bc

Tehlikeli Tutkular

book_age18+
10
FOLLOW
1K
READ
dark
contract marriage
family
forced
mafia
gangster
drama
office/work place
love at the first sight
like
intro-logo
Blurb

TEHLİKELİ TUTKULAR

Tutku, bazen karanlığın en derin çukuruna sürükler…

Carolina, Tom ve Scharline… Dışarıdan bakıldığında sıradan bir aile. Ama her evin duvarları ardında saklanan sırlar vardır. Ve bazı sırlar, ölümcül olabilir.

Celeste ve Ethan… Bir anne ve oğul. Ama aralarındaki bağ, olması gerekenden çok daha öte, çok daha karanlık. Yalanlarla beslenen bir tutku, tehlikeli bir sınırı çoktan aşmış.

Bir yanda aile bağları, diğer yanda akıl almaz bir saplantı…

Carolina, hayatını çocuklarına adamış güçlü bir kadın. Ama ne kadar kaçarsa kaçsın, geçmişin karanlık gölgeleri peşini bırakmayacak.

Tom, ailesinin korunaklı dünyasında büyümüş bir adam. Ama gerçeklerle yüzleştiğinde, kendini çözülmesi imkânsız bir düğümün içinde bulacak.

Scharline, tutkunun ve yalanların ortasında sıkışmış bir ruh. Aradığı gerçek, onu en büyük yıkıma sürükleyebilir.

Celeste, yıllarca sakladığı sırlarıyla yaşıyor. Ama tutkularının esiri olan bir kadının ne kadar ileri gidebileceğini kim bilebilir?

Ethan, annesine körü körüne bağlı bir adam. Ama bazı aşklar, yıkım getirir. Bazı arzular, eninde sonunda kanla sonuçlanır.

Karanlık olaylar, yalanlar ve saplantılar iç içe geçerken…

Kim hayatta kalacak? Kim kendi tutkularına yenik düşecek?

Peki ya sen? Gerçeğin ne kadarını öğrenmeye cesaret edebilirsin?

chap-preview
Free preview
CAROLINA
Muhteşem Godwoods Malikanesi, göğe uzanan yüksek meşe ağaçlarının serin kolları altında, etkileyici bir zarafetle dimdik ayakta duruyordu. Sabahın dingin sessizliğine sarılmış dar sokak, zamansız bir ihtişam taşıyor gibiydi; sanki zaman bile buraya dokunmaya cesaret edemiyordu. Eski ama hâlâ göz kamaştırıcı taş işçiliği, geçmişin görkemli günlerinin yankılarını fısıldarken, hafif bir sabah esintisi geniş sütunlar arasında dolaşıyor, hüzünlü bir ağıt gibi mırıldanıyordu. Bütün sokak, buranın bir zamanlar büyük bir hikâyeye ev sahipliği yaptığını haykırıyordu adeta. Carolina Godwoods, uzun ve loş ışıklarla aydınlatılmış koridorda duruyordu. Ahşap zemin, topuklarının altında hafifçe gıcırdadı ve her adımı eski evin içinde yankılanarak sessizliği daha da derinleştiriyordu. Kusursuz bir şekilde ince belini saran zarif beyaz bluzu ve dizinin hemen üzerinde biten siyah kalem eteği, vücudunun zarif kıvrımlarını vurguluyordu. Koyu renk saçları, yumuşak dalgalar halinde omuzlarına dökülmüş, parmakları ise göğsüne düşen bir tutamla farkında olmadan oynuyordu. Bluzunun yumuşak kumaşını bilinçsizce kavradı—belki de içinde kabaran duyguların sessiz bir ifadesiydi bu. Bakışları, duvara özenle asılmış bir fotoğrafa kilitlenmişti. Fotoğraf karesine hapsolmuş an, ona zamana meydan okuyan bir sıcaklıkla bakıyor gibiydi. Sekiz yıl öncesine ait bir anı—güneşli bir yaz günü. Richard… Kocası, her zamanki neşeli ve oyunbaz gülümsemesiyle Carolina’nın omuzlarını sıkıca sarmıştı. Fotoğraftaki o anın sıcaklığı hâlâ capcanlıydı ama şimdi içini acı verici bir şekilde burkuyordu. Scharline ve Tom yanlarında duruyordu; henüz çocukluk yıllarındaydılar, yüzlerindeki masumiyet, hayatın onlar için neler sakladığını bilmeyenlere özgü bir saflık taşıyordu. Carolina’nın gözleri, Richard’ın kollarının onu sardığı noktaya odaklanmıştı. İçinde büyüyen boşluk, fotoğrafın cam yüzeyine silik bir yansıma olarak düşüyordu. Aklı, altı yıl öncesine—her şeyi sonsuza dek değiştiren o korkunç kazaya—kaydı. Bakışları hâlâ fotoğraftaki geçmişe saplanmıştı. Ancak ne kadar uzun süre bakarsa baksın, o anı geri getiremeyeceğini biliyordu. Richard’ın sarılışı gözlerinin önündeydi ve göğsüne yayılan keskin acı, onu altı yıl önceki o lanetli güne geri çekiyordu. O gün hava yağmurluydu. Asfalt, ışığı yansıtarak bir ayna gibi parlıyordu ve gökyüzü gri bir örtüyle kaplıydı. Richard direksiyon başındaydı, Carolina ise yan koltukta oturuyor, ona gülümseyerek nazikçe elini sıkıyordu. Tom ve Scharline arka koltuktaydı. Scharline, kasvetli havadan rahatsız olmuş gibi cama bakarken, Tom yeni oyuncağıyla oynuyordu. O güne kadar her şey sıradandı… ta ki o viraja gelene kadar. Karşı yönden gelen bir kamyon, virajı dönerken kontrolünü kaybetti. Carolina, Richard’ın gözlerindeki paniği ve direksiyonu içgüdüsel bir refleksle çevirdiğini hatırlıyordu. Bir çığlık, kırılan metalin uğultusu ve ardından… her şeyin sonsuz bir sessizliğe gömülmesi. Gözlerini açtığında dünya altüst olmuştu. Her yerde kırık cam parçaları vardı ve hava, kanın metalik kokusuyla ağırlaşmıştı. Richard hareketsizdi. Nefes almakta zorlanırken, Carolina arka koltuktan gelen boğuk bir ağlama sesi duydu. Tom… Ama Scharline’dan hiçbir ses çıkmıyordu. Gözleri kocaman açılmıştı, sanki çığlık atmak istiyormuş ama bilincini kaybetmiş gibi. Kabus, hastane koridorlarında devam etti. O an… O korkunç an… Richard’ın artık hayatta olmadığını söylediklerinde, Carolina sonsuz bir boşluğa düştü. Uykusuz geceler, Tom ve Scharline’ı da kaybetme korkusuyla işkenceye dönüşen saatler… Ailesinin kalan tek parçasına tutunarak hayatta kalmaya çalıştı. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Carolina yas tutmaya bile vakit bulamadı. Çocuklarının ona ihtiyacı vardı. Richard’ı kaybetmişti ama Tom ve Scharline hâlâ buradaydı. O güçlü olmak zorundaydı. Acısını ve kederini bir kenara iterek, çocuklarını yetiştirmeye başladı. Babalarını kaybettikten sonra Scharline içine kapanmıştı. Bir zamanlar gözlerinde parlayan ışık sönmüştü. Tom o zamanlar henüz on iki yaşındaydı. Bir babayı kaybetmenin ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamıyordu ama evlerindeki değişimi hissedebiliyordu. Carolina, çocuklarının her ihtiyacını karşılamaya kendini adadı, Richard’ın bıraktığı boşluğu doldurmaya çalıştı. Ama kendi acısını sadece geceleri, çocuklarının asla göremeyeceği anlarda serbest bırakıyordu. Keskin beyaz floresan ışıkları gözlerini yaktı. Koridordaki antiseptik koku, içindeki boşluğu daha da derinleştirdi, soğuk zemine basan ayaklarını uyuşturdu. Bir hemşirenin titrek sesi, Carolina’yı gerçeğe döndüren ilk şey oldu. “Bayan Godwoods… Eşiniz…” Sonrasını hatırlamıyordu. Cümlenin nasıl tamamlandığını, doktorun ifadesiz ama kederli tonunu… Bildiği tek şey, o an ayaklarının altındaki ince ipin koptuğuydu. Tüm dünya sessizliğe gömüldü. Biri onu tutmaya çalıştı, kollarını kavradı ama Carolina sadece karşısındaki kapıya bakıyordu. O kapının ardında Richard vardı. Ve bir daha asla ona tek kelime bile etmeyecekti. Bacakları birden çözüldü. Ellerini göğsüne bastırarak nefes almaya çalıştı ama ciğerleri sıkışmıştı. Boğazına yükselen o dayanılmaz acı, çığlığa dönüşmek istiyordu ama hiçbir ses çıkmadı. Sadece dudaklarından kırık bir fısıltı döküldü: “HAYIR…” Saatler miydi, yoksa sadece dakikalar mı? Bilmiyordu. Ama bir noktada, hemşirelerden biri ona bir şey sorduğunda, sadece başını sallayıp Richard’ı görmek istediğini söyledi. Ve şimdi buradaydı. Kapıyı açtığında, oda hastane kokuyordu—soğuk, steril, cansız. Ama yatakta yatan adam, bir zamanlar onun dünyasını aydınlatan kişiydi. Artık nefes almıyordu, ama hâlâ Richard’dı. Carolina ağır adımlarla, tereddüt içinde yatağa doğru ilerledi. Ellerini uzattı, sonra duraksadı. Parmakları titriyordu. Onu böyle görmek istemiyordu. Ama bu, son şansıydı. Elini uzattı ve parmakları Richard’ın soğuk tenine dokunduğunda vücudundan bir ürperti geçti. Ellerini tuttu, başparmağıyla avucunu nazikçe okşadı. Bu eller, bir zamanlar sıcaktı. Bir zamanlar ona huzur verirdi... Şimdi ise buz gibi soğuktu. “Beni bırakmamalıydın…” Sesi çatladı, sadece bir fısıltı kadar güçsüzdü. Gözyaşları süzülerek akarken, parmakları Richard’ın saçlarında gezindi. Bir zamanlar hayat dolu, kahkahalarla yankılanan adam, şimdi orada—sessiz, hareketsiz yatıyordu. Gözlerini kapattı. Zamanı geri sarabilmeyi diledi. O viraja gelmeden önceki ana dönmeyi, Richard’ın kahkahasının arabayı doldurduğu anı yeniden yaşamayı... Ama hiçbir şey değişmeyecekti. Dünya, acımasızca dönmeye devam ediyordu. Eğildi ve dudaklarını Richard’ın alnına bastırdı. Orada bir süre kaldı, sanki varlığını ruhuna kazımak ister gibi. Onun son sıcaklık izlerine tutundu. “Seni her zaman seveceğim…” Sesi titredi, kederle dolup taştı. Geri çekildiğinde, içindeki boşluk neredeyse fiziksel bir acıya dönüşmüştü. Richard’a son kez baktı, yüzünü zihnine kazıdı. Sonra, ağır ve isteksiz adımlarla arkasını döndü. Hastanenin soğuk ışıkları altında, kalbinin yarısı paramparça olmuştu. Richard’sız geçen ilk sabah... Uyandığında gözlerini açmak istemedi. Zihni uyku ile gerçeklik arasında süzülüyordu ve bir anlığına kendini kandırabilirdi—belki de bu sadece bir rüyaydı, belki Richard hâlâ yanı başındaydı. Ama gözlerini açtığında, yanındaki yatak boştu. Richard gitmişti. Ve asla geri dönmeyecekti. Odada yankılanan boşluk, göğsüne ağır bir yük gibi çöktü. Ellerini yatağın kenarına koyup doğrulmaya çalıştı, ama bedeni ona ihanet etti. Tükenmişti. Günlerdir uyumamış, yemeyi unutmuştu. Gözleri yanıyordu, boğazı kuruydu. Ama en çok, içindeki o korkunç boşluğu hissediyordu. Banyoya yürüdü. Aynaya baktığında, karşısındaki yansımasını zar zor tanıyabildi. Saçları darmadağındı, yüzü solgundu, yorgun gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Bir zamanlar sakin ve güçlü olan Carolina Godwoods, şimdi sadece kendi gölgesinden ibaretti. Parmakları hafifçe aynaya dokundu. Ama ona bakan kadın bir yabancıydı. “Anne?” Sesi duyduğunda irkildi. Kapıda Tom duruyordu. Küçük bedeni, etraflarındaki uçsuz bucaksız boşluğun içinde kaybolmuş gibiydi. On iki yaşındaki gözlerinde olmaması gereken bir şey vardı—korku. Babası olmadan kalmanın korkusu. Ve o anda Carolina anladı... Güçlü olmak zorundaydı. Sadece kendisi için değil. Çocuklarını da kaybetmemek için. Derin bir nefes aldı, ama boğazına düğümlendi. Tom’a doğru yürüdü, dizlerinin üzerine çöktü ve onu sıkıca kucakladı. Küçük bedeni kollarında hissetmek, içini hem ısıttı hem de bıçak gibi saplanan bir acıyla delip geçti. Çünkü Richard artık yoktu. Ve bundan sonra, her şey Carolina’nın omuzlarındaydı. “Her şey yoluna girecek, sevgilim…” Kendi sözlerine inanmadı. Ama Tom inanmalıydı. Küçük çocuk, annesine daha da sıkı sarıldı. Hiçbir şey söylemedi—sadece başını göğsüne yasladı. Ve o anda Carolina anladı. İyileşip iyileşmeyeceği, yas tutacak zamanı olup olmadığı artık önemli değildi. Önemli olan tek şey, bir daha asla çocuklarının gözlerinde bu korkuyu görmemekti. İlk birkaç hafta, tam bir kabustu. Her sabah Richard’ın artık olmadığını bilerek uyanmak... Masadaki boş sandalyeyi görmek... Günün sonunda, paylaşacak hiçbir kelimesi olmadığını fark etmek... Bunların her biri, ölümün soğukluğu kadar keskin ve acı vericiydi. Scharline, babasının ölümünü sessizce kabul etti. On dokuz yaşındaydı ve babasının yokluğu içinde derin bir yara açmıştı. O gün gözyaşı dökmemişti. Ama günler geçtikçe daha az konuşmaya başladı. Gözlerindeki ışık soldu. Çalışmak için odasına kapandı, neredeyse hiç dışarı çıkmadı, yemekleri bile atladı. Carolina ona seslendiğinde, kısa cevaplar veriyor ve sonra tekrar sessizliğe gömülüyordu. Ama Tom farklıydı. Her gece annesinin yatağına sokuluyordu. Bunu genellikle kâbus gördüğünde yapardı, ama artık rüya görmesine bile gerek yoktu. Tek ihtiyacı, annesinin yakınında olmaktı. Bir gece, Carolina yarı uykulu yatarken, boğuk hıçkırıklarını duydu. “Baba bizi unuttu mu?” O anda, Carolina’nın içinde kurduğu tüm duvarlar paramparça oldu. Oğlunu sıkıca kollarına aldı ve “Hayır, asla.” diye fısıldadı. Ama gözyaşlarının yanaklarından süzülmesine engel olamadı. Sonraki aylar, Carolina için tam anlamıyla bir savaş alanına dönüştü. Faturalar birikiyordu. Richard olmadan, evin tüm sorumlulukları Carolina’nın omuzlarına yüklenmişti. Banka borçlarıyla uğraşmak, çocuklarına bakmak, yemek yapmak, evi ayakta tutmak… Hem anne hem baba olmak zorundaydı. Ama en zor olanı, yalnızlıktı. Geceleri, herkes uyuduğunda, Richard’ın boş yastığına sessiz çığlıklar atıyordu. “Ne yapacağım, Richard? Sensiz ne yapacağım?” Cevap yoktu. Sadece duvardaki saatin monoton tik takları, evin sonsuz sessizliğinde yankılanıyordu. Carolina, oturma odasındaki büyük pencerenin yanında durmuş, düşüncelerine hapsolmuştu. Zamanın bedeninden yavaş yavaş bir şeyler kopardığını hissediyordu. Ama bu onu zayıflatmıyordu; tam tersine, güçlendiriyordu. Yılların şekillendirdiği kadınlığı, bakışlarına derinlik, duruşuna zarafet katmıştı. Toprak tonlarındaki düğmeli elbisesi, ince belini nazikçe sarıyordu. Adım attıkça, kumaş hafifçe dalgalanıyor, zarafetini daha da belirginleştiriyordu. Uzun, koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülüyor, yaşanmışlıkların zamansız dokunuşunu taşıyordu. Pürüzsüz teni, yüzünün keskin hatları ve dolgun dudaklarının hafif yukarı kıvrımı... Carolina yaş almıştı, ama cazibesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Parmaklarını, koltuğun kumaşında farkında olmadan gezdirdi. Bazen bu küçük dokunuşlar, derisinin çoktan unuttuğu duyguları hatırlatıyordu. Tam o anda, Scharline, oturma odasının kapısında belirdi. Gençliğin tazeliğini taşıyan bu görüntüsüyle, annesine tam bir zıtlık oluşturuyordu. Basit, beyaz bir üst, ince belini ve pürüzsüz tenini vurguluyordu. Hafif dökümlü pantolonu, yürüdükçe zarif bir şekilde hareket ediyordu. Açık kahverengi saçları, gençliğin ışığını taşıyor, dudaklarındaki hafif kıvrım ise masumiyetle büyüleyici bir çekiciliği kusursuz bir uyum içinde dengeliyordu. Onun güzelliği, çabasızdı. Gözlerindeki saflık, içinden gelen bir ışık gibi parlıyordu. Annesinin yanında durduğunda, aralarındaki keskin fark göze çarpıyordu. Carolina, hayatın yüküyle şekillenmişti. Varlığı, otorite ve asalet yayıyordu. Scharline ise henüz hayatın onu nereye götüreceğini keşfetmeye çalışan bir gençti. Kan bağlarıyla birbirlerine bağlıydılar, ama kadınlıkları tamamen farklıydı. Carolina’nın olgun çekiciliği, nefes kesiciydi ve saygı uyandırıyordu. Scharline’ın güzelliği ise henüz keşfedilmemiş bir bahar sabahı gibi büyüleyiciydi. İnsan, ona bakmaktan asla sıkılmazdı. Yumuşak bir sesle sordu: “Anne, iyi misin?” Sesi, bir melodi gibi süzülerek odayı doldurdu. Carolina, kızına döndü ve hafifçe gülümsedi. Ama aralarındaki bağ kelimelerle ifade edilemezdi. Zaman ve acıyla şekillenen, derin bir bağ... Asla tam anlamıyla dile getirilemeyecek bir şeydi bu. “İyiyim, tatlım.” Carolina yanıt verdi. Zoraki gülümsemesi dudaklarında kaldı. Ama gözleri... Gözleri onu ele veriyordu. O derinlikte, özlem ve hüzün vardı. Scharline, annesinin gizlemeye çalıştığı duyguları görebiliyordu. Her zaman güçlü ve kararlı çıkan sesi, şimdi biraz daha kırılgandı. Daha önce orada olmayan bir yorgunluk taşıyordu. “Sadece biraz düşüncelere daldım.” Cümlesini yumuşatarak ekledi. Sanki kelimelerini bir yastık gibi hafifletmeye çalışıyordu, kızının daha fazla endişelenmesini istemiyordu. Scharline başını hafifçe yana eğdi ve annesinin elini tuttu. Bir zamanlar onu sarsılmaz bir güçle tutan parmaklar, şimdi biraz daha kırılgan, biraz daha narindi. Annesinin elini daha sıkı tuttuğunda, çocukluğuna döndü. O eller, onu hep korur, hep rahatlatırdı. Ama şimdi, destek bekleyen kişi annesiydi. “Fotoğraf yüzünden mi?” diye sordu, sesi hafifçe titredi. Carolina yavaşça başını kaldırdı. Oturma odasının loş ışığında kızına baktığında, onda Richard’ı gördü. Kahverengi saçlarının yumuşak dalgalarında... Gözlerindeki o tanıdık sıcaklıkta... Ellerini dikkatlice hareket ettirişinde, sanki bir şeyleri kırmaktan korkuyormuş gibi... Richard, her zaman ailelerinin en güçlü parçasıydı. Ve şimdi, Carolina, o gücü tek başına taşımaya çalışıyordu. Başını hafifçe salladı. Dudaklarının kenarında kısa bir gülümseme belirdi, ama bu gülümseme neşeden çok özlem ve hasretle doluydu. Scharline, annesinin elini daha sıkı tuttu. Dokunuşu sıcaktı, içtendi; bir çocuğun ebeveyni için hissettiği içgüdüsel koruma ve şefkatle doluydu. “Eğer babam bugün burada olsaydı, bizimle gurur duyardı.” Odadaki sessizlik, bu sözlerle parçalandı. Carolina, içindeki o ince çatlağın derin bir uçuruma dönüştüğünü hissetti. Richard… Eğer burada olsaydı, gerçekten böyle mi hissederdi? Onun yokluğu sadece bir kayıp değildi—Carolina’nın ruhunda yankılanan, boşlukta kaybolmuş bir çığlıktı. Yutkundu, boğazına yükselen hüznü bastırmaya çalıştı. “Umarım öyledir,” diye fısıldadı Carolina. Ama sesinde bir tereddüt vardı. Bir belirsizlik. Sözcükleri havada asılı kaldı—sanki kendisi bile onlara inanıp inanmadığından emin değilmiş gibi. Çünkü Richard burada değildi. Ve her geçen gün, yokluğu daha da ağırlaşıyordu. Geceler... Geceler en zoru oluyordu. Ev sessizliğe gömüldüğünde, çocuklar odalarına çekildiğinde ve dış dünya uykuya daldığında... Carolina’nın zihni en sert savaşlarını veriyordu. Düşünceler onu kuşatıyor, geçmişin hatıralarıyla geleceğin belirsizliği iç içe geçiyor ve boğuluyormuş gibi hissediyordu. Maddi kaygılar, omuzlarına binen ezici sorumluluk, çocuklarının geleceği... Her şey, onu içinden çıkılmaz bir düğüm gibi sıkıyor, daha da derine çekiyordu. Bir anne olarak her şeyi düzeltmek zorundaydı. Güçlü olmak zorundaydı. Ama içten içe, parçalanıyordu. Ve en kötüsü de, bunu kimseye gösterme lüksüne sahip olmamasıydı. Scharline, annesinin düşüncelere daldığını fark etti. O ifadeyi tanıyordu—bir şeyleri saklamaya çalışan, ama gözlerinden sızan hüzne engel olamayan birinin ifadesiydi bu. Annesini rahatlatmak isteyen Scharline, elini nazikçe sıktı. “Biliyor musun, anne… bazen… bazen babamın hâlâ burada olduğunu hissediyorum. Sanki bizi izliyormuş, bizi koruyormuş gibi.” Carolina, kızına baktı. Gençliğin saf inancı, hâlâ gözlerinde parlıyordu. Hâlâ bir şeye tutunabiliyordu. Ve sırf bunun için bile, Carolina devam etmek zorunda olduğunu biliyordu. Nazikçe başını salladı, kızının elini avucuna alıp şefkatle okşadı. “Ben de öyle hissetmek istiyorum, tatlım,” dedi, sesi bu kez daha sıcak, daha yumuşaktı. Ve belki de... belki de bir parça olsun inanmak istiyordu. Sadece biraz.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

DELİ KURT

read
476.8K
bc

Sabah Güneşim+18

read
10.1K
bc

Destina

read
4.7K
bc

MAVİ VE YEŞİL: Esaret (+18)

read
29.7K
bc

Alanzo Behemoth +18

read
29.4K
bc

MAFYANIN ESİRİ +18

read
34.7K
bc

Gizli Katman 'Gizemli Portre' (+18)

read
1.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook