İkinci Bölüm

2013 Words
"Oğlum nasıl?" Göz temasından kaçtım, nasıl derdim ki öldü diye? Alp'le göz göze geldik. Hep güçlü baktığım gözlerine sığındım. "Ben..." diye başladığım cümlenin sonu yoktu. Alp'te bana baktı, daha sonra annesine. "Elimizden gelenin fazlasını yaptık ama..." Anne feryad edip yere çöktüğünde babada yanına çöktü. "Başınız sağ olsun," dedi Alp dizlerinin üzerine çöküp. Ben de böyle olmuştum, dizlerimin üzerine çöküp bağıra bağıra ağlamıştım. "Mısra Hanım!" dedi Selin hanım. Yaşlı gözlerle ona döndüğümde cebinden çıkarttığı bir kağıdı öperek bana verdi. "Mert bunu size çizmişti." Ağlamamak için dişlerimi birbirine bastırdım. Elimi kağıda doğru uzattım. Sanki dünyadaki en eşsiz şeyi tutacakmışım gibi ellerim titremişti. "Teşekkür ederim." diyip arkamı döndüm. Sessiz hıçkırıklarım içime otururken yürümeye devam ettim. Arkama bakmamıştım ama Alp'in gözlerini üzerimde hissedebiliyordum. Yangın çıkışından çatıya çıkana kadar sessiz sessiz ağlamıştım ama o kapıyı aralayıp yüzüme soğuk havanın vurmasına izin verdikten sonra sesimi serbest bırakmıştım. Burası kimsenin gelmeye fırsat bulamadığı, gelmek için çabalamadığı belki de hiç bilmedikleri yerdi, hastanenin çatı katındaki kocaman terastı burası, gününün yüzde doksan beşini hastanede geçiren benin için tüm kalabalıklardan uzaklaşma fırsatıydı burası. Burada, bütün İstanbul ayaklarımın altındaydı. Bütün acılar ayaklarımın altındaydı. Elimi ağzıma bastırıp biraz daha ağladım. Hayat hiç beklemediğimiz anda, hiç beklemediğimiz şekilde en olmaması gerekenleri alıyordu bizden. Çok acı gördüm bu zamana kadar, çok acı yaşadım da. Ama hiçbiri masum bir bebeğin ölümü kadar acı vermedi bana. Benim kardeşim de masum bir çocuktu, bugün hayata gözlerini kapatan o masum Mert'te öyle. Hayat bizden en sevdiklerimizi alırdı, bazen anneyle babanın en gözde bebeğini, bazen de o bebeğin annesini. Bazen en sevdiği arkadaşını, belki ilk aşkını, eşini alırdı. Benim annemi almıştı, canımdan çok sevdiğim kardeşimi almıştı. Bugün Selin Hanım'dan oğlunu almıştı.  Yarın bir başkasını almaya devam edecekti. Arkadan belime dolanan kollarla irkilsemde tanıdık koku genzime dolduğunda rahatladım. Alp, buraya geldiğimi nereden biliyordu, bilmiyorum. Takip etmiş olmalıydı ama şu an önemli olan bu değildi. Şu an önemli olan hiçbir şey değildi... "Bunu kendine yapma." Başımı iki yana salladım. "O daha çocuk!" Belimdeki ellerini ittirip ona doğru döndüm, bakışlarımız kesişti kalbim anlamadığım kadar hızlanmıştı yine. Buna aldırmadan  omuzlarından ittim. "O daha bebekti! O daha çok masum!" bir kez daha ittirdiğimde ellerimi tutup beni kendine çekti ve sarıldı. "Onu kurtarmamız lazımdı Alp!" Havada kalan ellerimi bende sırtına yasladım. İlk kez, ilk kez insan gibi konuşuyorduk. İlk kez gerçekten sarılıyorduk ve kalbim onun kalbinin yanındaki boşluğu dolduruyordu, bedenim onun  bedeninin yanında ufacık kalmıştı ama her şeye rağmen yap boz parçaları gibi tamamlamıştı bedenlerimiz birbirini.  "Hayat her zaman yolunda gitmiyor Mısra, o bir melekti. Belki de ait olduğu yere gitti." Kokusunu içime çektim, onca zamandır bana bu kadar huzur veren kolların bana ne kadar yakın olduğunu sorguluyordum. Hem çok yakın, hem de çok uzak. Bunu fark etmek zor gelmişti. Hem çok yakın, hem de çok uzak. " Haksızlık." diye mırıldandığımda biraz daha sıkı sarıldı. "Haksızlık." Ona sarılırken başımı kaldırıp kararmış gökyüzüne baktım. Gece olmasına rağmen bulutlar vardı.  Ama şimdi... O bana sarılırken daha bir güzel gözükmüşlerdi gözüme. Derin bir nefes verip gözyaşlarımı sildim. Rahatlamış, hafiflemiştim sanki. "Ne çizmiş?" Elimde ağırlığını hissettiğim kağıdı hatırladığımda geri çekildim.  açıp çizdiklerine baktım. İki çöp adam çizmişti, bir tanesinin eteği vardı ve saçları uzundu. Saçları omuzlarından dökülüyordu ve gülümsüyordu. Dudağının kenarında karaladığı siyah noktaya daha dikkatli baktım. Elini yanağıma koyup gamzeme dokunduğu anı hatırladım. Gözlerim yeniden dolarken Alp'te kafasını kağıda yaklaştırmıştı. Yanında biri daha vardı. Boyu kıza göre daha uzundu ve yuvarlaklarla kaslarını çizmişti. Erkeğin üzerine Alpella abi yazılmış, kızın üstündeyse Mısır Abla. Gülerken ağladım. "Kaslarımı da çizmiş." dedi Alp'te benden farklı olmayan bir ruh haliyle. "O ne?"dedi yanağıma çizdiği şeyi göstererek. "Gamzemi çizmiş." dedim. "Bakayım," başını eğip gözlerime baktı. Nefesim kesilirken yakınlığımıza küfrettim. "Evet," dedi nefesi nefesime karışırken. "Gamzen varmış. " Geri çekilip kağıdı önlüğümün cebine koydum. Az önce sarılan ağlayan ben değilmişim gibi omuzlarım da bakışlarım gibi dikleşmişti. Yeniden karşımda duvarlarım duruyordu işte. "Ben... Gideyim." Artık ağlamıyordum, bu kadardı işte. İnsanlar ölürdü ve biz bunu görürdük. Sonra.. geçerdi. Bir başkasının ameliyatına girene kadardı tüm acılar. Çatının kapısına ilerlerken arkamdan seslendi. "Dün sana vermediğim hasta vardı ya!" Dönüp 'ee' der gibi ona baktım. "Kurtulma ihtimali olmadığı için sana vermedim. Başarılarını etkilemesin diye." Ağzım şaşkınlıkla aralanırken  "Öldü mü?" dedim. "Öldü," dediğinde bir şey söylemeden gözlerine baktım. Artık aramızda metreler vardı, birazdan da katlar olacaktı, sonra yollar ve insanlar. Bakışlarımızın çok uzun birbirinde kaldığını fark edene kadar ne kadar süre geçti bilmiyordum ama fark ettiğim gibi bakışlarımı üzerinden çektim. Sonra da hiçbir şey söylemeden arkamı dönüp  merdivenlerden inmeye başladım. Ona teşekkür falan etmeyecektim. --- "Hoş geldin," dedim Nisan'a sıkı sıkı sarılırken. "Çok özlemişim," dediğinde başımı salladım. "Ben de..." hafif geri çekildim. "...yemeklerini," elindeki poşeti alıp koltuğa yayıldığımda homurdansa da güldü. Nöbet çıkışıydı, gece sonunda bitmiş ve sabah tüm heybetiyle karşımızda duruyordu. "Eee nasıl geçti günlerin?" Karşımdaki koltuğa oturup etrafina bakındı. "Alp nerede?" Gözlerimi devirip ona baygın bakışlarımdan attim. "Cehennemin dibine kadar yolu var," kaşlarını çattı. "Ay deme öyle Allah korusun!" Onun bu haline güldüm. Nisan'ın her zaman Alp e karşı ayrı bir ilgisi vardı, gözlerinden de hareketlerinden de çok belliydi belki de bu yüzden brn hep uzak durmuştum ondan, bilmiyorum. "Sen beni değil Alp'i özlemişsin galiba," dediğimde bana yandan bir bakış attı. "Dağhan nered-" "Aa yemek, yemek ve Nisan hoşgeldin," Nisan kollarını göğsünde birleştirip boğazınızda kalsın tarzı bir şey mırıldandığında biz gülüyorduk. "Al hadi al ye," elimdeki saklama kabını Dağhan'a uzattığımda içinden üç kek birden aldı. "Hayvan ya," "Çok konuşmada elindekini de almadan ye," dediğinde keki ağzıma tıktım. Alırdı. Nisan halimize gülerken ben "Boğazında kalsın inşallah." dedim. Dağhan da benim gibi dinlenme koltuklarına yayılmış tıkınırken  bir yandan etrafındaki insanlara bakıyordu. Dağhan birden öksürmeye başladığındaysa bu sefer Nisan'a eşlik edip bende güldüm. Önümdeki kahveye uzandığında ondan önce alıp havaya kaldırdım. "Bunu mu istiyorsun?" Hâlâ öksürürken yaşlı gözlerle başını salladı. Kaşlarımı kaldırıp, "Bunu mu?" dediğimde gülüşlerimiz boş olan alanı dolduruyordu. "Bakıyorum keyfiniz yerinde," Alp'in sesi yakından geldiğinde Nisan sandalyesinde kıpırdanmıştı. Gözlerimi devirdim. "Sen gelene kadar öyleydi," Alp dediğime sırıttığında Dağhan kahveyi içmiş ve öksürüklerini durdurabilmişti. "Selam Nisan," dedi bana karşı hiç kullanmadığı sevecen tavrıyla. "S-selam." dedi Nisan da şok olmuş bir biçimde. "Oturabilir miyim?" Ben yüzümü buruşturdum, Dağhan'sa hislerime tercüman olup öğürmüş gibi yapti. Alp bize yandan bir bakış atsa da Nisan'a bakmayı sürdürdü. "T-tabii oturabilirsin," yeniden gözlerimi devirdim. O oturduğunda elimde tuttuğum saklama kabında kalan son keki elime aldım. Elimdeki kekten ben ne olduğunu fark edemeden kopardığında tam söylenmek için ağzımı açmıştım ki keki ağzına atıp üç saniye içinde yuttu. "Vay canına! Bunu sen mi yaptın?" Nisan'a döndüğünde gözleri irileşmişti. Nisan kızaran yüzünü saklamak için başını hafifçe eğip "Evet, afiyet olsun." dedi. "Neyse, Alp geldiğine göre ben gidiyorum," ayağa kalktığımda gülüp beni başıyla onayladı. Dağhan'da ayaklandığında kanımda dolaşan tanımlayamadığım duyguyu içimden atmaya çalıştım. Masada baş başa kaldılar. Gözlerimi devirip kendi düşüncelerime omuz silktim. Eğer Nisan ondan hoşlanıyorsa, baş başa kalmaları onlar için çok güzeldi. Onların gülümseyen suratlarına arkamı dönüp yürümeye başladım. Alp gülümseyerek Nisan'ın söylediklerini dinliyordu. Dağhan bana yetiştiğinde arkamı dönmemek için çabalıyordum. "Ne oldu birden?" Durup Dağhan'a bakma bahanesiyle arkamda bıraktığım ikiliye döndüm. Sohbetleri derinleşmişti, bunu Nisan'ın gözlerinden anlayabiliyordum. "Beni duyuyor musun?" "Ne?" "Sen kıskandın mı?" Kaşlarımı çatmış karşımda aynı benim gibi bir surat ifadesiyle bana bakan Dağhan'a bakıyordum. "O ne ya?" Gözlerimi devirdim. "Saçmalama istersen, neden kıskanayım? Görmüyor musun.." ellerimle oturdukları masayı gösterirken bakışlarım tekrar oraya kaydı. "Nisan mutlu," derin bir iç çekip havada duran elimi önlüğümün cebine sokup merdivenlere ilerledim. Dağhan başka bir şey söylememişti, gerekte yoktu zaten. Hem... Ne diyecekti ki? Sonuçta Nisan hiçbir şey söylemese de, Alp'e karşı hissettiklerini anlayabiliyordum. Tek korkum, bu duyguların sandığımdan da büyük olmasıydı. Ve, o aptal ukala kendini beğenmiş sümüğün.. Ne diyordum? O ukala herifin onu üzmesiydi. Akşam eve gitmeden önce Nisan'ın kafesine gittim, beni aramış ve kafenin çok yoğun olduğunu, garsonun rahatsızlandığı için eve gitmek zorunda kaldığını söylemişti. Önlüğü başımdan geçirip belimdeki ipini bağladım. "Ne yapıyoruz?" "Bunları al, masa üçe gidecek. " Kendi tekrar mutfağa döndüğünde bende üçüncü masanın kahvelerini verdim. Kapı açılıp içeri Alp girdiğindeyse şaşkınlığım yüzümden okunuyordu. O da beni görünce güldü, "Demek doktorluktan aldığın maaş yetmiyor, " dedi dalga geçerek. Gözlerimi devirip Nisan'ın yemekleri bıraktığı bar tezgaha döndüm. "Alp! Hoşgeldin." Nisan Alp'e sıkıca sarılıp elindeki önlüğü de onun eline tutuşturdu. "Al bakalım," "Ne!" dedim elimdeki şişeyi tezgaha vururken. "Önlüğün onda ne işi var?" Tek elimi belime koymuş diğerini de tezgaha yaslamış onlara bakıyordum. Alp bana meydan okurcasına bir bakış attı. "Akşam bir şeyler yapmayı teklif ettim, işlerinin çok yoğun olduğundan bahsetti. Bende yardıma gelmek istedim." Nisan dudaklarını birbirine bastırmış bana bakıyordu. Alp'ten haz etmediğimi biliyordu. Öyle bilmesini sağlıyordum. "Bunlar hangi masaya?" dedim söylediklerini görmezden gelerek. Bir şey söylememiş olmama sevinmiş görünüyorlardı. Bozulduğum suratımdan bariz belliydi ama umursuyolar mıydı? Asla. Alp'te hemen yanımdaki tabağı alıp bana göz kırptı. Gözlerimi devirsem de gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Hep beyaz önlükle ve egosuyla gördüğüm adam şimdi çiçekli önlük giymiş ve egosunu cebine saklamış gibiydi. Bütün gece beraber servis yapıp arada birbirimize laf attik. "Buyrun bunlarda sizin için," diyip masada oturan iki kızın önüne içeceklerini bıraktığında kızlar hayranlıkla onu izliyordu. Kaşlarım hafifçe çatılmış onları izliyordum. "Bir önlük insana bu kadar mı yakışır!" dedi kızlardan bir tanesi. Kaşlarım hayretle havalanmıştı. Çiçekliydi o önlük, hem.. neresi yakışmıştı cidden? Arkamda Nisan'ın masaya vurduğunu duydum. O da aynı bakışlarla kızlara bakıyordu. Onun bu halini görünce hemen kendi ifademi düzelttim. Aynı bakamazdık, ben ifadesiz olmalıydım. Alp nazikçe gülümseyip yanımıza geldi. Gözlerimi kaçırdım. Nisan'sa "Birdahakine o masaya ben giderim, ya da Mısra." dedi sesinde gizleyemediği kıskançlikla. Alp şaşırsa da belli etmedi, bunu 7/24 gördüğüm için ben anlayabiliyordum. Yüz ifademi kayıtsız tutmaya çalıştım, başarmıştımda. Gecenin geri kalanında yoğun bir şekilde çalışmıştık. Gece iki gibi bütün müşterileri gönderdiğimizde ben esneyip duruyordum. Alp'te halime gülümseyip Nisan'a döndü. "Hadi sizi eve bırakayım." "Gerek yok, ben arabayla geldim, biz gideriz." sert bakışlarım ona sırıtış olarak dönüyordu. "Şey..." dedi Nisan suçlu bir surat ifadesiyle. "Kalıp burayı temizlemem gerekiyor, siz gidin. Yarın çalışacaksınız." Derince esnedi. "Yarın sabah hallederiz Nisan, hadi gidelim." Başını olumsuz anlamda salladı. "Hayır Mısra, gidin siz. Sabah yürüyerek geldim, arabanı bana bırakır mısın?" Başımı sallayıp cebimden anahtarımı çıkarıp ona uzattım. "Hadi Mısra, gidelim o zaman." ona dik dik baksamda sesimi çıkarmadım. Eğer onunla gitmeyeceğim konusunda direnirsem Nisan arabanın anahtarını almazdı, bu da geç saatte eve yürüyerek geleceği anlamına geliyordu. Çantamı tek omzuma atip Nisan'a el salladım. O da sıcak tavrıyla bana gülümsemişti. Alp eğilip Nisan'a sarıldığında Nisan kadar bende şaşkındım. Nisan şaşkınlıktan gülümsemekle yetinmiş bense bakışlarımı kaçırıp kalbimdeki sızıyı geri plana atmiştim. Kapıyı itip dışarı çıktım, hava düşündüğümden daha soğuktu. Derin bir nefes alıp soğuk havayı içime çektim. "Arabam burada," dedi yolun karşısındaki jipi gösterip. Ona hiç bakmadan arabasına binip kapıyı hızla çarptım. "Yavaş" dedi homurdanarak. Sırıttım ve kapıyı açıp bu sefer daha hızlı bir şekilde çarptım. "Seni fırlatırım," "Beni bırakmak isteyen sendin," dedim yüz ifademi düz tutarak. "Yaptık bir hata," dedi. Gözlerimi devirdim. Arabayı çalıştırdığı ilk 10 dakika ikimizde sessizdik. "Nisan'ı umutlandırıyorsun." dedim en sonunda dayanamayarak. "Ne?" "Senden hoşlanıyor. Sende ona böyle davranarak heveslenmesini sağlıyorsun." Arada bir kafasını çevirip tepkilerimi ölçmeye çalışıyordu. "Onu üzmene izin vermem, anladın mı?" Bana kısa bir bakış atıp sessizliğini korudu. "Bunu ilk kez yapmıyorsun. Ondan hoşlanıyor musun?" dedim bir anda. Arabayı aniden frene basıp durdurdu. "Ne demeye çalışıyorsun?" kafası karışmış gözükmüyordu, aksine ne dediğini gayet iyi biliyor gibiydi. "Gayet iyi anladın." Gözlerimi gözlerinden çekmemeye çalışıyordum ama bu pek mümkün değildi. "Daha fazla umutlanıp senin gibi bir insan tarafından üzülmesini istemiyorum. Ne düşünüyorsan ona net bir şekilde söyle." Gözlerime uzun bir süre baktı, sonrada yavaşça arabayı tekrar çalıştırdı. "Sen nasıl olmasını isterdin?" Ani sorusuyla afallamıştım. "Onu üzecek bir şey yapma da, benim ne düşündüğümün bir önemi yok." Başını sallayarak onayladı. "Tamam, yarın onunla konuşacağım." Kalbim ani bir sancıyla kıvranırken ona belli etmedim. Başımı hafifçe çevirip yandan profilini inceledim ama sonra bunun yanlış olduğunu kendime hatırlatıp başımı cama yasladım. Bana sarılışını hatırladım, ona sarılmanın sıcaklığını üstümüzde parıldayan Güneş bile veremezdi. Ona sarılmak, sessizce akıp giden bir nehri küçük bir çiçekle titretmeye çalışmak gibiydi. O nehirdi ve bende içinde kaybolan çiçek. Ona sarılmak kaybolmak gibiydi, kendi düşüncelerini bile kaybetmek. Derin bir iç çekişten sonra bakışlarını üstümde hissettim ama ona bakmadım, onun yerine beni içine çeken karanlığa gözlerimi yumdum. Ekarte etmek: bir hastalığı elemek Malign: kötü huylu (kanser) Spasmus nutans (bir nistagmus tümör çeşidi) Nistagmus: yatay düzlemde anormal göz titremeleri Spasmus nutans bebeklikte görülen ve çoğunlukla kendiğinden geçen nistagmus türi
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD