Ama kimse duymuyordu. Kimse duymak istemiyordu. Gerçek onların inandığı yalandı artık. Ve ben o yalanın kurbanı olarak bu taş mezarda çürümeye mahkumdum. Başımı duvara dayadım. Soğuk taş yanağıma bir parça serinlik hissi verdi ama içimi yakıp kavuran ateşi söndürmeye yetmedi. Karnımda İdris Ağa’nın tekmesinin acısı, yüzümde Zerda Hanım Ağa’nın tokadının izleri, ruhumda ise hepsinden beter Çetin’in bakışlarının açtığı derin yara vardı. “Allah’ım...” diye fısıldadım ve gözlerimi sıkıca kapattım. “Allah’ım ne yapacağım ben? Bana yardım et. Lütfen, bir mucize göster. O kadını bulmalarına yardım et. Gerçeği göster onlara...” Ama dualarım bu nemli, küflü duvarlardan öteye geçmiyor gibiydi. Sanki Tanrı bile bu konağın lanetinden, bu taş duvarların arkasından duymuyordu beni. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. İçimdeki acı, korku, çaresizlik ve büyük bir utanç gözyaşlarıma karışıp dışarı boşaldı. Bedenim daha fazla dayanamadı ve yere çöktüm. Tozlu taşların üzerine bir ölü misali uzandım. Yanaklarım soğuk zeminde ıslak izler bırakıyordu. “Yarın...” diye hıçkırdım kendi kendime. “Yarın öldürecekler beni.” Cümle zihnimde somut bir gerçek halini aldı. Çetin Ağa’nın sesi kulaklarımda yankılandı, “Ölümü, bana ait olacak.” Onun eliyle... O’nun nefret dolu bakışlarının altında... Bir zamanlar hayalini kurduğum o eller şimdi beni son nefesime kadar götürecekti. Bu düşünce tüm umudumu söndürdü. Kaçış yoktu. İspat yoktu. Sadece ben bu karanlık mahzen ve yarın gelmek üzere olan ölümüm vardı. Gözlerimi, yukarıdaki demir parmaklıklı pencereye diktim. “Anne...” diye mırıldandım ateşler içinde kaybettiğim, hatıralarımda bile silikleşmiş anneme. “Beni alsana yanına. Artık dayanamıyorum.” Sessizlik cevap verdi. Sadece uzaklardan, konaktan gelen silik ağlama ve bağırma sesleri duyuluyordu. Bir cenaze hazırlığı vardı. Berat’ın... Masum, güzel Berat’ın. Onun hatırası, içimi yeni bir acıyla bürüdü. O da yalnızdı şimdi kuyunun karanlık, soğuk dibinde. Ve ben onun katili olarak bilinecektim. Yorgunluk, şok ve umutsuzluk bedenimi ele geçirmeye başladı. Ağlamam yavaş yavaş kesildi, yerini boş bir bakış aldı. Artık mücadele edecek gücüm kalmamıştı. Kaderimi kabulleniyordum. "Bekle beni anne, bekle beni baba ve bekle beni Berat. O küçük ellerini burada tutamadım belki ama orada tutacağım."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD