Sabah Altaylı Konağı’nın salonu erkenden ısınmıştı. Zülal Hanım, elinde kahvesiyle mutfağın eşiğinde duruyordu. Gözleri merdivenlerden inen oğluna takıldı. Üstü başı şık, elinde çantası, gözlerinde o tanıdık acele: Boran. Zülal Hanım kahvesinden bir yudum aldı, sonra derin bir nefes. — “Otur Boran, iki lafın belini kıralım.” Boran saatine baktı. — “Anne geç kalıyorum. Bugün sevkiyat var, sabah erken çıkacağım dedim sana.” Zülal Hanım kahveyi masaya bıraktı, ellerini göğsünde kavuşturdu. — “Bugün sevkiyat, dün toplantı, ondan önce dış ticaret ziyareti. Her günün bahanesi başka. Ama oğlum… Efnan’ın gözleri her gün aynı. Her gün biraz daha solgun. Farkında mısın sen?” Boran başını çevirdi, sessizce ayakkabısını giymeye koyuldu. — “İş bu, anne. Ne yapayım? Çalışmasam, kazanmasam bu çoc

