"Annemi görmek istiyorum, " anneannem ağlayarak gözlerime baktı.
Burada düzgün bir insan yok muydu Allah
aşkına?
"Beni anneme götürün!" Kendi çığlığım kulaklarımı yırttı.
Ve sonra morg. O soğuk yerde ruhum üşümüştü, annemi
bembeyaz gördükten sonraysa, onun ayak
parmağına dolanan ipi boğazına dolayıp öldü.
"Anne?" dedim gözlerim şaşkınlıktan aralanmış
bir şekilde.
"Hadi uyan, öldü diyorlar. Ölmez ki benim
annem. Benim annemsin çünkü, ölmezsin ki.
ÖLEMEZSİN!" üstündeki örtüyü sinirle çekmeye
çalıştım.
"Kalk gidelim dedim! Kalk, hadi eve gidelim annem..."
"Söz veriyorum seni üzmeyeceğim. Kardeşim için iyi bir abla olacağım." Sonra yüzümü ona
ait olmayan omuza bastırıp ağlamaya devam ettim.
Ona ait değildi, çünkü o hep sıcacık olurdu, hep gülümser çokça gülerdi. Gözleri parıldardı.
dokunduğu yerler parlardı.
Şimdi ise dokunacak bir bedeni yoktu. Gerçeği idrak ettiğimde inkar etmek yerine kabullenip içinin rahat etmesi için ona
emanetine iyi bakacağıma söz verdim. "Kardeşime annelik yapacağım, korkma.
Üzülme, onu asla yalnız bırakmayacağım,
yanımdan ayırmayacağım.-"
O an, hayatta kalan son parçamı da
öldürebilmek için morgun kapısını açtılar.
İlk önce dikkat etmedim, benim olan buradaysa
tüm dünyada burada olabilirdi.
Daha sonra gözlerim içeriye getirilen ve arkamdan geçen demir sedyeye takıldı. Daha sonra o sedye annemin yanındaki dolaba
yatırıldı.
Bakışlarım tekrar anneme döndüğünde
ağlamaya devam etmiştim. Demir kapak
kapandı ve üstüne yazılan etikete gözlerim
takıldı.
Efe Tekin.
KARDEŞİM
Gözlerim bir annemin yatağında bir de yanı
başımdaki kapalı kapakta gezerken çığlığım bu
defa bedenimi yakmıştı.
"Misra, uyan Mısra. Kabus..." gözlerimi aralayıp nefes almaya çalıştım.
Gözlerim ilk önce Alp'in gözlerine takıldı, daha sonra da nerede olduğuma. Arabadaydım, evin önünde.
"Nefes al," dedi Alp endişeyle. Morg vardı, oradaydım. Annem ölmüştü, soğuktu.
"Nefes almıyorsun, nefes al!"
O an isyan eden ciğerlerimin sesi kulaklarımda
yankılandı. ağzımı güçlükle aralayıp nefes almak istedim ama nasıl nefes alındığını unutmuş gibiydim. Alp üstümden eğilip arabanın kapısını sonuna kadar açtı, kemerimi çözdü ve kendi tarafından hızla inip koşarak yanıma geldi. O sırada nefes almayı başarmıştım, Alp kolumdan tutup beni dışarı çıkardı , ayakta duramıyordum ki kendimi yolun kenarındaki ağaçların önüne bıraktım.
Soğuk hava, ardından ciğerlerimdeki basıncın yerini alan acı, yanaklarımı yakan ıslaklık.
Öğürdüğümde Alp yanı başımdaydı.
Kusmayı dileyerek yeniden gelen öğürme isteğine karşılık verdim. Olmuyordu, içimdeki o hissi kusarak dışarı atamıyordum. İçimdeki bu acıyı atamıyordum işte.
Alp arabadan aldığı suyu bana uzattığında
ağzımı çalkalayıp ağacın arkasına tükürdüm. Öyle şaşırmıştı ki ne yapacağını bilmiyordu. Yeniden arabaya koşup bu defa peçete getirdi.
Peçeteyle yüzümü kurulamama yardım etti.
Nefesim hâlâ düzensiz, vücudum güçsüzdü. Titriyordum, içim üşüyordu.
Başımı kendine doğru çekmesine izin verdim.
Onun sarılışını düşündüğüm gece yeniden ona
sarılmak iyi gelmişti. Öyle zordu ki bu durum, yıllardır bununla yaşamak..
Burnuma psikolojik olarak morg kokusu
dolduğunda midem yeniden ters döndü.
Ama kusmadım, aksine bana sarılan kollara daha sıkı tutundum. Şimdi sıra ağlamaktaydı. Ağlıyordum, bana sarılan kollara sıkı sıkı tutunmuş öylece ağlıyordum. Babam yüzündendi, onun yüzündendi. Bana bunu öz babam yapmıştı. Belki daha hafif atlatırdım, belki iyileşirdim belki ona tutunurdum . Bana ailemden kalan tek şey babamdı ama o beni seçmemişti. O beni bırakıp gitmişti. o artık burada değildi. Bana bu kötülüğü babam yapmıştı.
"Kabustu, geçti. Orada değilsin, onlarla.
değilsin, onlar her kimse..."
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinde
hâlâ korku parıltıları vardı. Bu gece ilk ve sondu, bu gece bu anlar hiç yaşanmamış olacaktı, o zaman ona sarılabilirdim... Ona sarılabilirdim.
Başımı tekrar göğsüne bastırdım.
O günkü çığlıklarım beynimin duvarlarına
çarpıyordu.
"Eve gitmeliyim," dedim sendeleyerek ayağa
kalkmaya çalışırken.
Kollarından ayrılmak istemesem de kendimdeydim.
"İyi görünmüyorsun, seninle gelmemi ister misin?" Başımı olumsuz anlamda salladım.
"Nisan birkaç saate döner."
Sonra hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm. Birkaç adım atmıştım ki ayaklarım birbirine dolandı ve sendeledim. Belimden tutup beni doğrulttu. "Bari kapıya kadar yardım edeyim. " reddedecek durumda değildim, o yüzden başımla onayladım. Ellerini belimden çekmeden beni kapıya kadar getirdi. Anahtarı zor bela çıkartıp apartmanın giriş kapısını ittim. Ona bir kez bile bakmamıştım, yukarı kadar çıkıp kapının önüne geldiğimizde anahtarla kapıyı açtım. "Teşekkür ederim," dedim sessizce. "İstersen Nisan gelene kadar bekleyebilirim." başımı olumsuz anlamda salladım. "Teşekkür ederim Alp, ben alışığım."
"İyi geceler Mısra. "
Kapıyı kapatıp kendimi hemen oraya, kapının arkasına bıraktım. Kafamı kapıya yaslayıp tavana baktım. Uzun bir geceydi.
Ertesi gün tedavi gören hastaların kontrollerini
yapıp birkaç ameliyata girdim.
Dağhan koridorda yürürken yanıma gelip
günümün nasıl geçtiğini sordu.
Omuz silkmekle yetindim.
"Haberin var mı?" dedi ben asansörü
çağırdığımda. "Neyden?" Asansöre binip acil katının
düğmesine bastım. Yüzümü dikkatle inceliyordu, fark etmiştim.
"Nisan'dan."
"Sabah evde gördüm sadece." dedim bakışlarımı kat lambalarında gezdirirken.
Durup derin bir nefes aldı. "Alp'le sevgililermiş."
Bakışlarım Dağhan'a dönerken ağzım
şaşkınlıktan aralanmış ve kaşlarım hayretle havalanmıştı.
"Ne?"
Ama en önemlisi, kalbimde zapt edemediğim o sızı, bütün vücudumu esir almıştı.
"Kafeye gitmiş, biraz konuşmuşlar ve bum!"
Yarın onunla konuşacağım.
"Ona onu üzmeyeceğine söz vermiş."
Onu üzecek bir şey yapma da, benim ne düşündüğüm önemli değil
"Vay," dedim tek kaşımı kaldırıp.
"Mutlu çift."
Aksilik ya, asansörün kapısı açıldığı ilk an Alp'le göz göze geldik.
Dağhan'la asansörden çıkıp zıt yönlere
yöneldiğimiz sırada Alp arkamdan seslenmişti.
Dönüp ona bakmadım, tekrar seslendi. Ben hiç tepki vermeden devam ettim, o ise bileğimden tutup durmamı sağladı.
Ona sert bir bakış attığımda yüzümü dikkatle
inceliyordu. Gözlerimde herhangi bir duygu arıyor
gibiydi.
Ona bunu vermeyecektim.
"Nasıl oldun, dün gece-"
"Dün gece kötüydüm ama şimdi gayet iyiyim.
Benim için endişeleniyormuş gibi gözükmene
gerek yok." duygularımın önüne duvar
çektiğimde onun gözlerinde her zamanki duygusuzluğu yoktu. "Endişeleniyormuş gibi yapmıyorum." dedi eli bileğimden düşerken.
"Endişeleniyorum." Ona alaycıl bir bakış
attım.
"Sevgilinin kardeşine zarar gelmesini istemezsin tabii," dediğimde gözlerinde anlık
bir duygu gördüm.
"Ama endişelenme, Nisan bu hallerime alışık, artık üzülmeyi bıraktı."
Ona tekrar sırtımı dönüp derin bir nefes
aldıktan sonra yürümeye devam ettim.
Bir an ayağımdaki topuklu ayakkabılar,
boynumdaki steteskop, hatta aldığım nefes bile
ağır geldi, bunu yok saymaya uğraşmadım. Bu ağır gelmişti, çok ağır.
Odama geldiğimde elim daha kapı kolundayken
"Misra!"
Duyduğum tanıdık sese döndüm.
"Efendim Didem?" Elindeki dosyaları elime tutuşturdu.
"Seni arıyordum, kardeşinin ölümüyle ilgili raporları istemiştin."
Ona minnettar bir şekilde bakıp iç çektim. "Çok teşekkür ederim," bana sıcak bir tavırla
öpücük atıp geldiği yöne doğru yürümeye
devam etti.
Odama girip dosyaları tekrar inceledim,
hepsi ezberimdeydi ama devamlı bakmaktan
kendimi alamıyordum. Didem de buna alışıktı. O da bu hastanenin doktorlarındandı, branşlarımız ayrı olsa da bir şekilde yakın olmuştuk. Bu gerçeği kabullenemiyordum, Efe gayet sağlıklı bir çocuktu, kaza sırasında beynine aldığı darbeyi bile iyileştirebilecek kadar sağlam bir vücudu vardı. Nasıl olmuştu da hiç dayanamamıştı? Yeniden dosyalarda gözümü gezdirirken farklı bir şey görmeyi umdum. Belki bir ihmalkarlık. İşte o zaman hayatım yeni bir anlam kazanırdı, o zaman hayatımın anlamı kardeşimden hayatını alanlardan intikam almak olurdu, ama yoktu işte. İhmalkarlık yoktu, dosyalarda ezberlediğim satırlardan farklı hiçbir şey yoktu. Yeniden derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Dağhan da Nisan da bir terapiste gitmem için defalarca yalvarmışlardı ama ısrarla reddediyordum. İyileşirsem onları unutmaktan korkuyordum çünkü. Yok oluşlarına alışırdım, herkes gibi onların da bir şekilde öldüğü geçeğini kabullenirdim belki. Ben bunu istemiyordum, bunu hiç istemiyordum. Acıları dinç kalırsa, hafızamdaki yerleri de hep dinç kalırdı.
Haftanın geri kalanı olaysız geçti, ben de Nisanla Alp ikilisine alışmaya çalıştım. Alp'i nerede görsem ondan bir şekilde kaçtım, birkaç ameliyat dışında programımız da kesişmemişti zaten. Sürekli bana bir şeyler söyleyecek gibi oluyordu, sonra vazgeçiyordu belli. Ben de ne söyleyeceğini hiç merak etmediğim için kaçmaya devam ediyordum.
Pazartesi günü Ayşe koridorda yürürken aniden karşıma çıktığında nefes nefeseydi.
"Hocam acile arka arkaya beş hasta getirdiler, zincirleme kaza. Aşağı inmeniz gerekiyor."
Beraber merdivenlerden inip acile girdik.
Ortalık curcunaydı, neredeyse bütün doktorlar
buradaydı.
Ayşe bir hastanın yanına ilerlediğinde onu
takip ettim.
"Durumu ne-"
Mert?
Bakışlarım parçalanmış vücudunda ve zar zor
gözüken yüzünde dolaştı.
"Mert değil mi bu?"
Ayşe saçlarını karıştırıp üzgün bir şekilde başını salladı. "Tanıyor musunuz hocam? Adı Mert evet. "
Ona cevap vermeden göz reflekslerini kontrol ettim.
"Motor kazası, omuriliğinde zedelenme var."
"Gözlerinde refleks yok,"
Birden yer ayağımın altından kaydı, ellerim titredi. Mert... Ne hale gelmişti böyle! Onu yıllar sonra böyle mi görecektim yani?
"Hocam, Alp hocayı çağırayım mı?" başımı iki
yana sallayıp şakaklarımı ovdum. Beynim durmuş gibiydi, gözlerim kanlanmıştı eminim çünkü resmen içine batıyordu.
"İyiyim ben, hemen MRI'a alın."
Ellerimin titremesini durdurmak için birbirine
kenetledim, başım dönmeye başlamıştı. Hemen bağladıkları makineden satürasyonna baktım. Çok düşüktü. Onlar mrı odasına giderken duvara tutunup cebimden telefonumu
çıkardım.
"Dağhan, acile gelmen gerek. "
Seneler sonra ilk kez.
"Ne demek burada ya?" Dağhan tek elini
beline koymuş MRI odasına doğru yürüyordu.
"Dağhan dur, ne yapıyorsun?" Bana
inanmayan bakışlarla baktı. "Onu öldüreceğim, bağırsaklarını birbirine
dikeceğim. Yıllar önce defolup gitti, nerede ne yapıyor hiçbirimize haber vermedi. En önemlisi o..."
Başımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattım. "Senin sevgilindi Mısra, senin nişanlındı. "
Gözlerimi hafifçe aralayıp Dağhan'a baktım.
"Ben kızgın değilim." Kahkaha attı ama
samimiyetten uzak, histerik bir gülüştü bu. "Kızgın değilsin öyle mi? Sen hafızanı falan mı
kaybettin, sana yaşattıklarını hatırlatmamı
ister misin?" Dağhan'ın gözleri fal taşı gibi açılmıştı, sinirliydi, anlayabiliyordum.
Başımı yasladığım yerden çekip odaya girmek
için birkaç adım attım.
"Kes sesini."
Dağhan önüme geçip pervaza elini yasladı.
"Giremezsin."
Başımı havaya kaldırıp sabır diledim.
"Çıksana önümden,"
Başını iki yana salladı.
"Hasta yakını olarak girmene izin vermem. " Kaşlarımı alayla kaldırdım.
"Hasta yakını mı? O yakınlık 5 sene önce bitti,
Dağhan."
Yarının ne getireceği bilinmez, fedakarlıklarında neler kaybettireceğini. Hayatımdaki tek kaybım annemle kardeşim değildi, 5 sene önce elinde kelepçeleri üzerinde damatlığıyla sevdiğim adamı da kaybetmiştim ben.
Yaptığı fedakarlık kaybettirmişti onu bana, onu bulmamsa yaptığı hatadandı.
"O sadece abisini korudu, ona kizamam. Bunu
daha öncede konuştuk Dağhan."
"Sen kendinde misin!" Beni omzumdan
ittiğinde sendeledim, halbuki hafifçe yapmıştı bunu.
"Misra, o sadece kendi hayatından sorumlu değildi, o senin hayatını da mahvetti. Şimdi kalkmış onu bana savunuyorsun."
"Savunmuyorum," desem de aslında yaptığımı çok iyi biliyordum. "Şu an kin güttüğün kişi senin bir zamanlar kardeşim dediğin ve gecelerce nasıl kurtulabileceğine dair planlar yaptığın kişiyle aynı Dağhan. Ayrıca kendinde misin? ÖLÜYOR DİYORUM. Vücudu parçalanmış, acil müdahale edilmeli diyorum. " Sert çıkışım onu biraz sakinleştirmişti. Gözlerinden belliydi ki, bir an bu hareketlerinin anlamsızlığını o da fark etmişti.
"Bak," dedi derin bir nefes alıp daha sakin bir
şekilde.
"Kafan karışık anlıyorum, bazı şeyleri
anlatmasan da gözlerinde görebiliyorum.
Yağmurdan kaçmaya çalışıyorsun ama doluya
tutulacaksın."
Dengem tekrar bozulurken gözlerimi kısıp
kendime gelmeye çalıştım.
"Dağhan, işleri zorlaştırma. Bak, çıkmış hapisten. Durumu ağır, müdahale etmem gerekiyor, bunu en iyi benim yapabileceğimi biliyorsun. Onu başka birine emanet edemem." Dağhan bu kez kollarını birbirine bağlayıp kapıya yaslandı. Gözlerinde bilmişlik vardı..
"Hastanın durumu ne?" duyduğum sesle
gözlerimi kapatıp birkaç saniye sinirimin
yatışmasını bekledim. Sesini duymak tüm hücrelerimi uyarıyordu resmen. Ellerim yeniden
titremeye başlamıştı.
"Her boktan çıkmayı keser misin artık!" Bağırarak ona döndüğümde bana garip bir bakış attı. Bu düşmancıl tavırlarımı anlayamıyor gibiydi, salak.. Halbuki gayet kolaydı, onun gibi yetenekli ve zeki birinin anlayamayacağı bir şey değildi ki. Kolaydı..
"En iyi diyince gelmek istedim, malum," dedi yakasını düzeltip.
"En iyi benim." diye devam etti.
"Seninle bunu tartışmayacağım, neden biliyor musun? En iyi ya da en kötü umrumda değil! Sürekli karşıma çıkma, ayrıca içerideki hasta BENİM! Kimseye dokundurtmam."
Ateş fırlatan gözlerimle Dağhan'a döndüm. Ateş fırlatmak neydi bilmiyorum ama öyle oldu işte.
"Sen mi çağırdın?" Omuz silkip beni hafifçe kenara itti, bu sayede
Alp hızlıca içeri girmişti.
Dağhan'a bildiğim bütün küfürleri ederken Nisan koşarak yanımıza gelmişti.
"Misra! İnanamıyorum o burada mı?"
Ağzım şaşkınlıktan aralanmış Dağhan'a bakıyordum.
"Ona da mi haber verdin!" O da gözlerini devirdi, bakışlarında bıkkınlık vardı. "Hayır, ben haber vermedim. "
Alp'e yeniden küfür ettim.
"Şey.." dedi Nisan.
" Alp'le konuşurken denk geldi, adı duyunca gelmek istedim..."
Görüşüm yeniden bulanıklaştığında duvara tutundum.
"İyi misin?" Dağhan kolumdan tuttuğunda Nisan'da korkuyla bana bakıyordu.
"Rahat bırakırsanız daha iyi olacağım!" İyi falan olmayacaktım, yorgundum, bitmiştim artık. Onu görmeye hazı değildim, bu şekilde görmeye hiç hiç hazır değildim. Keşke bir yerlerde iyi olsaydı, çok iyi ve çok mutlu olsaydı..
Sinirle yumruklarımı sıkıp aşağı kata doğru yürümeye başladım.
Her şey birden bire zorlaşmıştı, Alp'ten kaçıyordum, Nisan'dan kaçıyordum, Dağhan gözlerime bakarken içimi okuyor gibiydi o yüzden ondan da kaçmak istiyordum, şimdi de Mert... Yaşayıp yaşamayacağı bile belli değildi ve ben o bir yerlerde mutludur diye düşünüyordum. Burada yaşam savaşı vermesi hiç adil değildi, onu da kaybedemezdim, o da ellerimde ölemezdi. Ne yapmış olursa olsun o benim hayatımın çok büyük bi kısmıydı ve şimdi hâli böyleyken Dağhan gibi ona saldıramazdım. Dağhan da kötülüğünden değil ya işte, Mert için çok çabaladığından ve çabalarının sonuçsuz kalmasından böyle sinirliydi, yoksa ona bir şey olsa benden de çok acı çekerdi eminim. Ama şimdi, durum böyleyken, sebepsiz siniri çok şeye mal olabilirdi.
Ne hissettiğimi Dağhan bile anlamıyordu. Anlamıyorlardı, anlamayacaklardı da.