"Konuşmasının asıl sebebi neydi peki?" dedi Alp bakışlarını Nisan'dan ayırmadan. Nisan derin bir iç çekti.
"Babası onu bırakıp gitti dedim ya, o gün işte. Ona bir mektup bırakıp gitmiş. Mısra annesinin odasından hiç çıkmazdı, mektubu oraya bırakmış. O gün oradaydım, okudu, ayağa kalktı, hepimizi iterek odadan çıkarttı. Bağrışlarımıza rağmen kapıyı arkasından kilitleyip bağıra çağıra ağladı. Tüm odayı alt üst etti Alp, camları kırdı, çarşafları bile parçaladı. O gün o odada ne annesine ne de babasına dair sağlam hiçbir şey bırakmadı. Teyzesi kapının önünde hıçkıra hıçkıra ağladı o gün... Ben de tabii. En son Dağhan ve Mert geldi. O ikisi durdurdu onu. O iki koca adamın gücü bile yetemedi durdurmaya. Öyle ağır bir sinir krizi geçirdi ki..." Nisan'ın iyice tadı kaçmıştı. Ofladı, tüylerinin ürperdiğini hissetmişti.
Alp onun bu haline kayıtsız kalamadı, uzanıp elini Nisan'ın elinin üstüne koydu.
"Devam etmek istemiyorsan.. Seni anlarım."
Nisan gülümseyerek Alp'in elinin üstündeki eline baktı.
"Geçmişte kaldı, iyiyim."
"Senin ailen nasıl? O süreç senin için nasıldı?" dedi Alp.
Nisan gülümsedi. "Dünyalar tatlısı bir ailem var. Annem Mısra'nın annesiyle babam da babasıyla çok iyi arkadaştı. Biz zaten hep birlikteydik, onların başına gelenler bizi doğrudan etkiledi. Hep onlardaydım, Dağhan ve Mert de hep oradaydı. Tüm zamanım onların evinde geçti yani, o soğuk salonda." titredi. "Afra ablamın sesiyle canlanan o odanın soğukluğu... Korkunçtu."
Alp kaşlarını çattı. "Afra, Mısra'nın..."
"Evet evet, annesinin adı. Afra." Alp anladığını belli eden şekilde başını salladı. Sonra Nisan ani bir şekilde ayağa kalktı.
"Hadi Mert'i görmeye gidelim"
Alp sadece başıyla onayladı. Onlar için bu denli önemli birine karşı kötü bir şey hissedemezdi, hissetmemeliydi.
Hastaneye gittiklerinde Dağhan yoğun bakım odalarının önünde, içeriye dalgın dalgın bakıyordu. Nisan onun bu halini görünce yeniden iç çekti. Onları çok ama çok seviyordu. Üçü de onun kardeşi gibiydi.. Ve şimdi bu halleri, hepsinin apayrı bir yerde birbirlerine iyi gelememeleri, üçünün de paramparça oluşu, Nisan'ı çok üzüyordu. Yavaş adımlarla Dağhan'ın yanına gidip başını omzuna yasladı. Dağhan irkilmişti, Nisan ve Alp'in geldiğini duymamıştı bile. İkisi birlikte camdan içeriye baktılar. Mısra orada, izole bir şekilde yüzünün her yanı sarılı olan Mert'in yanında duruyordu. Gözü sürekli Mert'teydi. Eli ise hep elinde. Nisan ve Alp aynı acıyı paylaşarak baktılar ikisine. Alp ise.. Onların birkaç adım gerisinde, oradan geçen herhangi biriydi işte. Onlar gibi yüzü cama dönüktü, onlar gibi Mert ve Mısra'ya bakıyordu o da. Ama onlardan çok daha farklıydı. Çok daha farklı hissediyordu, çok daha canı acıyordu. Ama öyle bir acı değildi onunki.. Yalan yok, şimdi o çocuk orada ölse, tek düşündüğü Mısra'nın üzüntüsü olurdu. Tek endişesi onun yaşayacağı travma olurdu.. .Kendi düşünceleriyle baş başa kalmaktan nefret ederdi Alp. Çünkü her şeyden kaçabilirdi, Her şeyi bir kenara itebilirdi..
Kendi düşünceleriyle kaldığında ise durum bundan biraz farklıydı. Kendiyle çelişemiyordu, başa çıkamıyordu. Çünkü o da, içinde hissettiği bu acının sebebini bilecek kadar aklı başında, bu acıyı kabul edemeyecek kadar bencildi.
Sessizce iç çekti. Orada oluşu bile diğerlerini rahatsız ediyor gibi hissediyordu, o an orada fazlalık gibiydi. Kendini öyle hissediyordu.
Gözlerini camdan çekip başı Dağhan'ın omzuna yaslı olan Nisan'a çevirdi. Kendi hayatında birden bire yabancı olmuştu sanki, birden bire uzaklaşmıştı kendinden, etrafında olanlardan. Nisan... Hayatına ne garip bir şekilde dahil olmuştu böyle?
Kendi düşünceleriyle boğuşurken onunla göz göze geldiler. Onunla... Camın ardında, başka birinin elini tutan güzeller güzeli kızla. Bu nasıl bir histi böyle? Nasıl böyle kuvvetli bir acı hissedebiliyordu? Daha önce buna benzer bir şey yaşamamıştı, ne garipti değil mi? Bir yabancı, böyle bir acıyı kalbine hep oraya aitmiş gibi yerleştirmişti.
Mısra ona bakıyordu, Alp'e. Tam gözlerinin içine. Dağhan'a değil, Nisan'a değil, Alp'e bakıyordu.
Alp metreler öteden, kat kat camın ardından bile gördü gözlerindeki yorgunluğu. Bu zamana kadar nasıl görmemişti onca acıyı, nasıl yabancı kalmıştı bakmaya çekindiği ama biraz fazla bakabilmek için canını verebileceği gözlere?
Silkindi, gözlerini kaçırdı, ellerini nereye koyacağını bilemedi birden bire, etrafına bakındı. Sonra da koridorda bir iki adım attı, hayır yanlış taraftı, gerisin geri döndü ve asansöre doğru yürüdü. Onun burada işi yoktu, bu insanlarla işi yoktu, burada olmamalıydı, onlara yabancıydı.
***
Maskemi çıkartırken otomatik kapının sensörünü harekete geçirip kapının açılmasını bekledim.
Kapı açıldı, artık Dağhan ve Nisan arasında beni koruyan bir cam yoktu.
Nisan hiç beklemeden ve dolan gözlerini saklamaya çalışmadan sarıldı boynuma. Ellerim onun sırtındayken gözlerim Dağhan'daydı. O da aynı dolu gözlerle bakıyordu ama bana değil, camın ardındaki diğer parçamıza. Tek elimi Nisan'ın sırtından çekmeden tek elimi Dağhan'a uzattım. Elim dikkatini dağıtmıştı, önce elime sonra da bana baktı. Sonra da hiç beklemeden elimi tutup sarıldı bize. İkimize birden koskocaman kollarının arasına aldı. Kokularını duyacak kadar, nabızlarını hissedecek kadar yakındım şimdi. Onlar benim canımdı, beni ayakta tutanlardı, onları kaybetmek istemiyordum. Gözlerimdeki yaşları daha fazla tutamayacağımı hissettiğim an Nisan'ın ağlayışını hissettim. Sessiz sessiz ağlıyordu ama hâlâ birbirimize yaslı bedenlerimiz bu sessizliği bozuyordu.
O an gözyaşlarım geri gitti sanki, ağlamaktan vazgeçtim, hemen geri çekilip ikisine birden baktım.
"Atlatacak, " zordan da olsa gülümsedim.
"Ve yine eskisi gibi olacağız."
Hayır, eskisi gibi falan olmayacaktık. Asla olamayacaktık, büyümüştük bir kere, aramıza yıllar girmişti bizim.
Ama inandım o an buna, inanmalıydım.
Çünkü ben inanmazken, onlar da beni inandırmışlardı. Şimdi sıra bendeydi, bir arada tutan ben olmalıydım.
Nisan gözlerini silip benim gibi gülümsedi. Yalandandı, inanmıyordu, ama güçlü durmalıydık. Onun için... Eski dostumuz için.
Dağhan'a baktım. Bana hiç unutamayacağım bir bakış attı. İlk kez, onları bir şeye inandırmak istemiştim, bir cümlem buna yetmişti.
Benimle gurur duyuyordu, bana kızıyordu, beni çok seviyordu. Dağhan ın bakışlarından yalnızca bunları anlamıştım.
O da bizim gibi gülümsedi.
"Aksini düşünmedim," dediğindeyse yeniden gülümsedim.
Ona varlığımızı hissettirmeliydik.
***
"Evlen benimle!" Kaşlarımı alayla kaldırıp kağıt
helvamdan kocaman bir ısırık aldım.
"Ne?"
"Evlen benimle Misra, benim gibi yakışıklı
çocuklarımız olsun, sen onlara pislik demeyi
öğretirsin; bende nasıl yakışıklı olmaları
gerektiğini,"
Kahkahamı serbest bıraktığımda ellerimi
dizlerime koyarak gülmeye devam ettim. Kafamı kaldırıp saçlarımı düzelttikten sonra merakla ve sevgiyle bakan gözlerine baktı.
"Kız olursa ne olacak?"
Gözleri aniden ışıldamış, elindeki kağıt helvayı
heyecandan yere düşürmüştü.
Onun bu haline sırıtırken o hiç bozuntuya
vermeden "Onlara da nasıl güzel olunacağını
sen öğretirsin..." dedi. O, benim en yakın arkadaşım, en sevdiğim insandı.
Anın büyüsü falan yoktu, bizdik işte. Mert ve Mısra. Kağıt helvamın son
yudumunu da ağzıma atıp hunharca çiğnemeye
başladım.
Gözlerinin içi geleceğin güzel anılarıyla
parıldıyordu, siyah gözlerindeki ışıltılar, geceyi
aydınlatmak isteyen ay gibi parlıyordu.
Ama Ay'ın parıltısı geceyi aydınlatmazdı,
biliyordum.
Bildiğim hâlde yıldız olmayı seçtim onun
çabaladığı gökyüzünde.
Ona uzak olsam da, ondan güçsüz olsam da
yardım etmek için.
Onun sevgisinin yanında benimki gökyüzündeki
yıldızdı ama gece için değerdi.
Geleceğimiz için, değerdi.
"Ya çocuğumuz olmazsa?" dedim bu sefer
sırıtmam gülümseye döndüğünde.
"O zaman sen bana sevilmeyi anlatırsın, bende
sana seni sevmeyi." O kadar umudu yoktu ki sevileceğinden, sevilmenin nasıl bir his olduğunu benden dinlemeyi kabul etmişti.
Gözlerimi denize çevirip ayağımla bir taşı dibine
fırlattım.
"İyi, evlenirim o zaman."
Yüzüne hiç bakmadım, onun yerine gökyüzüne çevirdim bakışlarımı.
"Dalga geçiyorsan-"
"Hayır, "dedim telaşla başımı iki yana sallayıp.
"Bu defa dalga geçmek yok, seninle evlenmek
istiyorum."
Sonra ona döndüm. Gülümsüyordum, ne yaptığımı biliyor muydum? Hayır.. Bilmem mi gerekiyordu? Hayır.
"Mısra!" dedi var gücüyle bağırarak. Sahilde kalabalık yoktu, olan birkaç kişi de dönüp bize bakmıştı.
"Seni çok seviyorum!" belimden tutup kaldırdı, beni etrafında döndürdü. Kahkaha atıyordum. O an uzun zaman sonra güldüğüm ilk andı.
Bağırışları kulaklarımda yankılanırken şu an
parlayamayacak kadar yorgun ve kapalı olan
gözlerine baktım.
Gerçeği görmedikçe anılar güzeldi. Ama anılarımın gerçeği karşımda yatarken bu hiç
kolay değildi.
Nefes alırken inip kalkan göğsüne bakıp gülümsedim.
Bazı geceler Nisan'ı arayıp nefes alışverişlerimi
kontrol etmesi için onu tembihlerdi.
Çok güzel sevmişti, çok güzel sevilmiştim.
Abisini korumak için bileklerine takıldığında
kelepçeler ona kızmadım, kızmazdım da.
Onun bir ailesi vardı, bir abisi vardı.
Kendi ailesi varken başka birine aile olmadı
diye kızamazdım.
Kapı aralandığında bakışlarımı o tarafa
çevirdim.
Alp elinde iki bardak kahveyle dikkatlice
içeriye girip kapıyı ayağıyla kapattı.
"Selam," dedi elindeki kahvenin tekini koltukta
büzüşmüş bana uzatırken.
Elindeki kahveyi alırken gülümseyip bende
başımla selam verdim.
"İhtiyacın olur diye düşündüm," dedi gözleriyle
kahveyi işaret edip.
Kahvenin kokusunu içime çekerken bahsettiği
şeyin uykusuzluk olduğunu es geçtim.
"Ameliyattan sonra sana teşekkür etme
fırsatım olmadı. Çok iyi bir iş çıkardın.
Teşekkür ederim."
Alp kahvesinden bir yudum aldıktan sonra
bakışlarını Mert'e çevirdi.
"Ben işimi yaptım. Ama sen şu an işini
yapmıyorsun."
Omuzlarımı silkip kahveyi bardaktan
taşırmadan yavaşça sallamaya başladım.
Alp kahvesinden bir yudum aldıktan sonra
bakışlarını Mert'e çevirdi.
"O uyanana kadar uyumayacağım, çalışmayacağımda."
"Kendine zarar veriyorsun." dese de ona attığım
bakış susmasına yetmişti. Israra gerek olmadığını o da biliyordu. En azından bu kadar tanıdığına emindim. O içeri girdiğinden beri kalbime saplanan sızıyı geriye ittim.
Ameliyatın üstünden on koca gün geçmişti, Mert'in yaraları iyileşmeye başlamış, durumu da iyiye gidiyordu. Normal odaya alınmış ve solunum desteği çıkarılmıştı. Kendi kendine nefes alabilecek kadar iyiydi. Bedeni kuvvetliydi, ameliyat sonrası beklenen komplikasyonlardan hiçbiri olmamıştı. Onun yerinde kim olsa, defalarca müdahaleye ihtiyaç duyardı. Artık uyanmasını bekliyorduk, her an uyanabilirdi.
"Mısra aslında ben.." Alp gözlerini korkarak bana çevirdiğinde gözlerine bakıyordum.
"Nisanla aramdaki ilişki hakkında bir şey söylememene şaşırdım." dedi . Elindeki kupayı sıkı sıkı tutuyordu. Evet, Nisan da buna şaşırmıştı ama bunun gündem olması için hiç fırsatımız da olmamıştı. Met aniden gelmiş, tüm dengeleri değiştirmişti.
Derin bir iç çektim. Artık benim de bakışlarım elimdeki kahve kupasındaydı.
"Ne demeliydim? Siz bir karar almışsınız. " bakışlarımı yüzüne çevirdim, bana benim ona baktığım gibi bakıyordu. Hüzünle. Sanki ona neden böyle bir şey yaptın diye kızmamı bekliyordu. Yapma dememi bekliyordu.
"Kardeşimi üzme demiştim Alp. Kardeşimi üzme ve eğer hislerinden emin değilsen.." içten içe böyle olmasını istediğimi biliyordum ama bunu düşünmek ve hissetmek utanç vericiydi. O yüzden hemen gerilere ittim. Nisan benim için benden de önemliydi. Onun mutluluğuyla mutlu olmaktan başkasını yapamazdım.
"Eğer değilsen, bunu onunla konuş. Alp, ona umut vermeye hakkın yok. Ona en büyük kötülüğü yapmış olursun. Ve o zaman..."
Kahveyi masaya koyarken sesim kararlılığını ve tokluğunu yeniden kazanmıştı.
"O zaman hiç tanımadığın ve tanışmak istemeyeceğin biri olurum. Canını yakarım Alp."
Koltukta arkama yaslandım.
"İnan bana hiç kurallara göre oynamam. Çok canını yakarım."
Güldü, daha çok küçümser bir gülüştü. Güldüğünde gözlerinin kısılması çok güzeldi, mavi gözleri kayboluyor ve.. Ne diyordum? Küçümser gülüş, evet.
"Sen benim canımı yakamazsın."
ben de aynı onun gibi gülüp başımı koltukta geriye yasladım.
"Umarım haksız olduğunu göstermeme gerek kalmaz."
Bu söylediğim gülüşünü soldurmuştu. Ne oldu Alp efendi? Fazla küçümserdiniz...
"Biz tanışalı ne kadar oldu?" dedi koltukta yan dönerek. Şimdi aramızdaki mesafe kısalmış, yüzlerimiz birbirine hizalıydı.
"Bir yıl olmuştur." dediğimde güldü.
"İlk kez düzgünce muhabbet ediyoruz, " dediğinde ben de güldüm.
"Umarım son olur." Kaşlarını kaldırdı ve 'vay be' der gibi güldü. Ben de güldüm.
"Muhabbetimin bu kadar berbat olduğunu bilmiyordum." dediğinde "İyi ya işte, " dedim. "Öğrenmiş oldun. "
Haklıydı, bir yıldır birbirimize sataşıp vakalar hakkında konuşmaktan başka hiçbir şey yapmamıştık. Bazen kahve içerken ya da yemekhanede karşılaşır, onda da birbirimizin sırasını almaya çalışır ya da birbirimizi görmezden gelirdik. Aramızda sürekli bir tartışma vardı, bir hazımsızlık. Onu bazen bana bakarken görürdüm, gözlerini üzerimden ayırmazken. O zamanlarda sanki tüm hücrelerim aynı anda hareket ediyormuş gibi hissediyordum, sanki vücudumda işleyen her şey işleyişini unutuyor gibiydi. O zaman da sataşırdım işte, bir çeşit korunma mekanizması gibi.
Birbirimize bakıyorduk, sessizce, öylece bakıyorduk. Gözleri.. Gökyüzü gibiydi, bakmaya doyulmayacak o maviler gibi.
Arkadan kısık sesli bir inilti duyduğumda her şey birden bire somutlaşmıştı, orası bir hastaneydi, bir hastanın odasıydı, orada bir hasta vardı ve o hasta benim on gündür uyansın diye dua ettiğim en sevdiğim arkadaşımdı.
Bakışlarımı aniden yataktaki Mert'e çevirip oturduğum koltuktan hızlı bir şekilde kalkıp
Mert'in başında durdum. Uyanıyordu, tansiyonu yükselmişti, bu acıyı hissettiği anlamına geliyordu. Uyaıyordu.
"Siktir," dedi Mert elini başına götürürken. Bunu çok yavaş yapmıştı. Ses tonunu unuttuğumu fark ettiğimde kalbim acıyla kıvrıldı.
Gözlerini aralayıp birkaç saniye etrafı algılamaya çalıştı, sonra gözleri gözlerime değdi ve göz bebekleri şaşkınlıkla büyüdü. Işıkla göz reflekslerini kontrol ettim,
büyülenmiş gibi beni izliyordu. Daha çok gerçekliği kavrayamıyor gibiydi. Odanın ışıklarını kısmıştım, loş bir ortamdaydık.
"Merhaba," dedim ellerimi yüzünde gezdirip. O an onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Buradaydı, yıllar sonra yanımdaydı. Zayıflamıştı, çelimsizdi. Baş parmağımı yüzünün sarılı olmayan kısmında gezdirdim. Gözlerim dolmuştu, konuşmak için sesimi bulamıyordum sanki.
"Ben Mısra Tekin," dedim gözlerimdeki yaşlarla gülümserken.
Ne olduğunu anlamaya çalıştığını anlayabiliyordum. Göz yaşım onun yanağına damladığında sanki rüyadan uyanmış gibi irkildi, "Mısra," dedi sesinin en kısık tonuyla.
"Buradayım, rüya görmüyorsun." Ah benim canım, ne oldu sana böyle?
"Öldüm mü?" dedi gayet ciddi bir
şekilde. Öyle duygusal bir an da bile güldürmeyi başarmıştı ama şaka yapmaya çalışmadığını biliyordum. Sorusunda ciddiydi. onun gözlerindeki yaşları başparmağımla sildim.
"Hayır, yaşıyorsun. Yıllardır yaptığın gibi."
Ellerini hafifçe kaldırıp hep çok sevdiği
saçlarımda gezdirdi.
Kendince gerçekliğime inandıktan sonraysa
sesli bir şekilde ağlamaya başladı. Tansiyonu iyice yükseliyordu, elini bırakıp raftaki ilaçlardan birini serumuna enjekte ettim. Bıraktığım elini, elimi yeniden tutmak için uzattı, hareketleri yavaştı.
Yerde diz çöküp birbirine ne zaman
kenetlendiğini fark etmediğim ellerimize
bakarak ağlamaya devam ettim.
O her zamanki gibi ağlarken benim sesim oldu,
bense yine sessizce ona destek oldum.
"Eğer rüyaysa, Allahım, nolur hiç uyanmayayım."