On İkinci Bölüm

1889 Words
Annemin yatağında uzanıyorum. Yastığı hâlâ o kokuyor, onun sevdiği renkte, desenleri onun sevdiği çiçekten. Bir hafta olmuş onlar benden gideli. Yedi gün olmuş dokuz tahtanın altına gireli. Kafamı biraz daha bastırıp kokusunu içime çekiyorum, sanki oksijen yerine onu çeksem içime özlemim dinecekmiş gibi. Teyzem odanın kapısını aralayıp içeriye giriyor, elinde bir kâse çorba. Bana doğru geliyor, yemem için yalvarıyor ama bir haftadır olduğu gibi konuşmuyorum. "Tamam, buraya bırakıyorum. Acıktığını hissettiğinde yersin." Çorbayı aynalı dolabın önüne koyarken gözleri masanın üzerindeki zarfa takılıyor. Eline alıp arkalı önlü bakıyor. "Senin içinmiş Mısra. Okumak ister misin?" Yine sesimi çıkarmıyorum, zarfı yerine bırakıyor. O da bitkin, yorgun, yıkılmış. Kardeşini ve yeğenini toprağa vermiş, onları yıkamış, onlar için ağlamış, üzerlerine toprak atmış. O çıktıktan sonra zarfa takılıyor gözlerim, merak ediyorum. Elime alıp üzerini inceliyorum. Mısra'ma... Ben gidiyorum, sorumlusu olduğum bir hayatın içinde sorunluyum çünkü. Ölmeyeceğim, kızım. Ama bil ki yaşamayacağımda. Seni seviyorum kızım. EFE'yi ve seni çok ama çok seviyorum. Siz benim tek ailemsiniz. Ne olur bunu unutma olur mu? Ne olursa olsun siz benim tek ailemsiniz. Seni bıraktığım için beni affet kızım, ben senin yerine de kendimi affetmeyeceğim çünkü. Kendine hoş bak. Gelecek sana senin gibi güzel şeyler hediye etsin. Evi üzerine yaptım, tapu gardırobun en altındaki çekmecede. Bankada biraz para var, seni götürür. Araba zaten senin, kendi arabamı da sana bırakıyorum. Hoşça kal. aaaa "Seneler sonra hangi delikten çıkıp gelmiş o pezevenk!" Dağhan sinirle etrafta dönerken başımı ellerimin arasına aldım. "Hangi delikten çıktığını bilmem de çıktığı gibi girse iyi olur." Sanki düşüncelerimin gürültüsünü bastırmak istemiyormuş gibi kısık çıkmıştı sesim. Sanki sonsuza dek sussam ve içimdeki kavgalara karışsam da o kavgalar dinmeyecekti. Doktor odalarından birindeydik. Dağhan kolumdan tuttuğu gibi beni buraya getirmişti. Odanın boydan camları gökyüzünü içeri davet ederken bu görüntünün verdiği huzur şu an burada değildi. Gözlerimi kapatıp o karanlıkta boğulmak istedim, hiç değşmemişti. Yüzündeki kırışıklıklar hariç.. Gözleri, benim gibi bakıyordu. "O kız 18 yaşında, nasıl oluyor.." düşüncelerimden çıkaran Dağhan'ın sesiydi, yine. Başım çatlamak üzereydi, sanki ortadan ikiye bölsem bütün nefretim akıp gidecekmiş gibi. "Demek ki annem hayattayken de şerefsizmiş. " Söylediklerim kulaklarıma dolduğunda titredim. annem varken mi? annem, yaşıyorken. O aşkına hayran olduğum babam.. Annemi.. Daha hayattayken. Kahkaha attım. "Onların ölmesi işini kolaylaştırmıştır." Kahkahalarım çoğalırken kendimi durduramıyordum. Annemi aldatmış, annemi. Benim güzeller güzeli annemi, ona sadakatle bağlı olan annemi. Dağhan dehşete düşmüş beni izliyordu. Biraz daha sesli güldüm. Beni, o kıza tercih etmişti yani, öyle mi? Beni... Tek kızını, annemden ona kalan tek mirası, o kıza tercih etmişti. Öyle mi? Başım dönüyordu.. Kapı açıldığında gelene bakmak için kafamı kaldırdım. "Aaa hoşgeldin, gel gel. Bizde tam şerefsizlikten bahsediyorduk." Tekrar kahkaha attığımda Alp kaşlarını çattı. "Sonunda balataları yaktı." dedi duyup duymamamı umursamadan. Ne olduğunu bilmiyor. Nereden bilecek ki? "Sen iyi misin?" İçeri girip kapıyı kapattı. Dağhan başını iki yana salladı. Bana öyle acıyarak bakıyordu ki, onun bakışlarını görünce biraz daha güldüm. Kahkahalarım yavaş yavaş iç çekişlere sonra da gözyaşlarına dönene kadar beni izlediler. Bedenim zangır zangır titriyordu, içimin yandığını ama bedenimin üşüdüğünü hissediyordum. Ağlamaya başladığımda Alp yanıma oturup kollarını bedenime doladı. "Ne oluyor?" Kulağıma fısıldadığında kollarını ittim. Alp babamdan farksızdı. Aptal, aptal. "Şu an seni görmek istemiyorum! Çık! " Sonra Dağhan'a döndüm. "Sende çık!" Dağhan eliyle yüzünü sıvazladı. "Alp gitsin, ben gitmeyeceğim. " Alp ona baktı. "Ben de gitmeyeceğim, ne oluyor?" Ellerimi yere vurup bağırdım. "Çıkın!" Dağhan yere çöküp ellerimi ellerinin arasına aldı. "Bana bak, bir kez o hatayı yaptım. Bir daha yapmam.!" Ayşe içeri girdiğinde bu sefer ona döndük. "Hocam, ct sonuçlarını getirdim." Tableti bana doğru uzattığında bedenimi öfke sarmıştı. Tableti alıp duvara fırlattığımda parçalara ayrıldı. Ayağa kalkıp Ayşe'nin yakasından tuttum. Dağhan'la Alp hemen yanımdaydılar ama henüz bir şey yapmamışlardı. "O hastanın. Çıkışını. Yap! HEMEN !" "Ama hoca-" "HEMEN!" Alp araya girip Ayşe'yi benden uzaklaştırdığında Dağhan "Çıkabilirsin Ayşe, bir şey yapmana gerek yok." dedi. Ayşe yakasını düzeltip korkuyla bana baktı. "Hocam.. İyi misiniz?" Alp'i itip Dağhan'ın üstüne yürüdüm. Ayşe ona geldiğimi sanıp birkaç adım geriye gitmişti. "Ne demek gerek yok! O, bu hastanede tedavi edilmeyecek anladın mı?!" İki elimle Dağhan'ın göğsüne vurdum. Bir adım bile gerilememişti. "Asla!" Dağhan iki kolumdan tutup sarstı. "Sakin ol! " Ellerimi ellerinden kyrtarıp bir kez daha vurdum. "Hemen çıkışını yap." bir kez daha. "Hemen! ÇIKIŞINI YAP!" Aniden bacaklarımdaki tüm güç çekilmiş gibi oldu, felçlenmiş gibiydim. Vurduğum kollarına tutundum, hemen beni sardı zaten. Başımı göğsüne yaslayıp güçsüz kalan bedenimin tüm ağırlığını üzerine bıraktım. Şimdi ikimiz de yerdeydik. Ben ağlıyordum, çok uzun zamandır ağlamadığım kadar. Dağhan'ın inip kalkan göğsünden anladığım kadarıyla o da ağlıyordu. Hiçbir zaman ağlamama dayanamazdı. O mektubu okuduğumda geçirdiğim sinir krizinin izlerini hâlâ bedenimde taşıyorken sakin falan olamazdım. O kız 18 yaşındaydı! Bu, ben 9 yaşındayken doğmuş bir bebek demekti. Annemden gizli bir bebek. Başka bir kadından. orada ne kadar öylece kalmıştık bilmiyorum. Ayşe gitmiş, Alp ise hala başımızda öylece duruyordu. Gözyaşlarımı silip ayağa kalktım, çok küçük yaştan beri ağladığımda gözyaşlarımı silenin yine kendim olduğunu hatırlattım kendime. Ne olursa olsun, hayatımdan çıkıp gideceklerdi, bunun için biraz sabretmem gerekecekti ama yine kendi kendime kaldığımda eski rutinime dönebilecektim. "Onun çıkışını yapamam, biliyorsun. " Ona bakmadan odadan çıktım, Ayşe koridorun sonundaki bir hastayla konuşuyordu. Beni gördüğünde hastayı bırakıp bana yetişti. "Hocam, yanlış bir şey söylediysem Özür dilerim." Boynumdaki steteskopu düzelttim. "Sorun sende değildi, özür dilemene gerek yok Ayşe." Derin bir nefes verip içimdeki vicdan azabını atmaya çalıştım, kızın hiçbir suçu yokken ona saldırmıştım. Asansörü çağırdığımda elindeki raporlara bakıp "406'da ki hastayı kontrol etmediniz hocam, yarın taburcu olacaktı. " dedi. Başımı sallayıp asansörü tekrar çağırdım. 15. katta sabit kaldığında oflayarak merdivenlere doğru yürüdüm. Hiçbir zaman gerektiği yerde olmuyordu bu asansörler. Ayakkabılarımı acilen çıkartmalıydım, dengede zor duruyorken topuklular hiç yardımcı olmuyordu. "Mısra!" Ses içimi titretti, durdum. Arkamı dönmedim, sesin sahibi midemi bulandırıyordu. Ama yürümedim de, içimde yok saydığım Mısra onu dinlemek istiyordu. "Mısra..." dedi tekrar. Ayşe bir bana, bir de arkamdaki adama merakla baktı. Başımla gitmesi gerektiğini işaret ettiğimde merdivenlerden inmeye başladı. Derin bir nefes aldım. Sakin ol. Onu umursadığını düşünmesin. Arkamı dönüp ellerimi önlüğün cebine soktum, artık hobi hâline gelmişti. Ona ifadesiz bir suratla baktığımda dolu gözlerle beni baştan aşağı süzdü. "Çok yakışmış," tek kaşımı kaldırıp ona alayla baktım. "Öyle mi?" Bakışlarını yere indirip ellerini kenetledi. "Ben," Seni seneler önce terk ettim, başka birine baba oldum, başka birine eş oldum, ölmen için dua ettim. Ölmemişsin, aksine doktor olmuşsun. "Sen ne?" gözlerimden ateş çıkıyordu, bu mecaz olmasaydı o ateşle bu adamı yakmak isterdim. "Zamanı geri alamam." sonra da yerdeki bakışlarını yeniden gözlerime taşıdı. İşte, işte bu bakış... Benim bakışım, benim duvarlarım, benim aynamdı.. Bu adam, benim aynamdı. Bakışlarındaki bu bencillikte kendimi görmüştüm. Ben.. Ona o kadar benziyordum ki, şu an bile; şu durumda bile bu beni korkuttu. Güldüm, onun gibi bencilce. O.. Benim babamdı. Beni yıllar önce bırakıp siktir olup giden babam. "Pisliğin tekisin." Beni duymazdan geldi. Her zamanki gibi. "O nasıl?" dedi hâlâ gözlerime ruhsuz ruhsuz bakarken. "Kim?" Özellikle ismini söylesin istiyordum, ona seslensin. Ne diyecekti? Senelerdir benden esirgediği kızımı mı yoksa annemin ismini lekelediği Afra'yı mı? "Afra, nasıl?" Gülümsedim. "Bilmiyor musun? Afra Tekin seneler önce öldü." Bakışlarını bana çevirdiğinde yüzünden okunan tek duygu acıydı. "O senin kardeşin, ona sahip çıkman gerekiyor." "Benim kardeşim seneler önce senin yüzünden öldü!" Nefret artık bir tek kalbimde değil, her yerdeydi. "Öyle söyleme..." Güldüm, sinirlenmenin bir işe yaramayacağını eskiden beri biliyordum, onu sinirlendirmenin en iyi yolu onu dalgaya almaktı. "Derdini söylesene sen," dedim ona biraz yaklaşarak. "Baba olduğun kızın için benden," Parmağımla kendimi gösterdim. "Karşısında adam bile olamadığın benden mi yardım istiyorsun? " Bu sefer onu gösterdim. "Sen bana da, kardeşime de baba olamadın, sen anneme koca olamadın..." ellerimi iki yanımda açıp bana bakmayan gözlerine baktım. Canını yakmak istiyordum. Öyle bir yansın ki, bir daha sönmesin istiyordum. "Sen adam bile olamadın." Gözlerini kapattı, gözlerimin onunla aynı rengi taşımasından bile tiksiniyordum. "En iyi yaptığın şeyi yap, bu sefer mektup bırakman gereken biri de yok." Ondan yeeniden uzaklaştım. "Defol git. O peydahladığını da al, git." Arkamı dönüp merdivenlerden indim. Ayaklarım birbirine dolanacak kadar hızlı iniyordum, önümü göremeyecek kadar buğuluydu bakışlarım. Ama onu gördüm. Hemen köşede Alp duvara yaslanmış bana bakıyordu. Şu an onu görmeyi hiç istemediğim kadar istiyordum. Biraz birbirimize baktık, gözlerinde kaybolmayı istiyordum, en sevdiğim renkti. Gökyüzü gibi. Hiçbir şey demeden kollarını açtı bende birkaç saniye ssadece gözlerine baktım. Buğulanan gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü, hemen sildim. Başımı iki yana sallayıp "Hayır," dedim. "Bunu yapamam." Sonra açtığı kollarını es geçip merdivenlerden inmeye devam ettim. Gözyaşlarım artık daha fazlaydı. Önce hastaneden çıktım, sonra da bahçeden. Alp.. O da beni babam gibi bırakır mıydı? Mert gibi... Mert. Neredeydi? Kafeye doğru yürüdüm, Nisan bunu bilmeliydi, Nisan benim Alp'i sevdiğimi bilmeliydi. Bunu ondan saklayamazdım. Alp ona sadık değildi, Alp'in yaptığı iyi bir şey değildi. Bu.. İğrençti. Bana karşı ilgisini açıkça belli ederken Nisan'la birlikte olması.. İğrençti. Ayakkabım kaldırıma takıldığında sendeledim. Artık daha çok ağlıyordum, ayakkabılaeımı çıkartıp elime aldım, yalın ayak kafeye yürümeye devam ettim. Yoldan geçenlerin meraklı bakışlarını üzerimde hissediyordum ama umrumda değildi. "Mısra!" yine yolun ortasında durdum. Artık adımdan tiksinmiştim. Mert koşarak yanıma gledi, kafenin önündeydim, o da kafeye geliyordu sanırım. Halimi görünce endişelendiği gözlerinden okunuyordu. Mert.. Onu çok özlemiştim ama o da diğerleri gibi bana zarar vermişti. Yine de yanıma gelir gelmez boynuna sarıldım. Boyum yetişmiyordu, parmak uçlarımda duruyordum. Beni belimden tutup hafifçe kaldırdığında bu eziyetten kurtulmuştum. Eski günlerdeki gibi. Başını bboynuma gömdü, ben de sıkı sıkı sarılmaya devam ettim. Bir süre orada öylece durduk. "Biraz daha iyi misin? " başımı salladım. Artık ayaklarım yerdeydi. "İyiyim. " Bir bana, bir de elimdeki ayakakabılara baktı, sonra beni kucağına aldı, ufak bir çığlık attım. "Ne yapıyorsun?" "Yere çıplak ayakla basmanı önlüyorum." sonra hiçbir şey demeden beni kafeye soktu. Müşteriler önce şaşkınca baksa da sonra aşık iki insan falan zannetmiş olmalılar ki, gülümseyerek muhabbetlerine geri döndüler. Nisan barın arkasından bizi gördüğünde şaşkınca baktı. "Mısra! İyi misin? " Mert beni yavaşça yere indirdi, Nisan hemen panduflarımı getirmişti zaten. Onları giydim. Hala ayakta durmakta güçlük çekiyordum, giyerken de Nisan'a tutunmam gerekmişti. Artık açıklama yapmaam gerektiğini biliyordum, ikisi de şaşkınca bakıyordu çünkü. Konuşmadan nce steteskopumu ve önlüğümü çıkartıp masaya koydum. Sonra da kendim oturdum. Onlar da oturdu. "O adam geldi," dedim tepkilerini merakla beklerken. Sırayla ikisinin de kaşları çatıldı anlamaya çalışıyorlaardı. "Hangi adam?" Gözlerimi evirdim. "Babam. " Nisan "Ne!" diye bağırmıştı ama Mert'in benzi anında sarardı, hafifçe yutkunduğunu gördüm. "Baban mı?" Nisan'ın sorusuna başımı salladım. "Bir kızı varmış, " Nisan artık tepki vermiyor, ağzı açık bakıyordu sadece. "Adı da Afra." "Yok artık," dedi Mert. "Ciddi misin?" güldüm. "Kız 18 yaşında." **** Hastaneye gittiğimde direkt Alp'in yanına gittim. Beni görür görmez yanıma geldi. Beraber merdivenleri indik, elindeki telefondan açtığı ct'yi bana gösterdi. "Bunu görmen gerekiyor," elindeki telefonu alıp inceledim. "Kardiyomiyopati." Başını salladı ama çok düşünceliydi. "Kalp nakli gerekiyor ama ondan önce genetik mi yoksa virüs mü bulmamız lazım.-" "Testlerini yapın o zaman Alp, " "Sana da testler yapmamız gerekecek." Kaşlarımı çatıp suratına anlamsız bakışlar attım. "Neden? " Başını öne eğip bana kısa bir bakış attı. "Bu ct Afra'nın." Gözlerim kısılmış ağzım hafifçe aralanmıştı. Aynı kanı taşıdığım kızın kalbe ihtiyacı var. "Saçmalama-" "Mısra tehlikesini benden daha iyi biliyorsun! " başımı iki yanımda sallayıp bakışlarımı kaçırdım. "Olsaydım anlardım, bu yaşa kadar çoktan nüksederdi." Ellerini başının iki yanına koyup başını iki yanında salladı. Sinirleniyordu, korkmam mı gerekiyor? Kollarımı birleştirdim. Düşündüm de, umrumda değil. "Bana öyle bakma, hadi gidip o kızı muayene edelim." Dikkatini başka yöne çektiğim için sevindim, inatçıydı ve unutmasını sağlamalıydım. Afra'nın yanın gitmeyi kabul etmiştim. "Gerçekten mi?" dedi ellerini çekip. Olmamı istediği testler öyle meşakatliydi ki hiçbiriyle uğraşamazdım. Yüzüm imkanı varmış gibi biraz daha düşerken başımı salladım. "Ekg'sini kontrol edeceğim." Uyanırsa belki gözlerinin kime benzediğine bakacağım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD