Yukarı çıkıp Mert'in odasına girdik. Hemşirelerden biri serumunu değiştiriyordu. Bizi görünce başıyla selam verdi. Mert bakışlarını yavaşça bize çevirdi. Daha iyi gözüküyordu, toparlanmaya başlamıştı zaten.
"Aman Allah'ım," dedi Nisan'a bakarak. İkisinin de gözleri dolu doluydu.
Nisan koşarak ona sarıldı. Mert uzanıyordu, Nisan sarılmaya çalışırken canını yakmış olacak ki hafifçe inledi.
Nisan hemen geri çekilip telaşla özür diledi. Mert gülümsedi, birkaç damla yaş göz pınarlarında birikmişti.
"Aptal," dedi Nisan kızmaya çalışarak. Ona kırgındı, evet. Ama şu an her şeyi geride bırakmaya hazırdı, ki doğru olan da buydu. Kimse bu kadar kötü şeyler yaşamayı hak etmiyordu. Hem.. Dünya kin tutmak için çok küçüktü.
Ve biz ne kadar kırgın, kızgın da olsak sevgimiz bu duygulardan daha fazlaydı.
Dağhan'ın da öyleydi, sadece bunu aşması biraz zaman alacaktı.
Geçip koltuğa oturdum, Nisan hala yatağın başında Mert'in elini tutuyordu.
"Nasıl bu hale geldin, neredeydin, neden yıllarca bir kere bile yanımıza gelmedin?Mert.. Seni boğazlamak istiyorum.. Seni yıllarca aradık, Dağhan kafayı yemek üzereydi, Mısra-"
"Nisan," dedim uyarıcı bir tonda.
"Hala hasta, hala yorgun. " Mert başını salladı.
"Haklı, çok hastayım biliyor musun, bak ölecektim hem, soru sormasan.." Nisan iki elini beline koyup kızgın kızgın baktı.
"Böyle yırtamazsın. " Mert sırıttı.
"İyileşene kadar en azından.. Tadını çıkarayım. "
güldüler, sonra Mert yeniden sarılmak için kollarını açtı. Nisan bu defa canını yakmamaya özen göstererek sarıldı.
Onları böyle görmek bana da iyi gelmişti, gülümsedim.
Sonra Nisan da yanıma oturdu. Mert bize gözlerinden günlerdir silinmeyten o hasretle bakıyordu.
"Sizi çok özledim," dedi en sonunda. Sessiz kaldım, Nisan yine neden gelmediğiyle ilgili bir şeyler sormuştu.
Mert gözlerini kapatıp başını tavana doğru çevirdi.
"Bu arada, kafen çok güzel."
Nisan ve ben aynı anda birbirimize baktık, sonra senkronize bir şekilde Mert'e döndük. Bakışlarımızda aynı şaşkınlık vardı.
"Sen buraya kadar geldin mi yani?"
Mert gözlerini açmadan başını sallamakla yetindi.
"İlk açtığınız günü de biliyorum, en kalabalık günlerinizi de.. Gördüm, bir defa geldim de. Sırtın dönüktü, seslenmeye cesaret edemedim, ben geldim diyemedim.. Çıktım oradan. "
Sinirlenmiştim, "Neden, " dedim.
"Bu kadar yakınımıza kadar gelmişsin, NASIL BU BENCİLLİĞİ YAPARSIN?"
Bu kadarı bana da fazla gelmişti.
"Utandım," dedi. Sonunda gözlerini aralayıp gözlerime baktı.
"Yıllar sonra gelip ben geldim demeye utandım!" o da sinirliydi, bu sinirin bize olmadığını biliyorduk. Kendine, yaşadıklarına sinirliydi.
Tam ağzımı açıp kızmaya devam edecektim ki kapı tıklatıldı, ardından içeri Alp ve asistanı Serhat girdi.
Üçümüzün gözleri de onlara dönmüştü.
Alp'i görünce oturduğum yerden kalkıp camın yanına gittim.
"Geçmiş olsun." dedi Alp ayak ucundaki hasta dosyasını eline alırken. Mert teşekkür etti.
Nisan gülümsedi, Alp'e bakarken gözlerinin içi gülüyordu. Onlara bakmayı kesip yüzümü cama döndüm.
"Değerleriniz gayet normal gözüküyor, en son ne zaman MRI çekildiniz?" Mert kaşlarını çatıp düşündü.
"Sabah bir yere götürdüler sanki ama..."
"Dün akşam. " dedim yüzümü onlara dönmeden.
Malesef canım, sabah az kalsın başka hastaneye gidiyordun.
Nisan ortamdaki gerginliği hissetmiş gibi ayağa kalkıp Alp'in yanına yaklaştı.
"Mert, böyle tanışmanızı istemezdim aslında ama.. Bu Alp." dedi eli Alp'in omzundayken.
Mert sorgulayıcı bir bakış attı.
"Erkek arkadaşım." Mert tek kaşını kaldırıp şaşkınca ikisine baktı.
"Vay," dedi sadece. Nisan devam etti.
"Senin ameliyatını da o yaptı, sürekli yanındaydı." Mert gülümsedi.
"Teşekkürler." Alp baş selamı verdi.
"Teşekkürlük bir şey yok, görevimdi." söylediğinde bir şey yoktu ama nedense soğuk bir rüzgar estirmişti.
"Mert ben de, Mısra'nın..." ona dönüp sert bir bakış attım. Bakışımı gördükten sonra lafını tamamladı.
"...Nisan'ın ve Dağhan'ın çocukluk arkadaşıyım." derin bir oh çektim. Salak salak konuşmamıştı Allah'tan.
Alp tetkiklerle ilgili bir şeyler söyledi, ardından bana döndü.
"İki hasta için kons* istiyorum." ona dik dik baktım.
"Yap o zaman. Sinem aşağıda."
Gözlerini devirdi, Serhat olası kavgayı hissettiği için dışarı çıkmıştı.
"Senin de olmanı istiyorum."
"Ben olmak istemiyorum ama!" homurdandı, sonra bizi meraklı gözlerle izleyen Mert v e Nisan'ı fark etti.
"Dışarı gelebilir misin?"
Nisan koltuğa oturmuştu. Mert ise hiç gözlerini çekmeden dik dik bize bakıyordu.
Hiçbir şey söylemeden kapıya çıktım, o da peşimden gelmişti.
"Sen de bu hastanenin doktorusun, ayrıca ben senin üssünüm, bir de üstüne bak sen şu işe ki, hastalardan biri senin hastan. Sinem sen bakmayınca üzerine almış. Ben de senden kons istiyorum. Ne garip değil mi?"
Gözlerimi devirdim.
"Sinem üstüne aldıysa artık benim hasam olmuyor yalnız." bu defa o gözlerini devirdi.
"Bu düşmancıl ve bencil tavrının hiçbir mantıklı açıklaması yok Mısra. Bu düşmancıl tarına alışığım ama bu bencillik fazla. "
Dik dik bakmaya devam ettim.
"Ayrıca, "dedi.
Sesinin tonunu biraz daha düşürmüştü.
"Ben Nisan'la sevdiğim için birlikteyim. Başka bir şey ima etmeye kalkma. Kalbini kırarım. "
Sonra beni orada öylece bırakıp gitti.
Başka bir şey ima etmeye kalkma.
Duvara tutundum.
Ne demişti şimdi o?
Ben mi kuruyordum yani? Hareketlerinde bir absürtlük yoktu yani öyle mi?
Şaşkınca etrafa bakındım.
Kalbini kırarım.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Nisan'ı seviyorum.
İlk şoku atlattıktan sonra duruşumu düzeltip yeniden odaya girdim.
"İyi misin?" dedi Mert. Başımı sallamakla yetindim.
"Sizin aranızda bitmeyen bu düşmanlığın sebebi ne?" dedi Nisan bu sefer.
Ona döndüm.
"Çünkü biricik sevgilin tam bir egoist." ofladım.
"Neyse, gideyim de üssüm kızmasın." kendi söylediğime gözümü devirdim.
"Bana bak, " dedim Mert'e dönerek.
"Burada sadece dostun olarak duruyorum. Sakın ama sakın başka bir şey düşünme. "
Kapıya doğru giderken durup tekrar ona döndüm.
"Kimseye de geçmişimizden bahsetme," Nisan'a döndüm.
"Sen de öyle."
Sonra çıkıp aşağı diğerlerinin yanına döndüm. Günün geri kalanı Alp'le göz göze gelmemeye çalışarak geçti, Dağhan'la yemekhanede karşılaştık, yüzüne bakmadan geçip gittim.
Gün bittiğinde nihayet eve döndüm. Ayşe Mert'in yanındaydı. Ona emanet etmiştim.
Güzel bir duştan sonra Nisan'ın yaptığı yemeklerden atıştırıyordum. Nisan da yanımda oturuyordu, gün içinde kafede olanları anlatıyordu. OOnun komik kafe anılarına gülerken bir yandan çayımı yudumladım.
Günler sonra ilk kez mideme düzgün bir şey giriyordu.
Muhabbet iyice komik bir hal alırken birden zil çaldı. Saat çok geçti, kimseyi de beklemiyorduk.
"dur ben bakarım," dedim Nisan'a.
kapıya gidip delikten baktım. Dağhan gelmişti.
Açıp açmamak arasında kaldım. O da bir daha çalmadan arkasını döndü. Gidiyordu.
Hemen kapıyı açtım. Şaşırdı, bana dönüp mahcup bakışlarını yer eğdi.
"Gelebilir miyim?" Ona dümdüz baktım, sonra kapıyı açık bırakıp salona geçtim. Bu gel demekti.
Biraz öylece durdu, sonra yavaşça salona girdi. Nisan Dağhan'ı görünce "Aaa!" dedi. Sonra o da gelip "Hoş geldin Dağhan." dediğinde Dağhan destek almak ister gibi ona baktı. Ben elimde telefonum öylece oturuyordum. Başka şeylerle uğraşıyormuş numarası.
Yavaşça gelip önümde yere oturdu. Sonra başını dizlerimin üzerine koydu.
İçim merhametle sızladı. "Özür dilerim, " dedi mırıldanarak.
Hiçbir şey demedim.
bu sefer elimi alıp kendi saçlarının üzerine koydu.
Liseden beri böyleydi, her fırsatta gelir önüme başını koyar ve saçlarıyla oynamamı isterdi.
Çoğu şeyi benimle yapmaya alışıktı, abim gibiydi gerçekten bir abim olsa kesinlikle Dağhan olurdu. Onun bana düşkünlüğünü Nisan ve Mert'te kabul etmişti. Mert, beni Dağhan'dan istemişti, o kadar düşkünlük...
"Özür dilerim," dedi tekrar. "Kontrolümü kaybettim, bana ne oldu bilmiyorum... "
Saçlarının üzerindei elimle saçlarını okşamaya başladım.
"Benden onu affetmemi bekleme, sizin gibi hiçbir şey olmamış gibi davranamam ben. "
İç çekti.
"Ama saygısızlık yapmayacağım, "
Saçlarıyla oynamaya devam ettim. Nisan da karşı koltuğa oturmuş sessizce dinliyordu.
"Özür dilerim kardeşim," dedi tekrar. "Kalbini kırmak istememiştim. "
Hiçbir şey demedim ama saçlarıyla oynayarak affettiğimi belli etmiştim zaten.
***
Aradan bir hafta daha geçti, Mert artık ek ilaç almıyordu, ağrı kesicileri de minimum düzeyde tutuyorduk. Kazadan dolayı kaburgalarında oluşan çatlaklar iyileşmişti, Kafatasındakiler de yüzde doksan oranında iyileşme göstermişti.
Dokuları tamamen iyiydi, yine de sürekli kontrol altındaydı.
Ben işe tam anlamıyla geri dönmüştüm, Alp ve Nisan hastanede sürekli görüşüyorlardı, ben Alpp'ten olabildiğince kaçıyordum, o da benden. İş dışında hiç konuşmamıştık, onda da sürekli ya fikir ayrılığı yaşıyorduk ya da tartışıyorduk. Birlikte ortak alabildiğimiz bir karar bile yoktu.
Ben yeniden hasta kabulüne başlamıştım, ertelenen ameliyatlar da üst üste geldiği için bu son bir haftadır gerçekten çok yoğun geçmişti. Ama iyiydim, ameliyata girmek bana iyi hissettiriyordu.
Şimdi bulduğum bu ufak arada ise Mert'in yanına koşuyordum. Günlerdir dosyalardan durumunu takip ediyordum ve asistanlardan bilgisini alıyordum ama doğru düzgün hiç görememiştim.
Mert'in odasının önünde Dağhan'ı gördüğümde olduğum yerde durdum.
Elleri kenetli, kapının önünde duruyordu.
Girip girmemek arasında olduğunu gayet iyi anlayabiliyordum.
Odanın tersine dönüp yürümeye başladığında ona yetişip durdurdum.
"Bunu kendine yapma. "
Dolu gözlerle bana baktı, kardeşim derlerdi hep birbirlerine. O gittiği gün, benden daha fazla yıkılmış ama daha çok içine atmıştı.
"Ona çok kızgınım." dedi titreyen sesini saklamaya çalışarak. Çenesi kasılmıştı.
"Biliyorum," dedim kolunu tutup güç vermek istercesine sıkarken.
"Biliyorum ama ondan dinlemelisin, Mert'in mantıklı bir açıklaması vardır. Yoksa bile, her insan hata yapar. Bak az kalsın ölüyordu, hiçbirimizin haberi olmadan. Şimdi yanımızdayken değerini bilelim. Olur mu?"
İtiraz etmek istediğini gözlerinden anlıyordum ama başını sallayıp odaya doğru yürümekle yetindi.
Kapıyı açıp içeri girdiğimizde Dağhan Mert'e kısa bir bakış atıp koltuklardan birine oturdu.
Mert Dağhan'ı gördüğüne fazlasıyla şaşırmış gözüküyordu ama hiçbir şey söylemedi.
"Üç saniye içinde ne sikim yaptığını anlatmazsan gidiyorum ve bir daha gebersen bile dönüp arkamı bakmam. "
Kapınının eşiğinde onları izlemekten vazgeçip Dağhan'ın yanına oturdum.
Yatakta hafifçe doğrulup elleriyle oynarken konuşmaya başladı. Zorlandığı çok belliydi,
"Düğünden iki gün önce abim geldi, leş gibi sarhoş. Bu acıyla yaşayamadığını falan zırvaladı. Ne olduğunu sordum, söylemedi."
Gözleri bulutluydu, bir daha hiç güneş açmayacakmış gibi.
Onu hep çocukluğuyla suçlardım, çünkü ben büyümek zorunda bırakılmıştım. Çocukça hareketleri, zıpırlığı yüzünden hep kava ederdik.
Şimdi o da büyümüştü. Ruhu bedenine ağır gelecek kadar.
Derin bir iç çekip devam etti.
"Onu alıp benim eve götürdüm,"
Dağhan'a baktı.
" beraber kaldığımız değil, benim eski evime. Sonra da çıkıp yanınıza geldim. Düğünden önceki gece içime bir huzursuzluk çöktü ama gitmedim. Ertesi sabah polisler geldi zaten."
"Kendini benim silahımla vurmuş. Daha önceki parmak izlerinden dolayı beni de içeri aldılar, sonra aklandım tabii. Olay gecesi orada olmayışım falan filan. Ama abim olacak piç daha önceden arabasıyla bir kaza yapmış, birkaç kişiyi öldürmüş."
Gözlerini kaçırmıştı. Yutkundu, " Sonra da içeri parayla adam sokturup kendi üstünden atmış suçu."
Yüzünü buruşturup gözyaşlarını sildi.
"Ölmeden önce de mirası bana bıraktı. Mektupla o gün kaza yapanın ben olduğumu yazmış pezevenk. "
Ağzım şaşkınlıktan aralanırken Dağhan'ın küfür ettiğini biliyordum.
"15 yıl hapis yedim. 2. Yıl dolmak üzereyken içeri giren adam her şeyi anlattı. Bütün suçun abimde olduğunu, benim haberimin olmadığını. Tutuksuz yargılanmak şartıyla çıktım. Sonra da..."
Ağlamaya başladı. "çarptığı kişilerden biri gelip kafama silahı dayadı. Burdayım işte."
Ağzım açık kalırken anlattıklarını hazmetmeye çalıştım.
"Kafana sıktı ve sen şikayetçi olmadın mı! Trafik kazası ne alaka peki?"
"Olmadım, olmayacağımda Mısra. Adam acıdan senelerce kahır çekmiş. Daha fazla acı çekmesine izin veremem. Beni hastaneye yetiştirmeye çalışan taksi kaza yapmış. Sahi onlar iyi mi?"
"Taburcu oldular," dedim başımı sallarken.
Bir süre öylece durduk, sessizce. Herkes kendi mahkemesini kurmuş, yargısını yapıyordu sanki.
"Nasıl gelebilirdim, söylesene?" dedi Dağhan'a bakıp.
"Ben bu kızı nikah masasında bıraktım Dağhan. Gelip ne diyecektim? Merhaba, hayatını becerdim ama bak buradayım mı?"
Gözlerimi üzerinden çektim. O benim eşim olmasını istediğim insandı, evet. Ama olmadığı için üzgün değildim. En azından şu an. O zamanlar yaşadığım yıkım... Bunu konuşmak bile istemiyordum.
"Görüşlere çıkabilirdin, " dedim en son dayanamayarak. Başını iki yanda salladı.
"İyi değildim."
Sonra yine sustuk.
Dağhan ilk önce yavaşça güldü, sonraysa kahkahalarının ardı arkası kesilmedi.
"Sendeki şans..."
Tekrar gülüp küfretti.
"Şşşşş" onu susturup Mert'e döndüm.
Bir şey yapmalıydım, bu puslu hava dağılmalıydı. Bu durumu dramatize edersek, Mert'in çok kötü etkileneceği aşikardı.
"Sonuç olarak gebermedin, hadi öpüşüp barışın. Benim işim var, gidiyorum. "
Aferin Mısra, baya işe yarayacak.
Mert gözyaşlarını sildi, kendini toparlamaya çalışıyordu.
Ayağa kalkıp ellerimi önlüğümün cebine soktum sonra da bir Dağhan'a bir de Mert'e baktım.
"Ben yokken ölmemeye çalış."
Bana başıyla asker selamı verip öpücük attı. Gözlerimi devirip odadan çıktım.
Suçlamamakta haklıymışım.
Senelerce aslında ölmemeye çalışmış, yaşamaya, yaşatmaya.
Senelerce içinde biriktirdiği öfke bile başka birinin hayatı için kendini feda etmesine engel olmamış.
Hâlâ dünyadaki en iyi insan.
Asansörün kapıları açıldığında Ayşe başıyla selam verip hafifçe köşeye çekildi.
"Naber," dedim aynaya bakarken.
"İyi hocam, siz?" iç çektim. "Daha iyi. "
O sırada asansör kapısı açılmış bizde asansörden çıkmıştık. Odama doğru yürürken beni gören hemşireler aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı.
Onlara 'susmazsanız ölürsünüz' bakışı attığımda birkaçı susmayı başardı.
"Ne konuşuyor bunlar?"
Odama girdiğimde Ayşe'de arkamdan girip kapıyı kapattı.
"Hocam, Mert Bey ve sizin aranızda olanları, Dağhan hocayla aranızda olanları.. Bu liste uzayıp gidiyor," dedi omuz silkip. Ofladım.
"Söyle, aramızda hiçbir şey yok, Dağhanla da barıştık. Her şey yolunda, konuşup durmasınlar."
O da diğerlerinden farksız meraklı bakışlarla yüzüme bakıyordu, gözlerimi devirdim.
"Sor, hadi sor."
"Eski nişanlınız mı gerçekten?" dedi hiç beklemeden.
"Evet, 5 yıl önceydi. Çok eski yani. Başka sorun var mı?" imalı sesim meraklı gözlerini üzerimden çekmesine yetmişti.
Toparlandı.
"Hocam bu gece nöbetiniz var. " dediğinde başımla onayladım. O da odadan çıktı.
Derin bir nefes alıp arkama yaslandım.
Yorucu bir hayat başlıyordu.
***