Altaylı Konağı’nın geniş avlusunda gün batımının turuncuya çalan ışıkları camlara vuruyor, taş duvarlara huzur değil, Efnan’ın içine çöken o tanıdık yalnızlık rengini yansıtıyordu. Konağın içinde bir koşuşturma vardı ama o koşuşturmada kimsenin yönü ona dönük değildi. Herkes kendi dünyasında, herkes kendi derdinde… Bir tek o, içindeki küçücük dünyaya sarılmış, sadece ona anlatıyordu içinden geçenleri. Karnına koyduğu eliyle pencereden dışarı baktı. Boran yine yoktu. Sabah erkenden çıkmış, akşam olmuş hâlâ dönmemişti. Günlerdir böyleydi. Ne bir telefon, ne bir mesaj. Sadece toplantılar, anlaşmalar, evraklar, hedefler… Ama hayat? Hayat geçip gidiyordu ve Efnan bu hayatın orta yerinde bir başına kalıyordu. Kendini boş odaya bırakıp koltuğa oturdu. Elini karnına koyup fısıldadı: — “Biliyor

