“Evet çocuklar, hastanın durum değerlendirmesini yapmanızı istiyorum, teşhis koyacaksınız. 10 dakikanız var,” ellerimi birbirine vurup güldüm.
“Başlayın.”
Aralarında fısıldaşmaya başladıklarında saatime bakıp onlara döndüm.
Ne var? Kendi ‘kardeşim’ diye asistanlara veremez miyim?
Sırıtıp yatakta meraklı gözlerle etrafına bakan kıza döndüm.
Beni tanımıyordu ama bende onu tanımıyordum zaten.
Ben onun doktoruydum, ailesinin haberi olmasa da.
Vücudumu bir sinir dalgası kapladığında derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım.
“Süreniz bitti.” Odadaki on kişi aynı anda bana döndüğünde oturduğum koltuğun kolunda doğruldum.
“Başlayın. “
Selim elini kaldırıp bir adım öne çıktı.
“ Miyokardit hocam, “
“Açıkla.”
“Ventrikülde kalınlaşma. Enfeksiyon yüzünden miyokardit* “
(*kalp kası enfektesi)
Bakışlarımı diğerlerinin üzerinde gezdirdim.
“Sen de hastada görülen belirtileri söyle.” Melike bir adım öne çıkıp sesini temizledi.
“ Solunum sıkıntısı, çabuk yorulma, halsizlik, idrarda zorlanma, el ve ayaklarda morarma hocam.”
Başımı sallayıp diğerini gösterdim.
“Hastalık hakkında bilgi ver.”
“Vücuda bir şekilde giren virüs(grip bile olabilir) kalp kasında kalınlaşmaya yol açıyor ve kalp anormal şekilde genişliyor ama bir taraftan da kaslar çok zayıflıyor hocam.” Başını kaşıyıp omuz silkti.
“Anlatabildiğimden emin değilim.” Odadakiler güldüğünde kaşlarımı çattım.
“Komik bir şey mi var?” Herkesin sesi kesildiğinde Afra’ya döndüm.
Bakışlarımın odağı olduğunda gözlerini devirip kollarını birleştirdi.
“Ben yokmuşum gibi konuşmasanız...”
Bu hareketiyle bana benziyordu, onu yoksayıp tekrar odadaki asistanlara döndüm.
“Sen devam et.”
Adının İlker olduğunu varsaydığım çocuk bir adım öne çıkıp Afra’ya baktı.
“ Bu yüzden kanı organa kadar pompalayamıyor hocam, taşikardi*yle veya ritim bozukluğuyla beraber seyrediyor. “
(* Taşikardi kalp atışının ani hızlanması ya da ani yavaşlaması)
Başımla onaylayıp ayağa kalktım.
“Şimdi bana ne yapacaksınız?” Bakışlarımı Afra’ya çevirmedim.
“Akciğerlerinde su toplanması oluşmuş bu da demek oluyor ki solunum sıkıntısı çekmeye başlamışsın.” Başıyla onaylayıp biraz doğruldu.
“Bir de ellerim morarıyor.”
Ellerimi önlüğümün cebine sokarken başımı salladım.
“Vücudunda oksijen ve kan tam dolaşmadığı için oluyor.”
Başını geriye yaslayıp bir süre öylece durdu.
“Kalp nakli için bekleyeceksin,”
Bana şok olmuş bir şekilde baktı.
“Ya kalp zamanında bulunamazsa?”
Omuz silktim.
“Yapay kalbe başvururuz bizde. Ölmezsin yani, en azından bir süre. “
Asistanlar yüzüme şaşkınca bakarken onlara ‘ne var’ bakışı attım.
Afra omuz silkip çarşafın ucuyla oynamaya başladı.
“Sorun değil, ölümden korkmuyorum.”
Cevabıyla çaktırmadan ona baktım. Söylediğine inanıyormuş gibiydi.
Hatta fazla inanıyormuş gibi.
“Çıkın,” asistanlar tek tek çıktığında başucundaki koltuğa oturdum.
“Neden ölmek istiyorsun?”
Bakışları bir süre yüzümde dolaştı.
“Neden istemeyeyim? Birkaç sene daha nefes alacağım diye neden çabalayayım? Birkaç sene daha ağlamak için neden bir sürü ameliyat geçireyim?”
Ona bana baktığı gibi ifadesiz bir şekilde baktım.
“Seni ağlatanları ağlatmak için.”
Samimiyetten uzak bir şekilde güldü.
“Biri benim yüzümden senelerce ağladı zaten, ben o ağladığı için ağlıyorum.”
“Bak,” dedim ayağa kalkıp.
“Daha 18 yaşındasın. Annen ve baban yanında, bir ailen var. Derdin ne? Üniversite sınavı falan mı?”
Gözlerini kapatıp nefes almaya çalıştı.
“18 yaşındayım diye derdim olamaz mı? “
Başımı iki yana salladım.
“Senin olamaz. “
“Yaşadığım hayatı bir başkasından çalmışım ben, anlıyor musun? Senelerdir görmek istediğim, hayaliyle büyüdüğüm bir ablam var. “
Göz bebeklerim irileşirken söylediklerini hazmetmeye çalıştım. Benden haberi var mıydı yani? Ve bana... ablam diyebilecek kadar yakın mı görüyordu kendine?
Gözlerimdeki şaşkınlığı örttüm.
“Ama şu lanet olasıca hayatımda belki de beni tek anlayabilecek varlığı hiçbir zaman göremedim. Bu da senin ‘annen baban’ dediğin kişiler yüzünden. Şimdi anlıyor musun?”
Soluksuz konuşmasından dolayı uzun bir süre öksürdü, onu bekledim.
“Her neyse, nereden anlayacaksın ki? Sen doktorsun. İnsanların ruhlarıyla değil, bedenleriyle uğraşırsın. İşin bittiyse çıkar mısın?”
Kız. Resmen. Beni. Gömdü.
“Sana ahlak dersi verecek değilim ama ağlamak dışında hiçbir şey yapmadığına da eminim. Ve evet,” dedim ayağa kalkıp dolan gözlerine bakmadan hemen önce.
“Çaldığın hayatı yaşarken ağlaman hiçbir şey ifade etmiyor, bunun için ağlıyorsan ablan için de pek bir şey ifade edeceğini düşünmüyorum. “
Odadan çıkmadan önce tekrar dönüp yatakta uzanan kıza baktım, neredeyse ağlayacaktı ama inatla dik durmaya devam ediyordu.
Benim gibi.
“Ayrıca, “ dedim elimi kapının kulbuna koyduktan hemen sonra.
“Doktorlar bedenleri ruhların aynası olduğu için tedavi ederler.”
Odadan çıkıp aşağı inerken de söylediklerini düşünüyordum, demek ki varlığımdan haberdardı ve bana üzülecek kadar seviyordu.
Düşüncelerime omuz silkip konuyu erteledim. Düşünmek istemiyordum.
Ama olmuyordu işte, kalp bulunamazsa çok büyük bi ihtimalle hayatını kaybedecekti ve bu vakit öyle uzakta değildi.
Ona yardım edecek miydim bile bile bir başkası diye aramasına müsaade edecek miydim?
“Kendini nasıl hissediyorsun?”
Ertesi gün hastanedeki ilk hastam Afra’ydı, kim olduğumu bilmemesi işime geliyordu ve onunla sohbet etmek ne kadar istemesem de... hoşuma gidiyordu.
“Yorgun,” başımı sallayıp tekrar yapılan testlerini inceledim.
“Hiç dışarı çıkamayacak mıyım?” Başımı iki yanımda sallayıp öksürdüm.
“Haftada bir kez on dakikalığına neden olmasın?” Oflayıp başını yastığa bastırdı. Sonra bakışlarını yüzümde dolaştırıp “Başına ne oldu?” dediğinde elim otomatik olarak bandaja gitmişti.
Babacığın beni itti ve düştüm.
“Ufak bir kaza.” Bir şey söylemeden gözlerini kapattı.
“Biliyor musun? O gün söylediklerinde çok haklıydın.”
Başımı dosyadan kaldırıp yüzüne baktım.
“Boş konuşmam.”
“Ablama hayatını geri vermek istiyorum.”
Gülüp kaşlarımı kaldırdım.
“Onu bulmakla işe başlamalısın.” Başını sallayıp parmağıyla beni gösterdi.
“Orada bana yardımcı olacak şanslı kişi de sensin. “
Samimi bir kahkaha atıp dosyayı masaya bıraktım.
“Bunun için doğru kişi olduğumu zannetmiyorum.”
“Ama sana güveniyorum.”
“Neden?” dedim onu hayretle dinlerken.
“Çünkü o gün sana söylediklerimi annemlere anlatmadın. Başka biri olsaydı koşa koşa yanlarına giderdi.”
Başımı iki yanımda salladım.
“Sana neden yardım edeyim?”
“Bir nedeni yok?” bana soru sorar gibi baktığında kollarımı birleştirip tek kaşımı kaldırdım.
“Aklında ne var?”
“Onu bulacağız ve ben ölmeden önce ayaklarına kapanıp özür dileyeceğim.”
Başımı eğip gözlerine baktım.
“O da hemen seni affedecek ve hayatını böylelikle geri mi almış olacak?”
Bana anlamayan bakışlar attı.
“Bundan mutlu olmaz mı?” Başımı iki yanımda sallayıp biten serumunu çıkarttım.
“Ayaklarına kapanmandan neden mutlu olsun?”
Serumu şişesine saplarken sinirle soluyordum.
“Ayrıca senin hayatına ihtiyacı olduğunu nereden çıkarıyorsun?”
Başını kaldırıp bana baktı.
“Belki babası için her gece ağlıyordur? Sonuçta onun babasını çaldım.”
“Belki de babasından onu bıraktığı için nefret ediyordur?”
Kaşlarını çatıp dikkatlice yüzüme baktı.
“Bıraktığını nereden biliyorsun? Bunu sana söylememiştim.”
Boka bastın Mısra.
“Başka ne olmuş olabilir ki? Günlerdir hayatını çaldım diye sayıklıyorsun.”
Başını sallayıp elleriyle oynamaya başladı.
“Eee bana yardım edecek misin?”
Ona kısa bir bakış atıp çıkışa doğru yürüdüm.
“Bence sen iyileşmeye bak Afra, iyileştiğinde kendin bulursun.”
Odadan çıkıp kapıyı kapattığımda Dağhan’ı gördüm.
“Ben kontrollerini yaptım, sorun yok.” Dağhan gülümseyip başını salladı.
“Sonunda bir şeylerin yoluna girdiğini görmek güzel. “
Beraber asansöre yürürken “Ne gibi şeyler?” dedim.
“Nisan’la konuştum. Alp’ten hoşlandığını söyle-“
“Siz benim dedikodumu mu yapıyorsunuz Dağhan!”
Kafasını hafifçe geriye atıp güldü.
“Evet cadaloz beğenemedin mi?”
Homurdandığımda saçlarımı karıştırdı bende eline vurup sırtından ittim.
Benden kaçmadan önce “Ben zaten biliyordum ki! “ dediğinde gözlerimi devirsem de güldüm.
“Bakıyorum çok eğleniyorsunuz.”
Alp’in sesini duyduğumda yüzümdeki gülücük solmuştu.
“Kardeşim sen şu her yerden çıkma huyunu bırakır mısın rica etsem? “
Dağhan’la beraber gülüp saçlarını düzeltti.
“Kardeş deme lazım olur.”
Yanımdaki danışmadan aldığım kalemi üzerine fırlattığımda kalemden kaçıp güldü.
Dağhan yerdeki kalemi alıp belini kıvırarak dudaklarını büzüp öne çıkardı.
“Tatlım benden imza mı istiyorsun, gel alnına bir imza bırakayım muck”
Öpücük sesleri çıkartıp belini kıvırarak üzerime gelmeye başladığında yüzümü buruşturup onu itim.
Ama o kalemin ucunu basıp açtığında korku filmlerindeki katil sesi çıkartıp kalemi çizmek için havaya kaldırdı.
Gözlerimi devirip kolunu ters çevirdim. Acıyla inlerken elindeki tükenmez kalemi alıp alnına hızlıca Sinem yazdım.
Küçük bir çığlık atıp kat sorumlularını da güldürmüştü.
“Ne yapıyorsun be!” Kolunu bıraktığımda hemen telefonunu çıkarıp yansımasından alnına baktı.
Kaşları hafif çatılırken gülüp “Bunu ben yazdım diyip Sinem’e göstereceğim!” dedi ve çocuk gibi koşa koşa merdivenleri indi.
Onun bu haline gülerken arkamda varlığını unuttuğum Alp elimdeki kalemi hızlıca alıp arkadan bana sarıldı. Kollarımı sıkıca tutup yüzümü görebilmek için boynumun üstünden eğildi.
“Sakın öyle bir şey yapma bak valla çok kötü olur Alp!”
Başımdaki bandajın üstüne ufak bir şey çizip kollarını serbest bıraktı.
Hemen kollarından çıkıp omzuna yumruk attım.
“Ah, acıttın kızım ya!” Omzunu ovalarken elindeki kalemi alıp danışmaya geri bıraktım.
“İnsanların arasında saçma hareketler yapma!”
Hızlı hızlı merdivenlere yöneldiğimde gülerek peşimden geldi.
“Ama Dağhan yaparken bir şey olmuyor. “
“Çünkü o Dağhan.” Kolumdan tutup beni kendine çevirdi.
“Bende Alp’im.”
“Evet,” dedim başımı sallayarak.
“Sen sadece Alp’sin. O yüzden yapamazsın zaten!” Merdivenlerden inerken tekrar durdurdu.
“Dün için kızgın mısın?”
Kızgın olmak istiyorum.
“Kızgınım Alp, bana istediğin gibi davranamazsın!”
“Ama diğerleri yapabiliyor,”
Gözlerimi devirip derin bir nefes aldım.
“Kendini onlarla bir tutmayı kes. Onlar benim hayatımdalar. Sen neredesin?”
Gözlerindeki ifade bir an afallatsa da söylediğim şeyden anında pişman olmuştum.
Gerizekalısın Mısra. Gerizekalısın!
“Anladım, bir daha haddimi aşmam.”
Beni orada öylece bırakıp hızlıca merdivenlerden indi. Kısık sesli küfür savurup hangi katta olduğuma baktım.
Yanlış yöne gidiyorsun aptal kız.
Homurdanarak tekrar merdivenleri çıkmak için arkamı döndüm.
Döndüğüm gibi de kaltağa ait bir çift gözle karşılaştım zaten.
“Gerçekten bir sen eksiktin,” yanından geçip yürümeye başladığımda konuşması durmama yetmişti.
“Mısra!”
Selin’in iğrenç sesiyle durdum.
Ayak seslerinin yaklaştığını duyabiliyordum.
Ona doğru dönüp kısa bir bakış attım.
Tam önümde durduğunda gözümü kırpmadan bakmaya devam ettim, o da aynı şekilde bana bakıyordu.
Boylarımız hemen hemen aynıydı, o da omuzlarını dikleştirip yaşlı gözlerle bana baktı.
“Hiç değişmemişsin,”
“Saçımı okşayıp çocukluk anılarımı da anlatmak ister misin?”
Başını iki yana salladı.
“Küçükken ofise geldiğinde getirdiğin oyuncakları Afra’yla paylaşırdın ama sonra o oyuncakları hep ona kaptırırdın. Baban senden alıp Afra’ya verirdi, sevdiğin şeyleri kaybederdin.”
Küçükken o oyun oynadığım çocuk kardeşim miydi?
Suratım nasıl bir hâl aldıysa güldü.
“Babanı seviyordun, kaybettin. Kimi seversen kaybedeceksin. “
Az önce Alp’in geçtiği yeri gözleriyle işaret edip iğrenç bir şekilde sırıttı.
“O çocuğu sevdiğin o kadar belli ki... “ sonra başını iki yana sallayıp tükürürcesine konuşmaya devam etti.
“Ama sevdiğin herkes gibi onu da kaybedeceksin. Ve ben o gün karşına geçip sana bunu hatırlatacağım.”
Neden benden bu kadar nefret ediyorsun?
Ellerimi önlüğümün cebine sokup onun gibi sırıttım.
“Benim kaybettiklerimin çetelesini tutacağına kendi kaybedeceklerine odaklansana sen.”
Elimi omzuna koyup bir iki defa sıvazladım.
“Kocan kızının önünde sana tokat atınca beyin hücrelerin dip yaptı galiba, “
Suratı kızarırken burnundan solumaya başladı.
“Ama sana ufak bir hatırlatma yapayım mı? Ben kaybetmeye alıştım da sen kızını kaybetmeye dayanabilecek misin?”
Merdivenleri çıkıp kulak yırtan çığlığını ve bağırarak ağlamasını duymamaya çalıştım.
İnsanların yaralarıyla dalga geçmek bana göre değildi ama o da insan değildi.
Demekki problem yok.
Bütün gün hastalarla geçti, tek fark gözlerim sürekli Alp’i arıyordu ama o yoktu işte. Normalde baktığım yerde olurdu.
Biraz bahçeye çıkıp soluklandım Derin bir nefes alıp gökyüzüne baktım bahçedeydim, Afra'nın olmak istediği yerde bir daha hiç dışarı çıkamayacak mıyım diye sorarken gözlerindeki umutsuzluğu hatırladım.
Yaram sızladığında elimi üzerine koyup dinmesini bekledim.
Sonra bandaja çizdiği şeyi hatırlayıp bandajı yavaşça yerinden söktüm.
M♡A
Gözlerimi devirsemde gülümsememi engelleyememiştim.
Salak çocuk.
“Elinizdeki ne hocam?” Ayşe’nin sesini duyduğumda alelacele elimdekini cebime koydum.
“Hiçbir şey, ne haber? “ aceleci tavrıma gülerek arkasındaki masadan pansuman aletlerini aldı. Yarama batikon sürdü.
“Teşekkür ederim hocam, iyiyim.”
Bandajı yapıştırıp geri çekildiğinde teşekkür ettim.
“300’de ki hastanız Alp hocayı odadan kovdu, sizi istiyormuş.”
“Ne?” dedim.
“Nasıl kovdu?” Ayşe gülmemek için kendini zor tutuyor gibiydi ama daha fazla dayanamayıp güldü.
“Hocam masasındaki telefonu kopartıp Alp Hoca’nın kafasına atmış, gittiğimde çığlık çığlığaydı.” Ufak bir kahkaha atıp Alp’in odasına gitmek için asansörü çağırdım.
“Alp’in bir şeyi var mı?” Asansöre binip 15. Kata bastığımda Ayşe “Kafası yarılmış sanırım.” Dedi.
O hastanın yanına giderken ben Alp’in odasına girdim.
Elinde pansuman aletleriyle masasının başındaydı.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp yanına gittim.
Beni görünce gözlerini devirdi.
“Ver ben yapayım,” elindeki pamuğu almak istediğimde vermedi.
“Gerek yok, ben yaparım.”
Gerçekten kızgın.
Eline vurup düşürmesini sağladığımda homurdansa da bir şey söylemedi.
Şirince gülümsemeye çalışıp yeni bir pamukla yarasını temizledim.
“Bandajı değiştirmişsin, geç kalmıştın zaten.”
Bir an durdum, sonra devam ettim.
Yarasına benimkine benzer bir şekilde bandaj yapıştırdığımda gülümsüyordum.
“Yaralarımız bir örnek oldu.” Ben gülerken o da kaşlarını çatsa da gözlerinin içi parıldamıştı.
Masanın üzerine eğilip tükenmez kalem aldım, sonra da doğrulup Alp’in bir şey söylemesine fırsat kalmadan bandajına gülen yüz çizdim.
“Güzel oldu. “
Gülümseyip kalemi yerine bıraktım.
“Şu an söylediklerin için vicdan azabı çekiyorsun değil mi?”
Dönen sandalyesinde geriye yaslanıp derin bir nefes aldı.
Masanın ucuna oturup başımı salladım.
“Hayır, haksızlık yaptığımı düşünüyorum.”
Bakışlarını yüzümde gezdirdi.
“Hayatına dahil mi ediyorsun? “ ona yandan bir bakış atıp başımı eğdim.
“Sadece aklım karışık, bir çok duygu yaşıyorum Alp, daha dün gece Mert’in benden sakladığı şeyleri öğrendim. Başımda bir baba ve bir kardeş var. Kardeşin hastalığını ve ablasını arayışını saymıyorum bile.”
İç çekip omuz silktim.
“İyi değilim, yoruldum. Bir de üzerine sen hiç tanımadığım duygularla hayatıma giriyorsun. “
“Eğer izin verirsen hepsinin üstesinden gelebiliriz Mısra. “ başımı iki yanımda sallayıp yeşillerine baktım.
“Bu zamana kadar kendim hallettim, bundan sonrasını da yapabilirim. “ gözlerini kapatıp başını geriye yasladı.
“Bundan sonra bütün yükü omuzlarında taşımak zorunda değilsin. İzin ver o yükün altına bende gireyim.”
Bakışlarımı kaçırıp camdan gökyüzüne baktım.
Onu yanımda istiyordum ama o kimin hayatına girmek istiyordu?
Doktor Mısra’nın mı yoksa sorunlu bir çocukluk geçirmiş, gülmekten çok ağlamış, soğuk Mısra’nın mı?
“Biliyor musun? Afra beni bulmak için benden yardım istedi.”
Çenemden tutup gözlerine bakabilmem için başımı hafifçe kaldırdı.
“Sende yardım et o zaman. “
Kaşlarımı çatıp ne demeye çalıştığını anlamaya çalıştım.