Çetin Koçarslan Boş battaniyeye sarılmış sallayarak kendi kendine mırıldanan karımın çığlıkları taş odanın tavanında yankılanıp duruyordu. Gözlerim odanın ortasındaki o küçücük, bembeyaz tabuta mıhlanmıştı. Berat’ım. İki hece. Dünyamın anlamı. Şimdi soğuk taşın üstünde, ipekten bir yastığa başını dayamış, uyuyor gibiydi. Ama uyumuyordu. Bir daha asla uyanmayacaktı. Yüzü tanınmayacak haldeydi. Kendi çocuğumu bile tanıyamıyordum şimdi. “Bebeğim... Bak, burada... Uyuyor sadece,” diye inliyordu Şennur, boş battaniye yumağını sıkıca göğsüne bastırarak. Saçları yağlı ve dağınıktı, gözlerinin altı mor bakışları ise bu dünyadan çoktan göçmüştü. Ona bakmak, içimdeki acıyı bile unutturuyor yerine büyük bir öfke ve bir o kadar da tüketici bir suçluluk getiriyordu. Onu İstanbul’da bıraksaydım...

