On Üçüncü Bölüm

3024 Words
"Durumu nedir?" Ayşe tabletinden sonuçları açıp bana verdi, Alp yanımda Dağhan ve Didem karşımdaydı. "Gördüğün gibi," dedi Dağhan kollarını birleştirip. "Kalp naklinden başka şansı yok." Bakışlarımı hâlâ uyuyan kıza çevirdim. Damarlarında dolaşan kan benim kanımdı. Taşıdığı isim benim hayatımın ismiydi. Yaşadığı hayat benim bir zamanlar sahip olduğum hayattı. Onun annesi var mıydı? "Murat, kızım nerede!" Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Annesi vardı, o adamın adıyla bağıran oydu. Odadaki herkesin bakışları bana döndüğünde tekrar kıza baktım. Saçları düz ve uzundu. Burnu küçük, dudakları inceydi. Babama benziyordu. Bana da benziyor muydu? Ya da ben, babama benziyor muydum? Dağhan omzumu sıvazlayıp odadan çıkartmak için sırtımdan hafifçe destek verdi. Bütün doktorlar odadan çıktığımızda dışarıda bekleyen 'anne-baba' nın bakışları bize dönmüştü. Kadın beni tanımadı, hemen yanımdaki Alp'e yaklaşıp kolunu tuttu. "İçeride yatan benim kızım, doktor bey. Benim kızım. Durumu nasıl? Neyi var, neyi var?" O kadını tanıyorum. O kadını tanıyorum. Defalarca kez gördüm. Gözlerim sinirden kızardığında yüzüne daha dikkatli baktım. Yıpranmış gözüküyordu, yaşlanmıştı. Eski zamanların güzelliği yoktu, çekiciliği de. "Selin, doktorlar açıklama yapacaklar. Sakin olur musun?" Selin.... Selin benim iş arkadaşım Afra! Nasıl böyle bir yakıştırma yaparsın? Bana güvenmiyor musun? Selin ablanın sana çok selamı var Mısra. Akşamki iş yemeğinde Selin'de olacak. Selin, Efe'ye hediye almış. Selin, Selin, Selin. "Selin, " ağzımdan tükürürcesine çıkan kelimeler ona ulaştığında babamın mahçup bakışları ve Selin'in anlamaz bakışları bana döndü. "Evet benim," yüzüme bakıyordu, bana bakıyordu. Babasını çaldığı kıza bakıyordu ama bakışları dikkatsiz ve boştu. "Kızımın neyi var doktor hanım?" Durdu, gözleri şaşkınlıkla büyürken ağzı hafifçe aralandı. "Sizi bir yerden tanıyorum." Güldüm, ama o kadar iğrenme doluydu ki, bu onu yeniden şaşırttı. Dağhan belimden hafifçe ittirdi. "Hadi gidelim Mısra," Dağhan'ın ismimi söylemesi onun yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Artık ağlamıyordu, gözleri hala iriydi. "Çok ayıp, kocanın kızını nasıl unutursun Selin Teyze, " 'Teyze ' kısmı için elimle havada görünmez tırnak işaretleri çizmiştim. Gözlerini kırpıştırdı. Bir bana bir de babama baktı. "Ne oldu? Şaşırdın mı?" Başını iki yana sallayıp gözyaşlarını sildi. Duruşunu dikleştirmişti. Midemi bulandırıyor. "Sana tek bir şey soracağım." dedim diğerlerinden ayrılıp ona bir adım daha yaklaşırken. "Yuvasını bozduğun kadının ismini kızına nasıl verdin?" Omuzlarını dikleştirip bana bir adım yaklaştı. "Ne oldu? Zoruna mı gitti?" "Midem bulandı." Dağhanla babamın herhangi bir saldırı için tetikte olduklarını hissediyordum. "Üzgünüm," dedi sırıtarak. Yüzünde o kadar iğrenç duruyordu ki... "Bilseydim, geberdikten sonra koyardım. Hem anı kalır-" Cümlesini bitirmesine izin vermeden üstüne saldırdım. Dağhan belime sarılıp beni geri çekerken aynı anda babam onu kendine çevirip suratına sert bir tokat attı. Vücudum sinirli halini şaşkınlığa bırakırken dudağının kenarı kanayan kadına bakıyordum. Dağhan beni tutmayı bırakmıştı, tüm doktorlar olarak şaşkınlıkla o an yaşanan şeye bakıyorduk. Hiç kimse bir yorum yapmıyor ya da hareket etmiyordu. Selin ise eliyle yüzünü tutuyordu, başı bana doğru dönüktü. Gözlerini kapatıp birkaç saniye bekledikten sonra nefret dolu bakışlarını bana çevirdi. Gülme sırası bendeydi ama ben ona bana baktığı gibi nefretle bakmayı seçtim. "Düzgün konuş!" Bu sefer babama döndüm. Ondan böyle bir hareketi asla beklemezdim, anneme bir kez dahi elini kaldırmamıştı ama annem için başka bir çocuğunun annesine vuruyordu. Seneler önce terk ettiği kızının önünde. Gözleri sinirle dolarken hafifçe yaklaşıp çenesini tuttum, başını elimin hareketiyle vurduğu tarafa çevirdiğinde güldüm. Yine öylesine nefret doluydu ki kendi gülüşüm yabancı gelmişti. "Moraracak gibi duruyor." Başını sinirle geri çektiğinde elimi onun omzuna koyup bir kaç kez vurdum. "Seninle anladığın dilden konuşurdum ama yaşadığım acıyı yaşayacaksın, kaltak." Gözlerinde dediklerimi anlamaya çalışan bir ifade vardı. Dağhan ismimi seslenip durmam gerektiğini anlatmaya çalışsa da durmadım. "Küçük Afrandan bahsediyorum, ismini verdiğin annemle aynı kaderi paylaşacak. Ölecek." "Ne? " Az önceki tokatı o yememiş gibi babama döndü. "Uzak dur kızımdan! Bu kızın doktorluğuna güvenmiyorum Murat, başka bir doktor... Siz, siz ilgilenin kızımla. " Babam gözlerini dikmiş bana bakıyordu, söylediğim şeyin gerçekliğini mi tartıyordu? Sanırım Sinem'in kolunu tutmuştu ya da Alp'in mi? "Kızınız kardiyomiyopati hastası. Yani kalp yetmezliği var ve ileri safhada. Eğer uygun kalp bulunamazsa... Onu kaybedersiniz." Didem açıklama yaptığında Selin Didem'e doğru dönmüştü ama babam hâlâ bana bakıyordu. "Kurtulabilir, değil mi?" O kadar acıyla sormuştu ki az kalsın üzülecektim. Kaşlarımı kaldırıp indirdim. Dağhan, "Gerekli kalbi bulmak için çalışmaları başlatacağız, dua etmekten ve beklemekten başka şansınız yok. Birazdan onu normal odaya alacaklar. Uyandığında onu çok yormayın. " Babam hâlâ bana bakıyordu, sanki ben 'kurtulacak' desem derin bir nefes alıp mutlu olacak gibi. Hiçbir şey söylemedim. Arkamı dönüp yürümeye başladığımda diğerleride geçmiş olsun diledikten sonra yürümeye başladılar. "Mısra!" Selin'in iğrenç sesiyle durdum. "Eğer kızım ölürse, elimden çekeceğin var." Kahkaha atıp alayla yüzüne baktım. Öyle rahattım ki, gerçekten gülerek ona döndüm. "Çok korktum, nasıl titriyorum görüyor musun?" Tekrar yürümeye başladığımda gülmeye devam ettim, "Elinden çekermişim..." Onları geride bırakıp odama gittim, hiç kimseyi yanımda istemediğimi açık bir şekilde söylemiştim. Kimse bana soru sormaması gerektiğini de biliyordu. İş arkadaşlarım beni en azından o kadar tanıyorlardı. Zaten Mert'in gelişiyle ve Dağhan ile Sinem'in sevgili olma olayından sonra herkes biraz daha kaynaşmıştı. Nisan'ın da payı büyüktü, her fırsatta buradaydı ve kafe hastanenin çok yakınında olduğu için buradaki çalışanların tümü de her fırsatta orada.. Bu da bizi birbirimize yaklaştırıyordu. Odada evrakları toparlarken ellerimin titremesinin geçmesini bekledim. Hayat zaten yeterince zordu bir de bunlar... Sanırım kaldıramıyorum. Midem bulandığında biraz su içtim. Yine hiçbir şey yememiştim, bu yeme bozukluğu ileride çok daha ciddi problemlere yol açabilirdi ama bunları düşünmeyi gerilere iteledim. Nihayet titremem geçince yine hiçbir şey olmamış gibi hasta girişlerimi bilgisayara geçirdim, sonra da bir şeyler atıştırmak için aşağı indim. Hayatımda onca problem varken bir dr onlara üzülerek vakit kaybedemezdim. Bunu yıllar önce yapmıştım zaten. Onların devri yıllar önce kapanmıştı. Yeniden gelip içine sıçamazlardı. Hem daha Nisan'la konuşacaktım. Ona anlatmam gerekenler vardı. Bu aklıma geldiğinde yeniden midem bulandı. Kantine inip oturduğumda çok geçmeden yanımdaki sandalye çekilmişti bile. "Ya sana inanamıyorum bana nasıl söylemezsin!" Nisan karşıma oturup elimi tuttuğunda gözlerimi devirdim. "Ben iyiyim Nisan, Dağhan'la işbirliği yapmaktan vazgeç-" Mert sandalyeyi kendine çekip oturdu. "Nisan, kızın üstüne gitme." Çığlık atıp kaçasım vardı. Bu kadar yakınıma gelene kadar seslerini fark etmeyecek kadar dalmıştım. "Mert, senin ne işin var burada? " "Eksik kalacağımı mı zannettin?" Gözlerimi devirdim, "Ben daha yeni öğrendim haber size ne ara geldi?" Nisan elini elimden çekmeden korkuyla yüzüme baktı. "Dün kafeye Mert'in kucağında geldiğini ve ağlamaktan gözlerinin şiş olduğunu ve o koca kafalı babanın hayatına birden bire bir kızıyla girdiğini bildiğim halde-" cümleyi bitirmeye nefesi yetmediği için durup nefes aldı. "Seni yalnız bırakacağımı mı sandın? " Ben de onun elini tuttum. "Korkma, iyiyim. Bir daha mahvetmelerine izin vermeyeceğim." Sonra gülümsedim . "Mert, sen daha ne kadar işsiz duracaksın böyle?" Bu soruyu uzun zamandır sormayı bekliyordum ama bir türlü fırsat olmamıştı. Nisanla birbirlerine baktılar. "Mert artık kafeye ortak." Tek kaşımı kaldırıp ikisine baktım. Şaşırmıştım. "Kafeyi tek başına döndüremediğini bilmiyordum." dedim Nisan'a bakarak. Gözlerini devirdi. "Konu döndürmek değil, Mert öyle saçma insanlara bulaşmasın istedim, hem tek başıma canım sıkılıyor kafede. " "Çalışanların var," "Ama bir Mert etmiyorlar.". Omuz silktim. "Hayırlı olsun." Mert dikkatle yüzüme bakıyordu, ne hissettiğimi anlamaya çalışıyor gibi. "Bana öyle bakma," dedim oflayıp. "Kötü bir şey düşünüyor musun?" gülümseyip başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. "Hayır, düşünmüyorum. " Gülüşüme bakıp o da güldü. Telefonuma mesaj gelince bakışlarımı onlardan çektim. Alp Sungur Bu hastada asistanım olacaksın. Ekteki ct yi açtım. Mısra Tekin Beyin trombozu* gibi gözüküyor. (*Beyinde kan pıhtılaşması) Mesajı gönderip arkama yaslandım, ikiside bana bakıyordu. "Ne var?" dedim ters ters. "Sen iyi olduğuna emin misin? O kadını elime bir geçireyim sağlı sollu döveceğim." Gözlerimi devirip iç çektim. "Gerek yok. Murat Tekin suratına tokadı yapıştırdı zaten." "NE!" İkisi birden bağırdığında susmaları için işaret parmağımı dudağıma götürdüm. "Bağırmayın," "Nasıl oldu?" "Annem hakkında ileri geri konuştu, babamda- o adamda tokadı geçirdi. " Nisan gözlerini devirip "Resmen şov yapmış," dediğinde başımla onayladım. Gözlerim Mert'e takıldığında o acımış gibi bakıyordu. Gerçekten üzülmüş gibi. "Mısra-" ses tonundan ve cümlenin gelişinden devamında canımı sıkacağı belliydi o yüzden onu susturdum. "Konuşmaya gerek yok," Tekrar mesaj geldiğinde telefonu elime aldım. Alp Sungur Baş ağrısı ve konuşma bozuklukları şikayetiyle geldi. Alp Sungur Buraya gelsen iyi olacak. 136'dayız. Mesaja cevap vermek yerine durum değerlendirmesi yapan Mert ve Nisan'a döndüm. "Gitmem lazım, bir hasta için konstulasyon yapacağız." Nisan'da ayağı kalktığında "İyi bende Alp'i göreyim gitmeden," dedi. Mert'te kalkıp "Bende bir Didem'e bakayım o zaman." dediğinde ikimizde ona tip tip baktık. Nisan ellerini beline koyup Mert'e döndü. "O kızı çok severim de siz ne alaka," "Hadi hayırlı" dediğimde bana alnımda göz çıkmış gibi baktılar. Mert daha çok kırılmış gibi de olabilir. "Saçmalamayın, burada iyileşmeye çalışırken benimle hep o ilgilendi. İyi birer arkadaş olduk." Karşıdan gelen Didem'i görüp kollarını bütün gücüyle salladığında Nisan'la birbirimize baktık. Didem gülümseyerek yanımıza geldiğinde selamlaştık. Nisan bana sarılıp bir şey olursa aramam için tembihledikten sonra "Alp nerededir?" dedi. "Onun yanına gidiyorum, gel beraber gidelim." Başıyla onayladı ve beraber asansörü çağırdık. Alp koridorun başında bizi gördüğünde Nisan elini sallayıp gülümsedi. "Selam, " "Nisan," dedi Alp hafif kızgın bir sesle. "Çalışırken yanıma gelmeni sevmiyorum. " Nisan neye uğradığını şaşırdığında gözleri dolmuştu. "Öyle mi? Rahatsız mı ettim!" sitem ettiğinde Alp gözlerini devirdi. "Biraz öyle oldu," kaşlarım çatılırken aralarına girmemek için kendimi tutmaya çalışıyordum. Nisan yumruklarını sıkıp "İyi o zaman bir daha rahatsız etmem!" diyip gittiğinde arkasından seslensem de durmadı. "Ne yaptın sen?" Alp başını iki yana salladı. "Bir çizgimiz olmalı." Kaşlarımı çattım. "O senin sevgilin, ne çizgisinden bahsediyorsun? Daha nazikte söyleyebilirdin!" Elindeki dosyayla odaya girerek susmayı seçmişti. "Onun kalbi senin için atıyor, aynı şekilde seninde. Bunu unutma." sessizce fısıldadığımda bana dönüp yüzüme doğru hafifçe eğildi. "Benim kalbimin bir sahibi var zaten. Ve Nisan için atmıyor." Nisan için atmıyor. Kalbimin bir sahibi var. Sen ciddi misin! Konuşmama fırsat bırakmadan diğer dosyayı da elime tutuşturdu. Odadaki hemşireye durumunu sorduğunda Reyhan "Aynı hocam." dedi. Alp hastanın yanına gittiğinde ben hâlâ kapının önündeydim. Hızlıca toparlanıp ben de onlara yetiştim. Göz reflekslerine bakarken "Rezonans Anjiografi kullanalım. Bir de onun sonuçlarına bakalım." dedim. Alp hemen atladı. "Gerek yok, ct de her şey açık zaten." Gözlerimi devirsemde bir şey söylemedim. Sonra bana 'yine mi kavga edeceksiniz?' der gibi bakan Reyhan'a döndüm. "Reyhan, kan kolestrol bütün testlerini yapın." Monitörden kalp ritmini izleyip dosyaya notunu tuttum. "Yaptık hocam, sonuçlar." Elindeki kağıtları alıp Alp'le beraber inceledik. "Antikoagülan* vermeye başlayın, " (*Kan pıhtılaşmasında ameliyattan önce kullanılan ilaçlar) Kapı tıklatılıp içeri Ayşe ve Emir girdiğinde Alp dosyaları onlara verdi. "Söyleyin bakalım, ne yapılmalı?" Çocukların gerildiği her halinden belliydi. Ayşe'nin asistanlıktaki 3. senesiydi ama Emir daha yeniydi. "Hocam, karotis endarterektomi* mi yapılmalı?" (*Ameliyat) Dudağımı büzüp kaşlarımı kaldırdım. Doğruydu. Alp, Emir'e hiçbir şey söylemeden Ayşe'ye döndü. "Antiplatelet* verilmeli mi Ayşe?" (*ilaç) Başını iki yana salladı. "Hastanın geliş sebebi baş ağrısı ve konuşma bozukluğu hocam. İnme veya felç değil bu yüzden bu ilacı kullanmamalıyız." "Peki ne kullanmalıyız?" Ayşe bir an tökezlediğinde boğazını temizleyip derin bir nefes aldı. "Antikoagülan?" Alp başını sallayıp hastaya geri döndü. "Güzel, aferin. Hastanın ilaçlarına başlayın. Uyandığında gerekli belgeleri imzalatın. Yarın ameliyata alacağız. " Alp hızlıca oadan çıktığında ikisininde omzuna desteklemek için tuttum. "Bir dahakine daha zor soracak, 306da ki hasta. Koşun." İkisi de bana minnet dolu gözlerle bakıyordu, güldükten sonra odadan çıktım. "Alp!" Yürümeye devam ettiğinde hızlanıp yetişmeye çalıştım. "Alp dedim!" Kolundan tutup kendime çevirdim. "Sen ne yapıyorsun ya? Sana bunu söylemiştim, onu üzme demiştim." "Yapamıyorum!" dedi sinirle. "Onunla olamam, onu çok seviyorum. Ama arkadaş olarak, sevgili olarak değil!" Elimi alıp kendi kalbinin üstüne koydu. Çok... hızlı atıyordu. "Onu gördüğümde burası hızlanmıyorsa ne anlamı var?" Elimi çekip onu geri ittim. Şimdi benim de kalbim onunkinden farksızdı. Bana böyle hissettirmesinden nefret ediyordum. "Ben sana onunla sevgili ol demedim! Onu üzme dedim. " Başını iki yana salladı. "Yanlış yaptım." Gözlerimi kapatıp birkaç saniye bekledim. "Bir şeyler yap artık, onu belirsizlikten kurtar." Yanımdan geçip gittiğinde derin bir nefes aldım. Neden her şey üst üste geliyordu? Ayşe odadan çıkıp yanıma geldi. "Hocam, girmeniz gereken bir ameliyat var. 35 yaş, tümör vakası." Ellerimle şakaklarımı ovaladım. "Ameliyathane hazır mı?" Başını salladı. "Evet hocam, hasta alınmak üzeredir. " Başımla onayladım. "Hazırlan sen, mrı sonuçlarına bakıp öyle geleceğim." "Hocam..." dedi tekrar "Hiç iyi gözükmüyorsunuz. Biraz dinlenmek ister misiniz?" Ellerimi başımdan çekip ona döndüm. "Kahve... Bana kahve getirir misin?" Başını sallayıp hızlı adımlarla asansöre ilerledi. Tam şu an, şurada boylu boyunca uzanmak istiyordum. *** Hasta kapatılmış, ameliyat bitmişti. Üzerimdeki ameliyathane kıyafetlerinden kurtulup çantamı aldım. Telefonum çalınca arayana bakıp açtım. "Efendim Nisan?" "Mısra..." dedi. Sesi titriyordu ve muhtemelen ağlıyordu. "Ne oldu sana?" "Kafeye gel nolur," ağlamaya başladığında telefonu kapatıp çıkışa doğru koştum. Hırsız mı? Kapkaççı? Müşterilerle mi kavga etti? Kafe mi yandı? Arabaya atladığım gibi kafeye giderken iyice stres olmuştum. İçeri girer girmez etrafı kontrol ettim. Kafe gayet iyiydi, garsonlar başıyla selam verdiklerinde mutfağa doğru yürüdüm. "Nisan!" Tezgahın önüne oturmuş ağlıyordu. "Ne oldu eve mi girdi hırsız?" "Ne hırsızı ya?" dedi ağlamaya devam ederken. "Ayrıldık..." Bütün korkularım bir anda giderken derin bir nefes verip gözlerimi devirdim. "Gel buraya." Ona sarıldığımda ellerini belime dolayıp daha çok ağladı. "Özür diledi, neymiş efendim? Biz dost olsak daha iyiymiş..." &&& İki saat kadar sonra hastaneye döndüğümde gelen mesajlara baktım. Ayşe ilgilenmem gereken hastalarla ilgili mesajlar atmıştı. Asansörü çağırdığımda Alp'in nerede olduğunu biliyordum. Çatıdaydı. Merdivenleri üçer beşer çıkıp kapıyı sert bir şekilde ittim. Kafasını çevirip kim olduğuna bakmadı, ben olsam bende bakmazdım. Orada benim olduğumu adı gibi biliyordu. Topuklu ayakkabılarımın sesi kulaklarımda yankılanırken havadaki soğuğa inat boyunluğumu çıkarttım. Birkaç metre ilerisinde durup ona baktım. "Alp," Bu sefer sesim havayla tezat değildi. Başını bana çevirmeden "Git." demekle yetindi. Kolundan tutup sertçe kendime doğru çevirdim. Onu pek etkilememiş olmasına rağmen bakışları sonunda bana dönmüştü. "Sen neyin peşindesin!" Gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Seni ilgilendirmez." Kaşlarım imkanı varmış gibi biraz daha çatılırken güldüm. "Beni ilgilendirmez mi? Birden bire çekip gidiyorsun ve o kızı da kendini de heba ediyorsun. Sevmiyorsan, neden umut verdin!" Elleriyle yüzünü sıvazlayıp arkasını döndü ve kapıya doğru yürümeye başladı. Yaptığı saçmalıkla iyice sinirlerim bozuldu. Hızlıca yürüyüp ona yetiştim ve ikinci defa onu kendime çevirdim. Bu sefer kolunu elimden kurtarıp beni hafifçe geri itti. "Görmüyorsun dimi?" Bağırmamıştı, hatta sessiz bile sayılabilirdi kelimeleri. Acı doluydu, acı çekiyormuş gibi. Az önce onu tutmak için kullandığım elimi yavaşça ellerinin arasına alıp kalbinin üstüne götürdü. "Burası," dedi içimi titretecek bir şekilde. "Ona ait değil." Bakışlarım değişirken onun bakışlarını anlayamamıştım. Elleri arasındaki elimin altına atan kalbi o kadar hızlıydı ki eğer sesini duyabilseydim bütün Istanbul'u titreteceğine emindim. Kafamda canlanan anla elimi hemen geri çektim. Nedensizce çekmekte zorlanmış olsamda bana 'orası birine ait zaten' dediği ânı gözlerimin önüne gelmişti. "Orası senden başka kimseye ait değil." Başka bir şey söylememişti ama ben duymuştum. Duymam gerekenin fazlasını,hatta çok çok fazlasını. Başımı iki yana salladığımda yüzünü yere eğdi. "Orası hep senindi-" "Sus." derken elimi düşüncelerimi savurmak ister gibi salladım. Bakışlarını yerden çekip gözlerime baktığında az önceki kırılmış ifade yerini kararlılığa bırakmıştı. "Artık susmak istemiyorum." "Ben susmanı istiyorum!" O sessizdi ama güçlüydü kelimeleri, ben bağırıyordum ama güçsüzdüm her zamankinden daha fazla. "Bak Alp," dedim gözlerimi gözlerine çıkarmaya güç bulduğumda. "Sen Nisan'ın sevgilisisin. Anladın mı? Tamam mı? Kendini topla ve aşağı gel. Sevgili olmasanız bile nedeni ben olmayacağım. " "Mısra," dedi. Sesi son sözlerini söyleyen bir adamın çaresizliğine bulaşmıştı sanki. "Seni-" dedi kelimelerin üstüne basa basa. "Sakın," dedim işaret parmağımı tehditkarca sallayıp. Söylediklerini yutmuştu sanki, gözleri kan çanağına dönmüştü. "Neden korkuyorsun?" dedi bu sefer bağırarak. Ses tonlarımız gibi duygularımızda sürekli yer değiştiriyordu ama değişmeyen tek şey düşüncelerdi. Düşünceler olmalıydı. "Eğer en başında korkaklık etmeseydin, bana olan hislerinin arkasında durabilseydin belki bir şansımız olurdu." Bunları ben mi söylemiştim gerçekten? Bunlar benim ağzımdan mı çıkıyordu? "Ama sen korktun, kaçtın benden. Ben korkak bir adamla birlikte olamam. Başka bir kızı kandıran biriyle hiç olamam. " Yüzüme gelen dalgalı saçlarımı geriye ittim. "Nisan seni seviyor. " dedim bende onun gibi ellerimi iki yanda açarak. "O bütün hayatını önüne serecek kadar çok seviyor seni!" Ondan bir iki adım uzaklaştığımda o da bana doğru birkaç adım attı. Gözlerinde adını söylemek istemediğim duyguları görüyordum, kendimde görmekten korktuğum duyguları. "Aptalsın, beni sevmediğini göremeyecek kadar aptal." Arkadaşımı benden daha iyi tanıdığını mı zannediyordu yani? Kendisi onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu ki! Nisan seviyorum demişti bir kere. Seviyordu işte... "Onu sevmen lazım." dedim inleyerek. Bu daha çok emir miydi istek miydi kestiremiyordum. "Çünkü o seni-" cümlemi tamamlayamadım. Dünyam ayaklarımın altından kaydı ve gökyüzü başımdan aşağı döküldü sanki. Cümlemi tamamlayamamın sebebi dudağımdaki baskıydı. Alp beni öpüyordu. Ellerim havada asılı kalırken bütün bedenim titredi. Bir eli yanağımdayken diğerini de belime yerleştirip beni kendine çektiğinde nefes almadığımı fark ettim. Alp, beni öpüyordu. Gözlerim gecenin karanlığından daha karanlıktı şimdi, kapalıydılar. Ama yıldızlar, karanlığımı gökyüzündekinden çok daha fazla aydınlatıyorlardı. Ellerim istemsizce omuzlarına gitmişti. Dudaklarımı aralayıp ona kolaylık sağladığımı fark ettiğimde an ne kadar büyülü olursa olsun tek gerçek vardı. Kardeşim dediğim kızın sevdiği adam beni öpüyordu. Havada asılı kalan ellerimi omzuna yerleştirmiştim ama şimdi bu ellerle, bütün gücümle onu ittim. Güçlü değildim, bedeninde pek bir etki yapmasa da onu geriletmişti. Kendimden beklemediğim bir hareketle tokat attım. Başını yana eğip biraz öyle durdu. Yeniden zangır zangır titriyordum. Üzerimde bıraktığı etki azımsanamayacak kadar büyüktü. Orada öylece ne kadar durduk bilmiyorum, sanki geceler iç içeydi, günler geçmişti. Sesimi bulup konuşmam biraz zaman alsa da "Bir daha sakın." diyebilmiştim. Yeniden sessizlik, aptal aptal bakıyordum. "Kendine gel. " dedim sonra da. Birbirinden bağımsız cümlelerle kendimi ifade etmeye çalışmam biraz uzun sürse de yapabildim. Rüzgar yüzünden dağılan saçlarımı elimle kavrayıp gözlerimi kapattım Kendimi ölmüş gibi hissediyordum ya da buna yaşamaya başlamak deniyordu. "Bir daha sakın böyle bir şeye kalkışma. Sakın!" Bunu söyledin Mısra. Güldü. Şimdi gözlerime bakıyordu, ben gözlerine bakabilecek kadar güçlü değildim ama. Toprak ve gökyüzü birbirine ne kadar uzaksa biz de o kadar uzaktık birbirimize. "Bu kapıdan çıktığımda buradaki hiçbir şey yaşanmamış olacak. " Gözlerimi kapatıp sesimi temizledim, titremişti. Güçsüz çıkmıştı. Aptal Mısra, git artık buradan. Birkaç adımda yanıma yaklaştı, zaten pek uzaklaşamamıştım. Sanki o eski sessiz Alp gitmiş yerine içindeki ateş gelmiş gibiydi. "Burdan çıktığında" dedi fısıldayarak. Onun fısıltısı çığ gibi düşmüştü kalbime. "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." Daha fazla göz teması kurmaktan çekindiğim için çıkışa doğru yürüdüm. Haklıydı, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. "Mısra!" dedi yeniden. Günlerdir herkes bana bu şekilde sesleniyordu ama ilk kez Alp'in ağzından duymak hoşuma gitmişti. Bir elim kapıdayken dönüp ardımda bıraktığım Alp'e baktım. Gülümsüyordu, dudakları soğuktan kızarmış, burnunun ucu pembeleşmişti. Beyaz teninde bu ufak değişikliklsr kendini çok belli etmişti. Boyunun uzun oluşu buradan bile kendini belli ediyordu, yapılıydı. Saçları dağılmıştı, rüzgar yüzünden sürekli uçuşuyorlardı. Ve gözleri... Bakmaktan korktuğum ama bakmak için can attığım gözleri. "Korkmuyorum," dedi az önce söylediklerime cevap olarak. Dikkatimi bedeninden sözlerine çevirdim. "Korkmuyorum," dedi tekrar. Hiçbir şey söylemedim. Bu kapıyı az önce kapatmamış mıydım ben? Hafif aralıktı. Demir kapıyı itip merdivenlerden indim. Hiçbir şey önemli değil, ben yeterince korkuyordum. İkimiz içinde, yeterince. Nisan'ı kaybedemezdim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD