“Yani onunla konuş, ablasının kendin olduğunu söyle. Durumunu Dağhan’la konuştuk. Kalbi organlara çok zarar vermiş, yapay kalple bile çok fazla dayanamaz. Hem...”
Gülümseyip elimi tuttu.
“Bir kardeş, çok güzel olmaz mı?”
Dikkatimi elimi tutan elinden söylediklerine vermeye çalıştım.
“Benim tek kardeşim Efe, Alp. “
“Mısra, “ dedi gözlerime ısrarla bakarken.
“Bende kardeşimi kaybettim, hem de en çok bana ihtiyacı olduğu zaman. Yanında olamadım, “ yeşillerine bulaşmış acıyı kalbimde hissettim.
Uzun zaman sonra kalbimde hissettiğim yeni bir acı.
“Ama şu an annemin başka bir çocuğu olduğunu öğrensem hiç durmadan ona sarılır ve hayatımın geri kalanında ona abi olurdum.”
Derin bir nefes alıp “Neden?” diye sordum.
“Çünkü o benim kanımı taşıyor olurdu ve ben ne kadar istemesem de bana benziyor olurdu. Kendime ait bir başka parçayı nasıl diğer yarısından eksik bırakabilirim ki?”
Elimi güç vermek istercesine sıktı.
“Onları affetmeni istemiyorum, sadece onu affet. Çünkü seni hiç umursamadan bir hayatta geçirebilirdi, o seni hiç tanımadan sevmeyi ve sahiplenmeyi hatta senin için ailesiyle kavga etmeyi seçti. Eğer elinde olsaydı seneler önce babanın gidişine engel olacağına bile eminim. “
Başımı sallayıp “Ona iyi davranacağım.” Dedim.
Ne zamandan beri bir başkasının fikirlerimi değiştirmesine izin veriyorum?
Elimi tutup ayağa kalktığında bende masadan indim.
“Hadi çıkalım.” Kaşlarımı çatıp ‘hayırdır’ der gibi baktım.
“Yani yemeğe çıkalım.” Ona aynı bakışlarla bakmaya devam ettiğimde başını kaşıyıp güldü.
“Yani hastaneden çıkalım. “
Gülerek başımı salladım.
Önlüğünü çıkarıp askıya astığında bende çıkarıp onunkinin yanına astım. Bana yandan bir bakış atıp gülümsedi.
Bende gülüp odanın kapısına doğru yürüdüm.
“Bu arada şu hayatına dahil etme işini de düşüneceğim.”
Gülüp yumruğunu havada salladı.
“Yes be!”
Gülerek odadan çıktım, o da arkamdan.
Koridordaki bütün gözler yan yana gülümseyerek yürüyen bizdeydi.
Alp telefonuna mesaj gelince bir süre oyalandı, sonra bana dönüp “Önce çatıya çıkalım mı? Malum, mabedimiz sayılır.” Dedi.
Omuz silkip asansörü çağırdım. Yanıma gelip hafifçe omzuma vurdu.
“O topuklular kaç santim? Ona rağmen senden uzunum, vay be.”
Ona kısa bir bakış atıp gözlerimi devirdim.
“Ben kısa değilim, sen öküzsün.”
Kahkaha atıp eliyle boylarımızı ölçtü.
“Gerçekten... boyun kaç senin? 1 metre falan mı?”
“Ha-ha!”
Asansöre binip kat düğmesine bastığımda güldü.
“Şey, topuklu ayakkabı olmadan da yetişebiliyor musun o düğmeye?”
Topuklu ayakkabıyla ayağını ezdiğimde acıyla inledi.
“İki metre olunca da topuklu ayakkabı acıtıyor muymuş?”
Gülüp saçlarımı karıştırdı, gözlerimi kapatıp sinirimin geçmesini bekledim.
“Saçımı hemen düzeltmezsen kafanı koparırım.”
Gözlerimi açıp bana korkuyla bakan Alp’e baktım.
Başını uzak tutup elleriyle saçlarımı düzeltti, ona tip tip baktım.
“Eskisinden de güzel oldu.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Asansörden inip kalan merdivenleri de hızlıca çıktık.
Kapıyı itip içeri girdiğimizde soğuk hava tenimi yaktı.
“Şey ya, geçen sefer geldiğimizde ne de güzeldi hava.”
Seni öptü.
Yanakları kızaran biri olmasam da şu an mora döndüğüme emindim.
“Alp, sınırını zorlama.” Korkuluklara doğru yürürken gökyüzü ayaklarımın altındaydı sanki.
“Eski günleri yad ediyorum ne var bunda?”
Kahkası kulaklarımı doldurduğunda yakınlığı nefesimi kesmişti. Elini omzuma atıp beni kendine çekti ve ona sarılmanın güzelliğini bir kez daha hissederken kokusunu içime çektim.
“Ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum. “ kolunun altındaki bana kısa bir bakış atıp yeşillerini sonsuz mavilere dikti.
“Bir annem var, o benim ailem.”
Bir annesi var, ne kadar şanslı olduğunu farkında mı?
“Babamla kız kardeşim hiç olmaması gereken bir şekilde öldü. Onlarınki de bir çeşit kaza.”
İç çektiğini başımın altındaki göğsünden hissettim.
“Onları şu an konuşmak isteyeceğim son şey bile değil Mısra. Ama istiyorsan... anlatırım,”
İlk kez bedenine değil de benim gibi yaraları olan ruhuna sarılmak için kollarımı beline doladım.
Başını başımın üzerine koyup saçlarımı öptü, içim gıdıklanırken gülümsedim.
“Sen ne zaman istersen, o zaman anlat. “
Yüzüme doğru eğilip gülümsedi.
“Yani vaktimiz bol diyorsun?”
Başımı kaldırıp bende onun bana baktığı gibi baktım.
“Bu bakıştan sonra hayatımda değilsin falan dersen seni bu yükseklikten aşağı sallandırırım.”
Kahkaha atıp yüzümü göğsüne gömdüm.
“Utandırma gerizekalı. “
Kalbinin hızı kulaklarımda yankılanıyor.
“Mert’in sana ne söylediğini biliyorum, “ konunun ani değişimi yüzümü düşürse de hiçbir şey söylemeden ellerimi belinden çektim.
“Nereden çıktı şimdi bu?”
Saçlarımı düzeltip arkamda bir yere baktı.
“Onu dinlemelisin.”
Mert burada.
“Sen ciddi misin!”
Onu itip arkamı döndüm, Mert ellerini birleştirmiş bana bakıyordu.
“Alp, ben gidiyorum. Geliyor musun?”
Alp bir şeyler söylemek için ağzını açsa da geri kapatıp başını salladı.
“Mısra...”
“Konuşma! “ Mert’e dönüp üzgün bakışlarını izledim.
“Benden nasıl saklarsın böyle bir şeyi Mert! Senelerce acı çekmemin sebebinin abin oluşuna bile kızamadan seni öldürmeye çalışanın babam olduğunu öğreniyorum! Bunu benden nasıl saklarsın? “
Bir iki adım yaklaştığında elimle durmasını işaret ettim.
“Kendini savunacak hiçbir haklı yanın yok! Bana o kişinin babam olduğunu söylemeliydin.”
Arkamı dönüp çıkışa ilerledim, sonra içimde zincirlerini kıran Mısra yüzünden tekrar Mert’e doğru dönüp bağırmaya devam ettim.
“Ben Alp için bile sana sığındım, onda bile sen yardım ettin ne düşünmem gerektiğine. Sen... bunu benden nasıl sakladın!”
Başını eğmiş beni dinliyordu.
“Gerçekten seni bir süre görmesem iyi olacak!”
Kapıdan çıkıp aşağı indim, Alp’te sessizce arkamdan geliyordu.
“Onu dinlemeliydin, Mısra.”
Gelen asansöre binip çıkış katının düğmesine bastım.
“Bana neden söylemediğini biliyorum Alp! Beni benden korumak için söylemedi. Senelerce o boku yiyenin kendi abisi olduğunu bildiği için kendini cezalandırdı. “
Gözümden süzülen birkaç damla yaşı elimin tersiyle silip tekrar gözlerine baktım.
“Babam onu vurduğunda bunu bana söyleseydi yıkılırım diye düşündü ama beni asıl yıkan şey saklaması oldu.”
Asansör durduğunda ve açılan kapının arkasında insanlar gözüktüğünde asansörden inip hastanenin büyük kapısından dışarı çıktık.
“Bak,” dedim en sonunda ona dönerek.
“Beni hayatına al deyip duruyorsun ya, bunun çoktan olduğunu bilmeden. “
Gözleri parıldadı ama hiçbir şey söylemedi.
“Bir gün hayatımdan çıkmak istediğinde ya da hata yaptığını düşündüğünde hiç farketmez, bunu benden saklamayacaksın Alp.”
Başını hızlıca sallayıp gülümsemesini durdurmaya çalıştı.
“Yaptığın bütün hataları affederim ama benden sakladığın hiçbir şeyin geri dönüşü olmaz.”
“Senden hiçbir şey saklamayacağım ama senin için de aynısı geçerli.”
Gözlerimi devirsem de gülüşüne bende güldüm.
“Anlaştık o zaman.”
***
Birlikte yemeğe gittik.
Mantar sevmem,” çatalını beni onayladığını göstermek için hafifçe salladı.
“Bende nefret ederim, hayvan mı bitki mi belli değil.”
Eti kesip ağzıma attığımda o da kolasını yudumluyordu.
“Bir de maydonozu hiç sevmem.”
Ona ‘hadi canım’ der gibi baktım.
“Ben çok severim,” güldü.
“Yemek yaparken zorluk çekeceksin yani.” Ona kaşlarımı çatıp baktım.
“Yani farklı şeyleri seviyoruz ya, zor olur.”
Ona baygın baygın bakıp imâsını görmezden geldim.
“Afra’yla konuştun mu?” başımı iki yana sallayıp içeceğimi yudumladım.
“Fırsatım olmadı. “ başını sallayıp peçeteyle ağzını sildikten sonra arkasına yaslandı.
Bende son yudumumu ağzıma atıp arkama yaslandım, beni gülümseyerek izliyordu.
Telefonum çaldığında ikimizin gözleri de masadaki telefona kaydı.
Teyzem kişisi görüntülü arıyor...
Alp merakla bana döndüğünde kulaklığın tekini kulağıma takıp aramayı yanıtladım.
Teyzem telefonun karşı tarafından bana el salladığında ona öpücük atıp “Naber güzellik? “ dedim.
Elindeki kahvesini gösterip “Fincanlarım ve ben seni özledik.” Gülerek önümde duran kola bardağını salladım.
“Bunlara kaldık görüyor musun? “
Kahkahası kulaklarımı doldurdu.
“Neredesin sen? Hastanede değilsin herhalde? “ başımı iki yana sallayıp “Yemek yedim şimdi, “ dedim.
Gözlerim yanıma çekilen sandalyeye sonrada tekini takmadığım kulaklığı takan Alp’e kaydı.
Ekrana başını sokup “Merhaba! “ dedi hevesle.
Teyzemin gözlerindeki parıltı telefonun karşı tarafından bile belli oluyordu.
Alp’e ‘ne yapıyorsun’ bakışımdan atıp tekrar ekrandan bize bakan teyzeme döndüm.
“Merhaba!” dedi o da bütün coşkusuyla.
“Mısra, arkadaşın kim?”
“Arkadaşım,” dedim açıklayıcı olmasını umarak.
“Şakacı şey seni,” dedi iğneleyici bir tonda.
Alp tekrar ekrana girebilmek için telefonu elimden alıp yan tuttu.
Şimdi ikimizde net bir şekilde gözüküyorduk.
“Ben Alp,” dedi gülümseyerek.
“Mısra’nın erkek arkadaşıyım.”
“Ne?” Teyzemle aynı anda tepki verdiğimizde dizime vurup beni susturdu.
“Mısra! Bundan bana hiç bahsetmemiştin..” Teyzem daha sonra itinayla canımdan bezdireceğinin sinyallerini verdiğinde şirince sırıttım.
“Teyze çok... ani oldu ben o yüzden –“
“Eee Alp’çiğim. Nasılsın? Hangi meslekle meşgulsün?”
Alp keyifle sırıttı.
“Ben beyin cerrahıyım efendim, Mısra’yla aynı hastanede doktoruz.”
Teyzem başını sallayıp “Böyle olmaz, sizi en kısa zamanda buraya bekliyorum. “ dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım.
Sıçtık.
“Tabii ki efendim, siz müsait olduğunuz-“
“Alp!” dedim uyarırcasına.
“Alp, sen Mısra’ya bakma canım. Ben her zaman müsaitim. Seninle tanışmak benim için ayrı bir zevk. Ne zaman izinlisiniz?”
“Teyze, “ dedim Alp’in elinden zorla telefonu alıp.
“Bu aralar nöbetlerimiz çok fazla ama en kısa zaman-“
“Aslında...” dedi Alp telefonu elimden çekerken.
“Haftasonu bir boşluğumuz var. Siz müsaitseniz Mısra’yla gelmeyi çok isteriz.”
“O zaman haftasonu bekliyorum muhakkak Alpciğim.”
Telefonu kapatıp masaya koyduğunda ağzım şaşkınlıktan açık kalmış bir şekilde ona bakıyordum.
“Sen az önce ne yaptın?”
Kalbime ne oluyor?
Gözlerimi kısmış bana sırıtarak bakan suratına bakıyordum.
“Ailenle tanışmak istedim.”
Yüzündeki sırıtış hiç solmuyordu.
“Bana şaka yaptığını söyle!” sesim fazla çıkmış olacak ki etraftaki birkaç göz bize döndü.
Kahkaha atarken kısılan gözlerini izledim.
Hiç bu kadar güldüğünü görmemiştim.
“Alp! Benle dalga mı geçiyorsun ya!” Kahkahalarına bir yenisini eklerken uzanıp yanağımdan makas aldı.
“Ne güzel işte, hayatına dahil oluyorum. “ gözlerimi devirip kollarımı birleştirdim.
“Hadi kalk geç kalacağız.”
Çantamı alırken hesabı ödemeye gittiğinde kolundan tutup durdurdum.
“Nereye?”
“Hesabı ödeyeceğim,” tek kaşımı kaldırıp ona baktım.
“Saçmalama, ben öderim.” Bana baygın baygın bakıp gözlerini devirmekle yetindi.
Bende daha fazla ısrar etmedim zaten. Çünkü o yanımdayken ödeyemeyeceğimi gayet iyi biliyordum.
Dışarı çıkıp rüzgarın saçlarımı dağıtmasına izin verdim.
Başımı kaldırıp bulutların süslediği mavilere baktım.
Orası bana hep huzur veriyordu, belki kaybettiğim ailemi hissettiğim için, belki de o mavilere saygım sonsuz olduğu için... Bilmiyorum.
Alp’in varlığını farkettiğimde başımı çevirip yüzüne baktım. Benim baktığım gibi gökyüzüne bakıyordu.
Bakışlarımı farkettiğinde bana dönüp gülümsedi.
“O kadar güzel bakıyordun ki gördüğün şeyi görmek istedim. “
Bu aralar neden bu kadar çok gülümsüyorum?
“Hadi geç kalacağız.”
Başını sallayıp arabaya doğru yürüdü, bende onu takip ettim.
Hastaneye vardığımızdada onu takip edişim devam etti çünkü gireceğimiz ameliyatlarda onu asiste (?) etmemi istemişti.
Art arda iki ameliyattan sonra eldivenlerini çıkarıp parmaklarını esnetti.
“Ellerinize sağlık hocam.” Ayşe hastanın durumunu not tutarken söylendiğinde Alp başını sallayıp ameliyathaneden çıktı.
Arkasından bende çıktığımda kaşları çatık ve bakışları düşünceliydi.
“Ne oldu?”
Ellerimizi yıkarken bana bakmadan “Tümör çok büyüktü, ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyorum.” Dedi.
“Ama çok iyi geçti Alp, başardın.”
Diziyle suyu kapatıp bana döndü.
“Felç kalabilir kör olabilir konuşamayabilir Mısra, ilk kez gerçekten emin değilim.”
Elimi koluna koyup hafifçe sıktım.
“Sen elinden geleni yaptın, ameliyatı hasta kabul etti. Kendini suçlayamazsın.”
Sonra koluna girip çıkışa doğru yürüdüm.
“Bak ne diyeceğim, ben iki tane kahve alayım beraber içelim.”
Eğilip suratıma baktı.
“Sen kimsin, Mısra’ya naptın?” oflayarak omzundan çıkıp küçük bir yumruk attım, o da gülüyordu.
Düşüncelerini dağıtmak için söylemiştim ama o yine utandırmayı başarmıştı.
“Yeni şeyler deniyorum izin verirsen,” homurdandığımda başımdaki boneyi çekip alırken “Kahveleri ben alırım, sen üstünü değiştir .” dedi.
Başımı sallayıp bonemi elinden aldım, ameliyathaneden çıkıp soyunma odasına girdiğimde telefonum çaldı.
“Efendim Reyhan? “
“Hocam 502’deki hastanız sizi görmek istiyor.”
“Afra mı?”
“Evet hocam.” Telefonu kapatıp hızlıca üzerimi değiştirdim. Topuklularım yerine sporlarımı ayağıma geçirip verdikleri rahatlığın tadını çıkarttım.
Yukarı çıkıp Afra’nın odasının önünde bekleyen babama bakmadan odaya girdiğimde sesini çıkarmamıştı.
“Sorun nedir?” Başında bekleyen Reyhan hemşire gülüp “Sizi özlemiş hocam,” dediğinde ona tip tip baktım.
“Şey, Reyhan abla... Bize biraz izin verir misin?”
Reyhan abla mı? Bu ne laubalilik?
Reyhan başını sallayıp odadan çıktığında Afra beni baştan aşağı süzdü.
“Hani, topuklu ayakkabılarını göremiyorum,” dalga geçercesine gülümsedim.
“Topuklu ayakkabılarıma bakmak için çağırmadığına eminim. “
Yanındaki çekmeceden çıkarttığı küçük bir fotoğrafı bana uzattı.
“Bak, bunu buldum babamın cüzdanında. Yardımı olur diye düşündüm. “
Uzattığı fotoğrafı almamalıydım.
Fotoğrafı alıp çevirdiğimde seneler önce ölen Mısra anılarımın arasından gülümsedi.
Orada, elinde şemsiyesi, pembe elbisesi ve tokalarıyla gülümseyen bir çocuk duruyordu.
Orada ben vardım, 17 sene öncesine ait bir fotoğrafta.
Fotoğrafı eline tutuşturup sinirle kaşlarımı çattım.
“Bunu kurcalamayı kesmeni istemiştim!” sesimdeki kızgınlık tenimi yakıyordu, o da bunu hissetmiş olacak ki gözleri korkuyla parladı.
“Ama ben yardım edersin zannetmiştim...”
Şu an annemin başka bir çocuğu olduğunu öğrensem hiç durmadan ona sarılır ve hayatımın geri kalanında ona abi olurdum.
Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Kız zaten beni arıyordu, ona bu yüzden kızamazdım.
“Tamam, sana yardım edeceğim.”
“Yes be!” öksürük krizine girdiğinde derin bir nefes alıp birkaç saniye nefesini düzene sokmaya çalıştı.
“Onun hakkında...” dedim aslında kendimi kastederek.
“Ne biliyorsun? “ ellerini iki yanında açıp başını iki yana salladı.
“Babamla bir kaza yapmışlar, annesiyle kardeşi ölmüş. “ iç çekip tekrar gözlerime baktı.
“Soyadının Tekin olduğu kesin ama adını bilmiyorum. “
“Peki,” dedim tek ayağımın üstünde durup ellerimi sırtımda birleştirirken.
“Ailesiyle beraber ölmediğini nereden biliyorsun? “
Hafifçe doğruldu.
“Annem birkaç kere babama bağrınırken ‘Bir gün karşına çıkıp onu hayatına alman için sana yalvarırsa ne yapacaksın!’ demişti.”
Hayatına alman için yalvarırsa...
Gülüp “Öyle mi?” dedim.
Başını sallayıp “Nereden başlayacağız?” dediğinde omuz silkip kapıya doğru ilerledim.
Onları affetmeni istemiyorum, sadece onu affet. Çünkü seni hiç umursamadan bir hayatta geçirebilirdi, o seni hiç tanımadan sevmeyi ve sahiplenmeyi hatta senin için ailesiyle kavga etmeyi seçti. Eğer elinde olsaydı seneler önce babanın gidişine engel olacağına bile eminim.
“Ben hakkında bir şeyler öğrenirsem sana haber veririm.”
Kapıyı açarken “Mısra hocam !” dediğinde sesinden ismimi duymak tüylerimi ürpertmişti. Dönüp bembeyaz kesilmiş suratımla ona baktım.
“Buraya gelen bütün hemşireler sana hocam diyorlar, deneyeyim dedim.”
Tekrar kapıya döndüğümde “Teşekkür ederim,”diyişi kulaklarıma kazındı.
Sesindeki mutluluğu hayatım boyunca yaşamamıştım.
“Teşekkür etmek için daha erken.”
Odadan çıkmadan önce son kez ardımda bıraktığım kıza baktım. Bana benimkilere benzeyen gözleri kısılıncaya kadar gülümsedi.
Çünkü o benim kanımı taşıyor olurdu ve ben ne kadar istemesem de bana benziyor olurdu. Kendime ait bir başka parçayı nasıl diğer yarısından eksik bırakabilirim ki?
Alp’in sesi beynimde yankılandığında odadan çıkıp kapıyı kapattım.
Etrafta ne Selin ne de babam yoktu.
Büyük ihtimalle babam çıkarken onu görmemem için gitmişti.
Derin bir iç çekip asansöre doğru yürüdüm.
Bu işin sonu nereye gidiyordu böyle?
Bütün hafta Nisan’ın Afra’yla ilgili yürüttüğü tezlerini dinlemekle, Dağhan’ın babamı her gördüğü yerde sıkıştırıp tehdit etmesiyle ve Alp’in Dağhan’la bir olup Afra’yla sohbet etmeleriyle geçmişti.
Şükürler olsun günlerden cumaydı da daha fazla Afra’nın her an çağırma korkusuyla yüz yüze gelmek zorunda kalmayacaktım.
Nisan’la kahvaltı edip hastaneye gittiğimde Alp’le otoparkta karşılaştık.
“Vay be, bu ne güzel tesadüf!” gülerek arabadan indiğinde kaşlarımı kaldırıp indirdim.
“Ben bunun tesadüf olduğuna pek inanmıyorum ama neyse.”gülerek işaret parmağını iki yana salladı.
“Her gün oluyor diye tesadüf olamaz mı yani?” arabayı kilitleyip önden yürümeye başladım.
“Tabii canım, çıkış saatlerimizdede hep bir tesadüf oluyor nedense!”
“Kader,” dedi ellerini iki yanında açıp.
Gülerek yürümeye devam ettim.
“Bugün beş kişinin beynini delecek biri gibi konuşmuyorsunuz Alp Bey,”
Kahkaha atarken “Alp Beyim’i tercih ederim.” Dedi.
Gülme
Gülme
Gülme
Gülme
“Allahım sabır ver!”
Gülme
Gülme
“’Allah’ım Alp’i bana ver’ diyecektin galiba.”
Ona orta parmağımı gösterip üst kata giden merdivenleri çıkmaya başladım.
Merdivene tam basamadığım için bir anlık dengem bozulduğunda Alp belimden yakalayıp düşmemi engelledi.
Tutuşu sarılmaya dönerken kollarının altındaki bedenim kaskatı kesilmişti.
Nefesi boynumu gıdıklıyor ama aynı zamanda sanki felç bırakıyordu.
“Öyle el hareketi falan yaparsan Allah böyle çarpar.”
Romantik bir şey mi bekliyordun?
Yere sağlam basıp dengemi sağladıktan sonra kollarını üzerimden çekti.
“Ee şey ben şey yapacağım, önce şeye gideyim, sonra şey yaparız.”
Şey yaparız mı?
Şey yaparız ne ya!
“Ney?” dedi kahkahası koridoru titretirken.
Ben nasıl rezil bir insan oldum çıktım ya!
“Of seninle uğraşamam ben üzerimi değiştirmeye gidiyorum. “
Aferin kızım, at üstünden.
“Nereye, şeye mi?” Hiç üzerime alınmadan yürümeye devam ettim, ne var? Rezil oldum tamam mı?
Yukarı çıkıp önlüğümü ve sporlarımı giydim.
Koridorda Dağhan’la karşılaştığımızda beni durdurdu.
“Afra’yı biraz dışarı çıkarır mısın? Ben yapacaktım ama acil ameliyata gitmem lazım,”
“Ama-“
“Hadi canım öptüüm!” Alelacele asansöre binip -2’ye inmek için düğmeye bastığında bana el sallamayı da ihmal etmedi.
Gözlerimi kapatıp neyden neden kaçtığımı düşünmeye çalıştım, şansım varsa Selin’i görmezdim.
Gerçi iş benim şansıma kaldıysa...
Afra’nın katına çıkıp kapısını tıklatmadan içeri girdim.
“Lütfen bugün güneşi görebileceğimi söyle!” gözlerimi devirip Ayşe’ye iki dakika içinde burada olması gerektiğiyle ilgili bir mesaj attım.
“Güneşi gördüm diye bağırıp ellerini de havaya kaldırmak ister misin?”
Oflayıp gözlerini devirdi.
“Senin için hava hoş, kalbin sağlam. “
“Bunu bilemeyiz.”
Alp’in istediği testleri hâlâ yaptırmamıştım, bu da içimdeki şüpheyi tetikliyordu.
Ayşe koşa koşa odaya girdiğinde nefes nefeseydi. Ellerini dizlerine koyup soluklanırken başını kaldırıp bize kısa bir bakış attı.
“Hocam iki dakika oldu mu?”
Ona cevap vermeden Afra’nın serumunu düzelttim.
“Kat sorumlusundan tekerlekli sandalye alıp gel,”
İkiletmeden gittiğinde Afra şaşkınca bana bakıyordu.
“Hep böyle misindir sen? “
Ona kısa bir bakış atıp “Nasıl?” dedim.
Bir yandanda göz reflekslerine bakıyordum.
“Böyle meymenetsiz- yani somurtkan mısın?”
Ayşe tekerlekli sandalyeyi getirdiğinde Afra’ya oturması için yardım ettik.
Üzerine momtunu giydirip fermuarı sonuna kadar çektim, dikkatle beni izliyordu.
“Evet,hep böyleyim. “
Daha fazla soru sormaması gerektiğini ses tonumdan anlaması gerekiyordu, arsız mıydı bu kız?
“Neden?”
Gözlerimi devirdim.
“Ayşe, montlarımızı alır mısın?”
Tekrar odadan çıktığında Afra’ya dönüp kollarımı belimde birleştirdim.
“Çünkü böyle olmamam için hiçbir neden yok.”
“İnsanlara sıcak davranmak bir şey kazandırmaz ama mesafeni korursan saygını da korursun.”
Arkasına geçip tekerlekli sandalyesini itmeye başladım.
“Aslında eğlenceli kızsın. “
O cümlesini tamamlayamadan Emir odaya girip serumu ve ekg makinesini itmeye başladı.
“Merhaba hocam, naber Afra?”
Afra “İyidir,senden?” dediğinde gözlerimi devirip Emir’e imalı bir bakış attım.
Hemen sesini temizleyip “Teşekkürler. “dediğinde odadan çıkıyorduk.
Asansörü çağırıp beklemeye başladığımızda üzerimize sessizlik çökmüştü.
Daha doğrusu Afra konuşmuyordu ve bu benim işime geliyordu.
Ayşe merdivenlerde gözüktüğünde üzerine kendi montunu giymişti ve elinde montumu tutuyordu. Teşekkür edip gülümsedikten sonra montumu alıp üzerime geçirdim.
“Kızım! “
Bakışlarım sesin geldiği yöne döndüğünde ‘baba’mla göz göze geldik, sadece bir an. Sadece bir an bana seslendiğini zannetmiştim.
Bakışları benden yanımda duran bedene kaydığında gözlerinin odağını takip ettim.
Bana değil, babası olduğu kıza seslenmişti o.
Senelerce babalık yaptığı, aile olduğu, adam olduğu, baba olduğu kıza seslenmişti.
Afra da benim gibi ona bakıyordu, ne var ki bakması gerekende oydu zaten.
“Baba, Mısra Hoca beni dışarı çıkarıyor.”
O sırada asansör olduğumuz katta durmuştu.
“Çıkın tabii kızım...”
Dolan gözlerini ve benden kaçırmaya çalıştığı bakışlarını görebiliyordum.
Tekerlekli sandalyeyi asansöre itip Emir ve Ayşe’nin de binmesini bekledim.
Şimdi Afra’nın arkasındaydım.
Onun geçmişinin aynası gibi dimdik karşısında ve geleceğinin arkasında.
Biz onun seçimlerinin eserleriydik, o beni terketmeyi seçmişti.
O Afra’ya gitmeyi seçmişti.
O sürekli bir şeyler seçmişti zaten.
Asansör kapısı kapanana dek gözlerimi gözlerinden ayırmadım.