-6- Lenikov Cadıları

1763 Words
Atlarla yapılan yolculuk bittiğinde atlardan inen adamlar kızları da kucaklayıp indirdiler. Kızların gözleri hala bağlıydı ve kendilerini kollarından hoyratça tutan adamların rehberliğine güvenmek zorunda kalarak sürüklendiler. Merakları ve gerginlikleri hat safhadaydı. Etraftan erkek gülüşmeleri duyuluyor, ter, yanan odun ve hayvan dışkısı kokusu geliyordu burunlarına. Öğle saatleri olduğunu tahmin eden Astasya, yemek hazırlıyor olmalılar, diye düşündü etrafta ateş olmasına şükrederek. Nihayet durdurulduklarında, ‘’Liyatta?’’ diye seslendi Astasya. Kardeşinin ne kadar yakınında olduğunu anlamak istiyordu. ‘’Buradayım.’’ Liyatta’nın sesi ufak bir feryat gibi çıkmıştı. ‘’Gözlerini çözün.’’ Tok erkek sesinin emriyle iki kızın bağları da aynı anda çözüldü. Bir süredir karanlıkta kalan gözlerin ışığa alışması birkaç saniye alırken bir barakada olduklarını anlamaları uzun sürmedi. Kapı ve iki pencereden içeri günışığı vuruyordu. Oturmak ve muhtemelen yatmak için duvarların önüne konulmuş üç sedir göze çarpıyordu. Onlar dışında bir de derme çatma bir masa ve tabureler. Bir köşeye dizilmiş birkaç kılıç ve yay da Astasya’nın gözünden kaçmadı. Tam karşılarındaysa orta boylu, karanlık çehreli, kırçıl sakallı bir adam duruyordu. Oldukça koyu kahverengi gözlerini sırayla kızların üzerinde gezdiren sert görünüşlü adam sol elinin başparmağını kemerine takıp sağ ayağının üzerine ağırlığını verdikten sonra, ‘’Lenikov cadıları, nihayet karşımdasınız. Sizi görmek ne şeref.’’ ‘’Sen kimsin?’’ dedi Astasya ilgiyle. Adam kızı baştan ayağı süzerken, ‘’Annene çok benzediğin doğruymuş. Onun gibi cadı olduğun da doğru değil mi?’’ Liyatta kaygıyla bir adama, bir ablasına bakarken Astasya gayet soğukkanlıydı. Bakışlarını adamdan hiç kaçırmadı, çünkü Desa ormanda yaşadıkları süre içerisinde kendisini bu konuda sürekli eğitmişti. Özel taraflarını sıradan insanların yanında gölgelemesini ve tehlikede olmadığı sürece hiç birine karşı güçlerini kullanmaması gerektiğini iyice kanıksatmıştı. Tabii Liyatta da Yuşhakov sayesinde öğrenmişti benzer bir gölgelemeyi ama şuan karşısında korkunç adamlar varken Astasya kadar soğukkanlı olmakta zorlanıyordu. O hep korunaklı bir dünyada yaşamış, vaktini ya konakta ya da sarayda çevresindeki insanların sunduğu güven duygusunun eşliğinde geçirmişti. Oysa Astasya bebekliğinden beri birçok kez yabancı insanların oluşturduğu tehditlere maruz kalmış, iki sefer ölümden dönmüş ve kötü niyetli insanlar karşısında tecrübe kazanmıştı. ‘’Annemi tanıyorsun? Peki sen kimsin?’’ dedi soğuk bir sesle. O sırada aslında etrafını da gözlemliyordu. İçeride adamdan başka dört kişi daha vardı. İkisi onları getirenler ve muhtemelen diğer ikisi de onlar getirildiğinde içeride olanlardı. Harekete geçerse beş kişiyle ilgilenmesi gerekecekti. O bunları hesaplamaya çalışırken adam pis pis sırıttı. Diğerlerinin aksine onun yüzü sargılı değildi. Yüzünün görünmesinden çekinmiyordu demek ki. Peki onları neden kaçırmışlardı? Yüzü göründüğüne göre artık geri dönmelerine izin vermeyecek miydi yoksa bu pis herif? ‘’Kim olduğumun önemi yok, ne istediğimin önemi var.’’ ‘’Neymiş peki istediğin?’’ Astasya içten içe kabaran öfkesinin saçlarında yanan alevlere dönüşmemesi için hakimiyetini korumaya gayret ediyordu. Barakanın dışında bir yerlerde ateş yanıyordu ve ateş cinlerinin fısıltılarını duyabiliyordu. Onlara seslenmesi yeterliydi. ‘’Yuşhakov’u öldürdüğünüzü biliyorum. Siz iki cadı ve anneniz yaptı bunu. Sonra da onun hakkına kondunuz. Bunda bir sıkıntı yok ama Yuşhakov’un bize verdiği sözler yerine gelmedi. Siz onu öldürerek buna engel oldunuz. Şimdi sizinle ödeşmek zorundayız biz de.’’ Adam kızların önüne bir yere rastgele tükürünce ikisi de tiksinerek yüzlerini buruşturdular. ‘’Anneniz ödemeyi ne kadar çabuk yaparsa ona o kadar çabuk kavuşacaksınız. Bu tükürüklü yerde fazla kalmak istemezsiniz sanırım?’’ ‘’Siz onun emriyle halka kötü davranan haydutlar değil miydiniz? Hangi haktan bahsediyorsunuz? Zaten insanların neyi var neyi yoksa gasp etmiyor muydunuz?’’ Astasya’nın korkusuz çıkışı karşısında adamın yüzü öfkeyle gerilirken tek gözü de kısıldı. ‘’Hırçın ve dik başlısın ha? Vikon kızı olunca insan böyle şımarık oluyor değil mi cadı?’’ Astasya dişlerini sıktı ama cevap vermek yerine sadece dik dik baktı adama. ‘’Annenize bir haber gidecek sizden. Kıyafetlerinizden ve saçlarınızdan birer parçayla birlikte. İstediğimizi verdiğinde buradan gideceğiz ve eski lüks hayatınıza devam edebileceksiniz. Bu kadar basit. ‘’ ‘’Yalan söylüyorsan? Parayı alıp bize zarar vermeyeceğini nereden bilelim?’’ Adamlar birbirlerine bakarken liderleri, ‘’Kim veliaht prensin ve ikinci prensin müstakbel eşlerine zarar vermeye cesaret edebilir ki? Biz paramızı alıp gitmek istiyoruz. Hepsi bu.’’ Liyatta dikkatle adamı süzüyordu. Adam bunu fark ettiğinde kızın tuhaf bakışlarından rahatsız oldu. Buz parçaları gibi soğuk bakıyordu kız. Adam üşüdüğünü hissetti. Konuşmak ve kıza çatmak istiyordu ama iradesi sanki ondan yavaşça sıyrılıyordu. Kız ona bakmaya devam ederken adam da bakışlarını kızdan alamıyordu. Liyatta’nın dudakları sessiz kelimeleri fısıldadığında adam aniden diğerlerine döndü ve, ‘’Siz çıkın ve dışarda bekleyin. Küçük hanımlar burada biraz dinlenecek, ben de gelirim az sonra.’’ Adamlar beklenmedik talimatla birbirlerine bakıp bir şey demeden çıktılar barakadan. Astasya, Liyatta’ya baktığımda ne olduğunu anladı. Liyatta ise hala adama bakıyordu. ‘’Ellerimizi çöz.’’ Diye fısıldadı soğuk ve emrivaki bir sesle. Adam sersem bir itaatle yaklaştı kızlara. Önce Liyatta’nın, ardından Astasya’nın ellerini çözdü. Bilekleri acımaya başlamış olan kızlar bileklerini ovalarken adam yeni bir komut bekler gibi Liyatta’ya bakıyordu boş boş. Lİyatta ablasına doğru eğilip, ‘’Şimdi ne yapacağız?’’ diye fısıldadı kulağına. Astasya bir an düşündükten sonra, ‘’Bize yemek getirmelerini emretmesini söyle.’’ ‘’Yemek mi yiyeceğiz?’’ dedi şaşırmış ve iğrenmiş gibi. ‘’Dediğimi yap. İçeri giren adamı da etkin altına al. ’’ Dedi Astasya. Liyatta deminki buyurgan ve soğuk tonda tekrarladı cümleyi. Adam bir saniye sonra kapıya yöneldi ve dışarı seslendi, ‘’Genç hanımlara yemek getirin!’’ ‘’Yerine dön ve sert görün. Çünkü sen sert ve korkusuz bir haydutsun.’’ Liyatta adamı eski yerine doğru yönlendirdi. Adam eski yerinde tıpkı Liyatta’nın dediği gibi sert bir görüntüye büründükten kısa süre sonra elinde bir ekmek ve iki kase haşlamayla içeriye deminki adamlardan biri girdi. Bu daha çelimsiz ve biraz daha uzun, saçları seyrelmeye başlamış bir adamdı. Koyu renkli metal tabakları masanın üzerine bıraktığında Liyatta masaya yaklaşmıştı. Onun varlığını fark etmemiş gibi aniden irkilen adama bakan genç kız fısıldamaya başladı. Astasya onun sesindeki zehri hissedebiliyor ve bir şekilde bundan etkilenmiyordu ama sıradan insanların böyle bir zehre karşı koyamayacağını da çok iyi biliyordu. Nitekim yemeği getiren adam da gözlerini Liyatta’dan ayıramadığı için genç kız onu da etkisi altına almıştı bile. Astasya uygun zamanda kardeşine yaklaşıp, ‘’Bu adamın bizi ormanda tuvalete götürmesini iste.’’ Diye fısıldadı. Liyatta ikilemeden lider olana döndü ve, ‘’Tuvaletimiz var, adamının bizi ormanda tuvalete götürmesi gerekiyor. Başka kimse bizi rahatsız etmemeli. O sırada sen de burada bizi bekleyeceksin.’’ Liderleri sanki bu kendi düşüncesiymiş gibi diğerine seslendi. ‘’Genç hanımları ağaçlık alanda tuvalete götür ve kimsenin sizi takip etmemesini sağla.’’ Bu kez diğeri de efsunlanmış olarak kafasını salladı. ‘’Peki. Hanımlar beni takip edin.’’ Astasya ve Liyatta durumdan memnun birbirlerine bakıp adamı takip ettiler. Dışarıda birkaç derme çatma baraka daha olduğunu gördüler. Ortalarda dolaşan veya yemek yiyen adamlar vardı. Ateş neredeyse yaşam alanlarının tam ortasındaydı ve bu Astasya’yı çok sevindirdi. Etrafta 9 kişi sayabildi. Atlar barakaların biraz uzağında bir yere bağlanmış dinlendiriliyordu. Hiç birinin üzerinde koşum takımı yoktu ama Astasya koşum takımı bağlamayı biliyordu. Ancak atlara ulaşabilmek ve binip kaçabilmek için adamların etrafta olmaması gerekiyordu. Liyatta uygun mesafeden adama fısıldamaya devam ederken kelimeleri sadece seslendiği kişi duyabildiği için dışarı çıktıklarında adam, kızları nereye götürdüğünü soranlara, ‘’Hanımlar ihtiyaçlarını giderecek. Sakın kimse takip etmesin. Patron öyle emretti.’’ Diyordu. Bu konuşmalar olurken yemek hazırlanan ateşin yakınından geçiyorlardı. Astasya da ateşe seslendi ve isteklerini fısıldadı. Ateş cızırtılar çıkarıp parladığında cevabını almış olan genç kız oradan uzaklaşana dek fısıldamaya devam etti. Ateşle buluşan sessiz lisan onlar uzaklaştığında etkisini gösterdi. İki genç kız ormana daldıktan kısa süre sonra aniden bir rüzgar peyda oldu ve kamptaki ateş parladı. Birkaç tutam alev önce yakılmayı bekleyen diğer odunlara sıçradı, ardından uçuşan alevler kampta yanabilir ne varsa dolaşmaya başladı. Göz açıp kapayana rüzgarın da etkisiyle kamp alanında farklı noktalarda çıkan yangınlar panik yarattı. Adamlar bağıra çağıra sağa sola koşturup alevleri söndürmeye çalışıyorlardı ama dere hızlıca su çekecekleri kadar yakın değildi. Rüzgar daha da arttı ve sadece kamp alanında dönen küçük bir hortuma dönüştü. Atlar kişniyor bağlarından kurtulup kaçmaya çalışıyorlardı can korkusuyla. Adamlardan biri onları çözmeyi akıl etti etmesine ama hayvanları zapt etmek çok zordu. Alevlerden uzaklaşmaya çalışıyorlardı, yardıma bir başka adam daha geldi. Yangın rüzgar hortumunun içinde giderek şiddetleniyordu. Astasya ve Liyatta kendilerine eşlik eden adamın hakkından gelmiş, atların olduğu tarafa gizlice yaklaşmışlardı. Bağları çözülen atlar sağa sola kaçışırken adamlar onları zapt etmeye çalışıyor ama alevlerin ısısı adamların da o bölgede kalamaz duruma gelmesine neden oluyordu. Astasya ateş cinlerine yeniden seslendi ve etrafa daha fazla zarar vermemelerini söyledi. Ateşin ormana taşması isteyeceği son şeydi. Zaten adamların birkaçı atlarla, diğerleri yaya olarak kaçmışlardı bile. Geride kimse kalmayınca yanlarına gelen iki atı sakinleştirdi genç kız. Koşup iki koşum takımı buldu ve onları Liyatta ve atların olduğu tarafa getirdi. Onların beklemesini istedi ve yangının olduğu noktaya yaklaştı yeniden. Cinler onun isteğiyle hararetlerini azaltmışlardı ama yangın hala devam ediyordu. Astasya buna da bir çare bulmak zorundaydı oradan ayrılmadan önce. Aslında yangın isteyeceği son şeydi ama çıkardığı küçük hortum sayesinde alevleri sadece kampın olduğu noktaya hapsetmişti. O sırada Liyatta ablasının yanına geldi. ‘’Yardım edebilirim.’’ Dedi samimi bir sesle. ‘’Daha soğuk bir rüzgara ihtiyacımız var. O gün ki gibi soğuk bir rüzgar.’’ Liyatta ablasının ne ima ettiğini anlayarak kafasıyla onayladı. Ablasının elini tuttu ve buz parçalarını andıran gözlerini alevden hortuma çevirdi. Astasya da ayakkabılarını çıkarmış, çıplak ayakları toprağa temas ederken o ormanı, orman da onu hissetmeye başlamıştı. Devasa ağaçlardan minicik bitkilere kadar ormanın kendi fısıltısı zihnine dolar olmuştu daha net şekilde. Ayağının altında, toprağın derinliklerinde bir müzikal çalıyordu. Ve genç kız soğumaya başlamış havanın içinde o melodik iletişime dahil olup yardım istedi. Liyatta’nın etkisiyle ateş cinleri yerlerini uzak diyarlardan gelen soğuk rüzgar cinlerine devrettiler. Rüzgar hızla soğurken kampı saran toprakların her bir yerinden kalın kökler fışkırdı, sarmaşıklar ağaç dallarından uzandı ve soğuyan rüzgarın söndürdüğü alevlerin üstünü örtmeye başladılar. İki kız kardeş el ele az önce verdikleri hasarı tamir ederken tam bir uyum içindeydiler. İşleri bittiğinde rüzgar cinleri çekilip gitmiş, ağaç kökleri ve değişik bitkiler yangından geriye kalan ne varsa üstünü örtüp yabanıl bir yaşam alanına çevirmişlerdi kamp alanını. Astasya elini kendi elinden usulca çeken Liyatta’ya tebessümle bakarken, ‘’Çok iyiydin. Annem bunu duyduğunda seninle gurur duyacak.’’ Dedi. ‘’Senin yaptıkların kadar değil.’’ Dedi Liyatta biraz solgun bir sesle. O vakit Astasya kardeşinin gözlerinde biraz kırılgan bir şeyler olduğunu gördü ilk kez. Liyatta’nın buzdan duvarlarının gerisinde sakladığı duygulardan birinin solgun aleviydi bu. Kardeşi annesinin kendisini ondan daha çok sevip önemsediğini düşünüyor gibiydi. ‘’Ormanda yaşarken annemiz çok acı çekiyordu. Babamızı vahşice öldürülürken görmüş ve sonrasında bir daha seni ve beni göremeyecek şekilde gözlerini kaybetmişti. Canı o kadar yanıyordu ki tarif bile edemem. Bazen günlerce çok az şey yiyerek görmediği bir noktaya bakıp susuyordu.’’ Astasya konuşurken Liyatta dikkatle dinliyordu. ‘’Bazen senin, bazen babamın adını sayıkladığı kabuslar görüyordu. Gidip ona sarılıyordum ve o da bana sarılırken, ‘ikinize aynı anda sarılacağım günler için yaşıyorum’ diyordu. O seni sevmekten ve özlemekten hiç vazgeçmedi. Çünkü bizim annemiz muhteşem bir kadın, ikimizi de her şeyden çok seviyor. Biz de onu sevmekten ve mutlu etmeye çalışmaktan asla vazgeçmemeliyiz Liyatta? Anlıyorsun değil mi?’’ Liyatta’nın gözleri doldu. Kafasını sallarken gözyaşları yanaklarına süzülüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD