bc

Benimle Kal

book_age4+
299
FOLLOW
1.0K
READ
dark
goodgirl
kickass heroine
powerful
drama
tragedy
comedy
twisted
sweet
humorous
like
intro-logo
Blurb

Hayatta güçlü durmakla güçlüymüş gibi yapmak arasında sıkışmış biri oldum hep. Gözlerim kalbimi yansıtamayacak kadar soğuktu ama her an gözyaşlarıyla yanağımı ısıtacak kadar sıcak.

Hayatımda gözlerim kadar tezattı birbiriyle. Gökyüzünün mavisini severdim ama siyahtı bakışlarım.

Bulutları severdim mesela ama acılarımın yükünü onlar bile taşıyamazdı.

Hayatımdakilerinin değerini kaybettikten sonra anladım, bende başkalarının değerlerini hayatta tutmak için çalıştım. Kısacası, doktorum. Bir günde onlarca hayatın içindeyken kendi hayatımın dışında olmaya alışmış bir bedendeyim.

Ama her hastaneye girişimde geçmişim gibi yüzüme vuran kokuya rağmen, içimin derinliklende unuttuğum hissin yüzüme vurması çok daha fazla canımı yakıyor.

Ve bunu içinde yüzlerce atan kalp taşıyan bir hastane yapamazken, tek bir kalp taşıyan soluk benizli, yaprak gözlü, ruhu unutulmuş bir beden yapabiliyor.

chap-preview
Free preview
Birinci Bölüm
Yanıp yanıp sönerken şehrin ışıkları zehir gibi sarmış her yanımı... Bağıra bağıra şarkı söylüyoruz. Annem önde gülerek alkış tutuyor, babam bilmediği şarkının melodisine eşlik ediyor. Ben, kardeşimle beraber arka tarafta saçma sapan hareketler yaparak dans ediyorum. Şarkının sözlerini bir tek ben biliyorum ama annem, babam, küçük kardeşim bile bana eşlik ediyor. Gülüyorum, o zamanlar her an yaptığım gibi. Yalnızlığım bırakmış kendini uçsuz bucaksız boşluğa düşmek ister gibi. Aslında gülünecek bir şarkı değil gibi. Ama dedim ya, o zamanlar gülümsemek için tek nedenim şarkılar değil. Şarkının yükselişinde yetmeyen sesim yüzünden detone olup kahkahakara boğuluyoruz. Sonra annem kendi için şarkı bulmak umuduyla radyonun tuşlarına rastgele basıyor. Seksendört dolduruyor arabanın içini. Annem kalbinden vurulmuş gibi yapıp şarkının neresinde olduğunu umursamadan ezberinde olan şarkıyı söylemeye başlıyor. Bu sefer onun devrettiği işi küçük kardeşimle birlikte üstlenip biz onu alkışlıyoruz. Annem babamın direksiyonda olan elinin üstüne elini koyup şarkıyı söylemeye devam ediyor. Kısa bir anlığına göz göze geliyorlar ve birbirlerine hâlâ hatırımda olan bir aşkla bakıyorlar. Benim senden tek bi dileğim var, otur yanıma bekle duyana kadar. Sonra arabadaki müziğin sesini bastıracak bir ses dolduruyor kulaklarımızı. Acı diye bağırıyor. Ölüm kokuyor. Sirene benzer bir korna sesi. Gidenle kanıp sende meyletme. Birkaç saniyelik zaman diliminde gökyüzüne çeviriyorum camdan bakışlarımı. Giden gitsin Hava birden kararıyor ya da gözlerim kapanıyor, ayıramıyorum birbirinden. Bir çığlık boğazımı yırtıyor ama ses bedenime ait değil. Annem mi bağıran? Yoksa kardeşim mi? Küçük ellerini ellerimin arasına alıyorum. Sen kal ölene kadar. Gözlerim kapanıyor. Tekrar aralıyorum ama arabada değilim. Yanımda elini tuttuğum kardeşim yok. Kan. "Anne!" demeye çalışıyorum ama sesimi kendime bile duyuramıyorum. Üşüyor muyum? Kan. Hissedemiyorum. Acı. Annem, babam nerede? Kardeşim? O çok küçük. Etrafta gürültüler var. Gökyüzü üzerimde, bedenimi oynatamıyorum. Hava karanlık. Yıldızlar... Annem burada olsaydı yıldızları çok beğenirdi. Annem nerede? "3 yaralı, 1 ölü." Yaralıyım, etrafımda insanlar var, görüyorum. O zaman ölü kim? Onca acının üzerinde hiçbirine benzemeyen bir kalp ağrısı sardığında bedenimi, gözyaşım yanağımı yakarak ilerledi. "Anne!" Yatakta doğruldum. Elimle terleyen yüzümü sıvazlayıp birkaç kez nefes aldım. Evimde yatağımdaydım. Kan yoktu, acı yoktu, yara yoktu. 7 sene, diye geçirdim içimden. 7 sene önce yaşadığım an, yine kabus olup geceme gölge düşürdü. Bundan önceki her gece gibi. Sessiz kelimelerin işi gözlerledir. En güzel onlar susarlar ama en güzel anlatanda yine onlardır. Hastanenin kapısından girdiğimde her zamanki gibi danışmada duran görevliyle göz göze geldik. Başıyla selam verip, "Günaydın Mısra Hanım." dedi. Gülümsemekle yetindim. Aşağı kattaki giyinme odasına girip 12 numaralı dolabı açtım. Her zamanki gibi düzenli dolaba gözlerimi devirip ünlüğü aldım. Her seferinde karıştırıp gittiğim dolabı her geldiğimde düzenli bulmak sinirlerimi bozuyordu. Telefonumu ve dolabın anahtarını cebime koyup montumu da astım ve odadan çıktım. Ayşe elindeki dosyalarla yanıma geldiğinde elindekileri sıralamaya çalışıyordu. "Günaydın hocam,"dedi evrakları karman çorman edip bana uzatırken. "Bunlar imzalamanız gerekenler." Biraz ilerideki kat sorumlusunun masasında evrakları imzalayıp ona geri uzattım. Nazik bir şekilde aldı. "Alp Hoca acilde sizi bekliyor. Bir vaka hakkında fikirlerinize ihtiyacı olduğunu söyledi." Kaşlarım alayla kalkarken güldüm. "Laf sokmaya çalışmak demiyor da..." dediğimde o da güldü. Beraber acile yürürken Reyhan hemşire koşturarak yanımıza geldi. "Hocam 302'deki hastanın durumu kritikleşti." Ayşe'deki steteskopu alıp asansöre ilerledim. Ayşe "Ama," diyecek gibi olduğunda dudağımı büzüp sırıttım. "Alp hocacığına söyle, bensiz idare etmesi gerekiyor." Ayşe kıkırdayıp acile doğru ilerlediginde, bende 4. katın düğmesine bastım. "Anamnezi neydi?" Reyhan hemşire elindeki tabletten hastanın bilgilerine bakıp bana döndü. "Epileptik nöbetleri sıklaştı hocam." Başımla onaylayıp ellerimi önlügümün cebine soktum. "Nörologla konsultasyon* istiyorum." "Sinem hocaya haber veriyorum o zaman." Başımla onayladığımda cebinden telefonunu çıkartıp Sinem'i aradı. Asansörden inip odaya girdiğimizde hastanın başında Sinem hocayı ve asistanını gördük. Reyhan'a başımla işaret verdiğimde odadan çıktı. Göz reflekslerini kontrol edip Sinem'e döndüm. "Bilinci kapalı, son 10 günün ilaçları etkisiz kalmış," dediğinde başımla onaylayıp hastanın bilgilerine baktım. "Epileptik nöbetler sıklaşmış, " dedigimde bu sefer o başıyla onayladı. "Ilaç tedavisine devam etmek işe yaramaz. Nörostimülasyon tedavisini öneriyorum, senin fikrin ne?" "Hemfikirim. Kompleks bir vaka, beyin pili takılması gerekiyor." Sinem'in asistanı şaşkınlıkla bana döndü.  "Çok riskli değil mi?" "Riskli değil." dedi Sinem Hoca. Sonra bana dönüp derin bir nefes verdi. "Riskli olsa bile, risk almayı severiz." Gülümseyip hastanın serumunu kontrol ettim. "O zaman ameliyatta görüşürüz Mısra." dediğinde "Görüşürüz." dedim. Telefonum titreyince arayana bakıp odadan çıktım. "Biliyorum bensizliğe dayanamıyorsun." "Ha-ha." dedi karşıdan Alp. Bende sırıtıp asansörü çagırdım. "Bir saattir acilde seni bekliyorum. Gelmiyorsan bende ameliyatı tek yaparım." Omuz silktim, "Ben başka bir ameliyata giriyorum zaten. Sen takıl kafana göre." Telefon kapandığında homurdanarak gelen asansöre bindim ve Ayşe'yi aradım. "Ameliyathane üçü hazırlat, sende hazırlan." diyip bir şey söylemesine firsat bırakmadan telefonu kapattım. Belki de bu yönden Alp'e kızmamalıydım. Ameliyathanenin soğukluğu belki ölümü hatırlatmak içindi, belki de ölümü basite indirgemekte bir kaçış yoluydu. Buradaki soğuk havayı her nüfus edişinde bedenim, hiç bitmeyecek duygular ruhumu yakıyordu. Acı çekmek benim kaçış yolum olduğu için şikayetçi değildim, hatta burayı sevdiğim bile söylenebilirdi. Ameliyatına girdiğim her hastaya orada yatan annemmiş gibi dikkatli ve hiçbir şeyim değilmiş gibi soğukkanlı davrandığım içindi belki de başarım. Sterilize olup hemşirelerin eldivenlerimi takmasına izin verdim. Maskemi de takıp sürgülü kapının açılması için sensörü harekete geçirdiğimde aynı soğukluk yine içimi yakmıştı. "Selam," dedim sanki az sonra beynini deleceğim biriyle konuşmuyormuş gibi. "Selam," dedi o da gergince. Sinem Hoca'da ameliyata girdiğinde "Nasıl gidiyor?" dedim önümde yatan hastama. "Daha iyi günlerim olmuştu." Homurdandı. Gülümseyip  "Güven bana," dedim. "Başka şansım varmış gibi." derken o da gülüyordu. Ct'de belirlenen yerleri lokal anestezi altındaki hastamda işaretlerken bu sefer Sinem hastanın elini tuttu. "Merak etme, işlem uzun sürmeyecek ve sonrasında seni çok zorlamayacak. Nöbetlerinin sıklıklarını azaltmak hedefimiz. Litaratürde bu sıklık p'ye kadar çıkabiliyor." Kranial bölgede birkaç delik açtım. Pile ait elektrotları nöbete neden olan bölgelere yerleştirdim. "Genel anesteziye başlayın." dediğimde 25 yaşlarındaki hastama -sanırım ismi Ersin'di- "Şimdi uyuyacaksın ve gözlerini açtığında odaya çıkmış olacaksın Ersin." dedim. Operasyon gayet iyi geçti. "Tamam mı?" diyip oturduğum sandalyeden kalktım. "Gözlüğümü alın." Asistanlardan biri gözlüğümü aldığında Sinem kalktığım yere oturdu. "Hastayı kapatın." dedim eldivenlerimi çıkarırken. "Hastayı kapatıyorum." dedi biraz da asistanlara duyurmak ister gibi. "Hepimize geçmiş olsun." dedikten sonra ameliyathaneden çıktım. Bugünün tek operasyonu olmayacaktı. *Konsultasyon (istişare/hastanın durumunu başka branştaki doktorlarla konuşmak) *Epilepsi (Sara hastalığı da denir. Küçük krizlerle başlayan bu hastalık müdahale edilmezse beyin kanamalarına kadar gidebilir.) Öğle molasında kahvemi alıp odama çıktım. Halledilmesi gereken evrakları onaylayıp hasta takip programlarına göz gezdirdim. Kapım açıldığında gelenin kim olduğunu tahmin etmiştim, odama öküz gibi dalan iki kişi vardı çünkü. "Ne var?" diye homurdandığımda ofladı. "Sıkıldım, ben de sana sataşayım dedim." Başımı kaldırıp, karşımdaki tekli koltuğa yığılıp ayaklarını sehpama uzatan sırığa baktım. Gözlerim kısılırken 'Ayaklarını çek' demek için ağzımı açtığımda sesini incelterek "Ayaklarını çek." diye beni taklit etti. Tek kaşımı kaldırıp meydan okurcasına baktım. "Hayır." diyip başını geriye doğru attı ve gözlerini kapattı. "Ne istiyorsun Dağhan?" dedim homurdanarak. Bir yandan önümdeki dosyalarla uğraşıyordum. "Çok zor bir ameliyat geçirdim, iki dakika sussana." Omuz silkip kahvemi yudumladım. "Benim odamdasın." Hafifçe gözlerini açıp bana baktı. "Benim hastanemdesin." Homurdanarak kahve bardağını çöpe attım, sırıttı. Dağhan, liseden arkadaşımdı ve tıbbı kazanmamda da, okumamda da hatta buraya işe girmeme de çok yardımı olmuştu. Aslına bakılırsa neredeyse her şeyime yardım ediyordu ve aramızdaki dostluğun güzelliği yüzümü gülümsetebilen sayılı şeylerdendi. "Nisan seni öldürecek, söyleyeyim de." dediğinde gözlerimi irice açıp ona baktım. "Onu aramayı unuttum!" Ve hayatımdaki iki dostumdan biri Dağhan iken, diğeri de başımın belası Nisan'dı. Aynı evi, aynı yemeği, aynı duyguları paylaştığım tek dostumdu. Ve bir haftalığına annelerinin yanına İzmir'e gitmişti, bense gittiğinden beri, yani üç gündür onu aramamıştım. Bu onun dilinde katliamken, benim dilimde ölüm demekti ve farklı kelimeler kullansakta sonuç aynıydi. Hemen onu arayıp açmasını bekledim. "Aa sinek vızıltısı mi aramış? Anneciğim, sen ses duyuyor musun?" Gülmemek için dişlerimi birbirine bastırdım. Şu an gülmem, ölüm fermanımı yazmam demekti. "Merak etme büyük patron, yemekleri dolaba koymayı unutmadım, evi süpürdüm ve yatağımı topladım." Karşı taraftan birkaç dakika ses gelmedi. trip atabileceği bir şey arıyordu. Normalde dediklerini yapmadığım için uzun bir senfoni dinlerdim ama hayatımızda bir değişiklik yapıp bıraktığı notlardaki işleri yapmıştım. "Evi de havalandırdın mı?" "Evet." dedim e 'yi uzatarak. İlkokul çocukları gibi. "İyi," dedi sesi keyiflenirken. "Sen iyi misin?" "lyiyim, Dağhan' la uğraşıyorum." Güldü. "Birkaç güne ordayım bebek, özleminden ölmemeye çalış." Gülüşerek telefonu kapattık. Dağhan çoktan horlamaya başlamıştı bile. Kalp ve damar hastalıkları uzmanıydı, zor geçirdiği ameliyatlardan etkilendiği için uyuyarak bundan kaçıyordu ve uyandığında geçtiğine inanıyordu. Evrakları sıralayıp masanın üstünde aynı hizaya getirdim bu arada ben de. Ayşe kapıyı tıklatıp girdiğinde nefes nefeseydi. "Hocam acile trafik kazası geçirmiş bir hasta getirdiler. Acilden sizi çağırıyorlar." "Tamam, geliyorum." Telefonumu önlüğümün cebine atıp odadan çıktım. Dağhan'da uyandığında aşağı inerdi nasılsa. Merdivenleri üçer beşer inip acile girdim. 'Ayağında topuklu ayakkabılar vardı, nasıl oldu o?' demeyin, ben bile şaşırdım çünkü. Vücudu kan revan içinde olan hastaya baktım. "Durumu nedir?" "Solunum yetersizliği var, Vital capacity düşük hocam." "Eldiven. " dedim ellerimi önümde tutarak. Eldivenlerim takıldıktan sonra tekrar hastaya döndüm. "Endotrakeal entübasyon yapalım arkadaşlar. Laringoskop ve 6.5 kaflı tüpü alayım." Tüpü taktıktan sonra "Monitöre bağlayın,gaz beşten gidebilir." dedim.Ayşe monitörü ayarlarken asistan Emir'den steteskopunu isteyip hastanın doğru havalandığını kontrol ettim. "Hocam sonuçlar geldi," Emir'in elinden tableti alıp inceledim. "Durada açıklık," Emir sessizce tekrar etti. "Yani darbeye bağlı bos (beyin omurilik sıvısı) kaçağı." Başımla onaylayıp izleyeceğimiz yolu anlatmaya başladım. "Nöro Endoskopik metodla-" "Sfenoid sinuse kadar görüntüleme yapacağız ve vücuttan alınan dokularla yırtığı kapatacağız." Alp benim yerime yapılacakları söyleyene kadar ben de dahil bütün gözler ona dönmüştü. "Ve mutlu son, eldiven." Eldivenleri takılırken gelip o da reflekslerine baktı. Baygın bakışlarla onu izlediğimi fark ettiğinde gülüp bana döndü. "Vaka benim." dediğimde başını iki yana salladi. "Böyle bir ameliyatı yapabileceğinden emin değilim." Kaşlarım alayla kalkarken bütün sinirlerin beynime hücum ettiğini hissettim. "Ne demek emin değilim!" Alp yeniden başını iki yana salladı. "Asistan olarak girebilirsin." Sinirle etrafima bakınıp tırnaklarımı avuç içlerime bastırdım. "Ameliyathaneyi hazırlayın! Hemen! Ameliyatı ben yapacağım." "Misra!" dedi Alp dişlerinin arasından. "Çık dışarı." Gözlerim şaşkınlıkla büyürken bağırmaya başladım. "Senin bile yapmadığın ameliyatların üstesinden geldiğimi çok iyi biliyorsun. Bu nasıl bir benlik savaşı böyle, gerek var mı Alp!" "Çık ve diğer hastalarınla ilgilen." Söylediklerimi kâile bile almamıştı. CEVAP VERMEYE TENEZZÜL BİLE ETMEMİŞTİ! Eldivenleri çıkarıp yüzüne doğru fırlattım.  Topuklarımı yere değilde onun kafasına vuruyormuş gibi sert adımlarla acilden çıkarken herkes bana bakıyordu. Ben uzman doktordum o doçent, yani bir üst kadememdi, yaşlarımız çok farklı olmamasına rağmen o daha bilgiliydi. Ama ben başarılı bir cerrahtım  ve üstesinden gayette iyi gelebilirdim. Alp böyle biriydi işte. İstediği zaman uyuzca davranıp istediği zaman istediğini yapardı. Ellerimi sıktım. Bu yaptığını nedenini söylemeden kurtulamazdı. -- Anahtarla kapıyı açıp yavaşça içeri girdim. Yorgundum, uykusuzdum ve en kötüsü başım ağrıyordu. Ayakkabılarımı bir köşeye atıp kapıyı kapattım. Paltomu gelişigüzel astıktan sonra saçlarımı omuzlarımdan geriye atıp içeri geçtim. "Açım," dedim homurdanarak. "Nisan nerdesin ya?" Koltukta devrilip ayaklarımı kendime çektim. Açlıktan daha önemli bir şey varsa o da uyumaktı. Gözlerim kapanırken şu anki huzurumu kimsenin bozmaması için dua ettim. Ertesi sabah dinlenmenin verdiği mutlulukla uyanıp kendime kahvaltı hazırlamadım. Çünkü neden hazırlayayım? Hastaneye gitmek için evden çıkıp arabama binerken her sabah yaptığım gibi başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutlar.. Bugün yine çok güzellerdi. Derin bir nefes çekip gökyüzüne doğru gülümsedim. Her ne olursa olsun, annem için... Annem için yaşıyordum. Annemin yaşamak isteyip yaşayamadıklarını, yaşayacaktım da. Yolda giderken poğaça alırdım, kahvaltıya ne gerek var canım? Elim şarkı açmak için telefona gittiğinde hayatımda bir değişiklik yapıp arabanın radyosundan bir şeyler dinlemeye karar verdim. "Yayınımıza yeni gelenler için tekrar ediyorum, sizin için biraz nostalji yapıp birkaç sene öncesinden parçalar derledik." Eğer bildiğim bir şarkı çıkarsa günüm güzel geçecek. İyice Nisan'a benzemeye başlamıştım ama buna sadece gülümsedim. Pozitif ol Mısra, babaannem senden daha dinç. Arabanın içini dolduran şarkıyla frene basışım aynı anda oldu. Sesim çıkmaz anla halimden, yaram çok derin kanar her yerinden, Etrafımdaki arabalar kornalara basarken duyduğum tek şey müziğin sesiydi. Merhem yoktur cümle alemde, soran olsa kanar gözlerimden. Nefes alışverişim sıklaşıyordu, ellerim titriyordu. Fark ediyorum ama hiçbir şey yapamıyorum. Nereye gideyim nasıl edeyim? Kornalar yavaş yavaş kaybolurken arabalarda sağımdan ve solumdan geçip dağılmaya başladı. Benim senden tek bir dileğim var, otur yanıma bekle duyana kadar. Başımı sağ tarafıma çevirdiğimde annemin gülümseyen yüzünü görmeyi bekledim. O gün şarkıya eşlik ederken babamın gözlerine baktığı gibi bana bakmasını bekledim. Gidenlere kanıp sende meyletme. Sürücü koltuğunda babam değil ben vardım. O arabada o yolda ve o zamanda değildik. Giden gitsin, Nefesim kesilirken başımı direksiyona yaslayıp hıçkırarak ağlamaya başladım. Sen kal ölene kadar. Birkaç saniye acı bekledim. Bir gürültü, sarsılma. Ardından kan. Ama öyle olmadı. Bulunduğum duruma biraz daha ağladım. Sesim arabanın içini doldurup tekrar kulaklarıma döküldü, aldırmadım. Seneler önce bana bıraktıkları acı, bana ailemden kalan tek mirasti. Yolun ortasında durduğum için sağımdan ve solumdan arabalar korna çalarak geçiyorlardı. Ellerim titreyerek arabayı çalıştırmaya çalıştım. En azından kendime gelene kadar sağa çekip beklemeliydim. Ellerim o kadar titriyor, gözyaşlarım öyle güçlü akıyordu ki, tüm gücüm uçup gitmişti sanki. Görüşümü kapatan gözyaşlarımı elimin tersiyle silip yeniden çalıştırmayı denedim.  Şarkı hâlâ arabanın içini dolduruyor, beni 7 yıl öncenin içine hapsediyordu.  Kapatmayı denedim, parmaklarımda düğmesine basacak kadar güç kalmamış gibiydi, vurdum, yumrukladım, ancak kapatabildim. Ağlamalarım iç çekişlere dönene kadar bekledim. Acıyla güldüm. Bildiğim bir şarkı çıkmıştı ama günüm şu dakikadan sonra güzel geçmeyecekti. Hastaneye girdiğimde birkaç göz bana döndü. Gözlerim ve burnum kızarıktı, muhtemelen neden ağladığımla ilgili bir ton dedikodu üreteceklerdi. Omuz silktim, bunun için onlara kızamazdım. Odama çıkıp Ayşe'nin gelmesini bekledim. Bir şey atıştıracak halim kalmamıştı zaten. Ayşe yerine odaya Alp girdiğinde güçsüz bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Beni ilk kez böyle görmesinden olsa gerek gözlerinde şaşkınlık görsem de hemen toparladı. "Acile bir vaka getirmişler, senin de görmeni istiyorum." Başımı iki yana salladım. "Ama ben görmek istemiyorum. " gözlerini devirip dosyayı önüme fırlattı. "Bunlara bakınca kendin gelmek isteyeceksin." Durdu, mavi gözleri önce yüzümde daha sonra üzerimdeki kıyafetlerde gezindi. "Önlüğün, kartın nerde? Neden hazırlanmadın?" Göz devirme sırası bendeydi. "Keyfim ve kahyası böyle uygun gördü." Daha sonra merakıma yenik düşüp önüme attığı dosyayı elime aldım. "Vaka, bebek mi?" söylediğimi başıyla onayladı. "Aile bebekte anormal göz titremeleri fark etmiş. Göz doktoruna götürmüşler." O konuşurken bir yandan dosyaya bakıyordum. "Nistagmusun Spasmus* teşhisi konmuş." dedim kısık sesle. Başıyla onaylayıp "Hadi kalk, yolda anlatırım. Gecikmeyelim." dediğinde ikiletmeden ayağa kalktım. Tekrar şaşırdı, "Bugün beni çok şaşırtıyorsun Mısracım." dedi alayla. Gözlerimi devirerek koluna çarpıp yanından geçtim. Ne? Topuklu ayakkabılarımı giyecek güç bulamadığım için spor ayakkabılarımı giymiştim. Omzuna değil koluna çarpıyorsa suç benim değil kısa olan boyumundu. Odamdan benden sonra çıkıp kapımı kapatırken onu izliyordum. "Al şunu." dedi yakasında benim kartımın asılı durduğu önlüğü uzatırken. Ne zamandan beri elindeydi o? Sorgulayan bakışlarla önlüğümü alırken aklımdan geçen soruyu cevapladı. "Ayşe aşağıda verdi, seni yukarı çıkarken görmüş." Hiçbir şey demeden giyip asansöre doğru ilerledim. Sessizce peşimden gelip asansöre bindi.  17. Kattaydık, acile inmek iki dakika sürüyordu. Başımı asansörün duvarına yaslayıp aynaya çevirdim.  Alp aynadaki yansımama bakıyordu. Gözlerimiz birbirine değdiğinde içimde bir şey elektriklendi sanki. İfademi bozmadan bakmaya devam ettim, o da bana eşlik ediyordu. O da benim gibi acıyla büyümek zorunda bırakılmıştı. Annesi ve babasının gözünün önünde öldürüldüğünü sonra da yetimhaneye verildiğini biliyordum. O da hastanede diğerlerinden duyduklarımdan çıkarttıklarımdı. Birbirimize sataşmak dışında pek muhabbet edemediğimiz için.... "Koydukları teşhis doğruysa tedaviye gerek kalmaz. Bebek 3 yaşında, Spasmus kendi kendine geçebilen bir hastalık." Sessizliği bozan bendim, iş dışındaki hayatı beni ilgilendirmediği için hiç sormamıştım. Hoş, sorsam cevap verir miydi bilmiyorum. "Teşhis bebek 1 yaşındayken konmuş." O sırada acile girdiğimizde eliyle hastanın olduğu kismi gösterdi. "Merhaba," dedim anne ve babanın elini sıkıp. "Ben doktor Mısra Tekin. Bebeğinizi muayene etmek istiyorum." Annesi "Tabii," diyerek kucağındaki bebeğini sedyeye yatırdı. Bebeğe gülümseyip tedirginliğinin geçmesini bekledim. Mavi gözleri ve sarı saçları vardı. "Maşallah," dedim saçlarını okşarken. Hafif gülümsediğinde göz reflekslerini kontrol ettim. Gözlerinde gezdirdiğim ışığın yönüne doğru kafasını da çevirdiğinde kaşlarım çatıldı. "Kalemi takip eder misin?" dedim adının Mert olduğunu öğrendiğim maviş göze. "Tayam." dese de gözleriyle beraber başını da kaleme doğru ani hareketlerle çeviriyordu. Saçlarımı geriye doğru atıp meraklı gözlerle bakan aileye döndüm. "Daha önce götürmüş müydünüz?" "Evet göz bebeğinde titreme fark ettiğimizde götürmüştük fakat kendiliğinden geçebilen bir durum olduğu söylendi." Başımla onaylayıp biraz önce yanımıza gelen Ayşe'ye döndüm. "MRI istiyorum." "Asistanım size yardımcı olacak, sonuçlar çıkınca tekrar konuşalım. Geçmiş olsun." Acilin çıkışına yönelirken Alp kolumdan tutup durdurdu. "Ne düşünüyorsun?" Önce kolumu tutan eline sonra da dik dik gözlerine bakıp kolumu çektim. "Ani baş çevirmelerinin altında nörolojik bir neden olabilir." Hadi canım. Gözlerini devirdi ama bu sefer haklıydı, ben de kendime göz devirmiştim çünkü.  Gözün tüm sinirleri beyine bağlıydı, tabii ki nörolojik bir sebebi olacaktı. "Neyden şüpheleniyorsun?" Ellerimi önlüğümün cebine sokup başımı dikleştirdim. "Ependimom.*" Birkaç saniye gözlerime baktı sonra sesini temizleyip, "Sonuçlar çıkınca bana da haber ver." dedi. Gözlerimi devirip kazınan midem için kantine çıktım. Kahve alıp oturduktan beş dakika sonra Ayşe elindeki tabletle koşturarak yanıma geldi. "Hocam bunu görmeniz lazım." Elindeki tableti alıp ilk önce sonuçların kimin olduğuna baktım. Sabahki mavi gözlü çocuğundu. Beynindeki hasara bakarken gözlerim irileşti. Malign ekarte edilememiştir. * (*kötü huylu kanser olmadığı söylenemez) Telefondan hemen Alp'i aradım. "MRI odasında buluşalım. Sonuçları görmen gerekiyor." ---- "Ventrikülde tümör." dedi Alp bilgisayardan tümörü incelerken. Elimle alnımı sıvazladım. "Oraya çok yerleşmiş." "Acilen ameliyata almamız lazım." Sinirle ona döndüm. "Vücudu kaldıramaz!" "Başka seçeneğimiz yok, ölümünü bekleyemeyiz." "Ama.."  "Ama yok Mısra, alış artık." Alış artık.. Çocukların, gençlerin, annen yaşındaki insanların ölümüne alış. Alış artık Mısra, doktorsan kalpsiz olmalısın. "Öleceğini bile bile o ameliyata almak istemiyorum. "  dediğimde gözlerinde bir anlığına şefkat gördüm. "Bak," sesi yumuşaktı. "ufacık bile olsa bir şansı var. Ve ameliyatı yapmazsak ondan bu şansı almış olacağız."  Başımla onaylayıp ayağa kalktım. "Aileyi bilgilendirmeye gidiyorum." Kolundaki saate baktı, "Hazırlıkları başlatıyorum. Saat beşte ameliyathane 3'e gel." MRI odasından çıkıp aşağı indim. Kapıyı tıklatıp ailenin olduğu odaya girdiğimde çocuklarıyla oyun oynuyorlardı. Beni gördüklerinde baba Mert'i yatağa indirdi, anneyse sandalyesinden kalkıp bana meraklı gözlerle bakmaya başladı. Beni gördüklerinde acılarını unuttukları birkaç dakika sonra ermişti sanırım. "Merhaba," dedim hafifçe elimi kaldırıp. Mert sırıtarak iki elini de havaya kaldırıp salladı. "Selin Hanım, Ömer Bey. Birkaç dakika konuşabilir miyiz?" "Tabii," dedi ikisi de aynı anda. "Buyrun çıkalım." İkisinin gözü de çocuklarına döndüğünde kapıyı hafifçe aralayıp koridorda dolaşan hemşirelerden birine seslendim. "İrem! Buraya bakar misin?" İrem elindeki dosyaları danışmanın masasına bırakıp odaya geldi. "Bu yakışıklının adı Mert, beş dakikalığına onunla ilgilenmeni istiyorum." "Tabii hocam." diyip Mert'in yanına doğru yürüdüğünde Selin Hanım zar zor gülümseyip yanıma geldi. Kapının önüne çıkıp ellerimi kucağımda birleştirdim. "MRI sonuçlarında beklemediğimiz bir... tümörle karşılaştık." Anne ellerini ağzına bastırıp dolu gözlerle bana baktığında sesimi temizleyip devam ettim. "Biz buna 'Ventrikülde Tümör' adını veriyoruz. Tümör orada büyüyüp yerleşmiş. Acil cerrahi müdahale gerekiyor, bunun içinse izniniz..." "Çok mu tehlikeli?" dedi babası. Gözlerimi gözlerinden çekip elimde sabitledim. "Her ameliyatta tehlike vardır. Ama şunu söylemeliyim ki, ortada geç müdahale ve yanlış teşhis var." Anne ağlamaya başladığında elimi omzuna koyup hafifçe sıktım. "Daha fazla beklersekte onu kaybedeceksiniz. Küçükte olsa bir ihtimal için değer." Eliyle yüzünü kapatıp başıyla onayladı. Babanın gözleri kızarıktı, yıkılmış hatta parçalanmış gibi gözüküyordu ama ona rağmen güçlüydü sesi. "Nereyi imzalamamız gerekiyor?" Ayşe onlara evrakları getirip anlatırken bende odaya Mert'in yanına girdim. Beni gördüğünde sıcacık gülümseyip el salladı. Yanına gidip saçını okşadım. O da aynısını bana yapıp saçımı eline aldı. "Çok güzelsin." dedim gülümseyip. Elini saçlarımdan çekip gülünce yanağımda oluşan çukurun üstünde gezdirdi. "Adın ne?" "Mısra." dedim elimi çekip. "Misya mı? Mısır mı yani?" Kahkaha atıp saçlarını karıştırdım. "Sen Mısır diyebilirsin." "Bana iğne mi yapacaksınız?" Başımı salladım. "Canını hiç acıtmayacağız. Uyuyacaksın, uyandığında..." Dolan gözlerimi saklamak için başımı eğdim, "Annen yanında olacak."  Aptal Mısra, aptal.. Sakın bir daha gözlerin dolmasın. Başıyla onaylayıp bana sarıldı. "Seni çok sevdim Mısır abla." Alp'in gülüş sesi geldiğinde ikimiz de ona doğru döndük. "Mısır mı? Aslında benziyor..." Elini çenesinin altına koyup beni baştan aşağı süzdü. "Onun da beyni yok."  Yapmacık bir şekilde güldüm. "Bunu beyin cerrahına mı söylüyorsun?" Bu sefer o sırıttı. "Orada bir problem var ama onu da çözeceğim." "Şeyin adın ne?" dedi kucağımdaki Mert, Alp'e. "Alp." dedi sırıtarak. "Sana da alpella diyebilim mi?" Yüzümü buruştursam da güldüm. Alp'te omuz silkti. "Mısırdan iyidir, en azından çikolatayım." Sonra ellerini birbirine vurup "Hadi bakalım." dedi. "Seni hazırlamamız gerekiyor küçük savaşçı." Mert bana biraz daha sokulup "Mısır ablada gelecek mi?" dediğinde "Evet, orada olacağım." dedim. Anne babası odaya girdiğinde onlarla beraber üç hemşire de odaya girmişti. Başımla onlara selam verip odadan çıktım. Alp'te peşimden geldi. İyi hissetmiyorum, gözlerim yanıyordu. "Mısır!" dediğinde gözlerimi devirip ona döndüm. "Ne var?" "Her ne yaşadıysan geride bırak. Önemli bir ameliyata gireceksin." ----- Saatler su gibi geçmişti, ailenin çocuklarıyla vedalaşmasını izlemek istemediğim için direkt ameliyata indim. Ellerimi yıkarken öleceğini bile bile çocuklarını buraya gönderen anneyle babayı düşündüm. Küçücük bir umut, küçücük bir umut için oğullarıyla vedalaşmayı göze almışlardı. Ne garip, hayat gerçekten ne garip. Yanımda hissettiğim hareketlilikle başımı o yöne çevirdim. "Beş oldu," dedi Alp ellerimi işaret ederek. Beş kez yıkadığım ellerimi suyun altından çekip ona döndüm. "O çocuğun kurtulma ihtimalinin düşüklüğünü benden daha iyi biliyorsun." Başını salladı, "Eğer tümörü alamazsam, hastayı kapatacağım ve en azından birkaç ay daha yaşamasını sağlayacağım. Tamam mı?" Başımı sallayıp ameliyathaneye indim. Mert'i giydirmelerine yardım ettim, sonra da kendim giyindim. Genel anesteziyi vermeden önce Mert'in korkak bakışlarına gülümsedim. "Korkma." "Korkmuyorum, annem ağlarsa ona iğne yap tamam mı? İğneden korkar, korkarsa ağlamaz." Gözlerim yeniden dolarken saklamak için güldüm. "Tamam, söz." Ve o uyudu. Sonsuza kadar. "Başlayalım." dedi Alp ellerini esnetip. "Neşter..." Ameliyatta 8. Saate girmek üzereydik. "Tümörü buldum."  Heyecanla Alp'e döndüm. "Yapabilirsin."   Ona güven dolu bakıyordum, ilk kez iyi bir şey söylememin verdiği şaşkınlıkla bana döndü.  Maskenin altından gözükmese de gülümsedim. "Lütfen yap." Başını iki yana salladı, "Baksana, çok büyük ve yaygın."  "Gözlük," diye seslendim hemşireye doğru. Hemen taktığında eğilip Alp'in gösterdiği yere baktım. Evet, imkansız görünüyordu. "Yine de deneyelim, Alp. Daha önce başardın yine yapabilirsin." Gözlüklerim alınırken hâlâ ona aynı heyecanla bakıyordum. Derin bir iç çekip "Eğer olmazsa, sana verdiğim sözü tutamamış olurum." dediğinde devam etmesine izin vermedim. "Olacak," dedim. "Olmalı." Olmadı.  Mert, uyanmadı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Ağanın Sözde Karısı

read
94.3K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.6K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
571.7K
bc

AŞKLA BERDEL

read
95.0K
bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.5K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
69.4K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
60.6K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook