Hikayem 1

1093 Words
Yüzbaşı öfke ve kırgınlıkla ahırı terk ettiğinde, biz olduğumuz yerde donup kaldık. Kimse bir şey diyemedi, karşı koyamadı. Sanki herkes, ağız birliği etmiş gibi, yüzbaşının sözleri karşısında aynı duyguyla baş başa kalmıştı. Ali, ahırın kapısından içeri girdiğinde, hâlâ ne olup bittiğini tam anlamamıştı. “Gri Göz nereye gidiyor?” diye sordu, şaşkın bir şekilde. İçimi bir korku sardı. Bu sinirle başına bir iş açacak diye düşündüm. Suçluluk hissettim. Peşinden gitmek için içimdeki tüm cesareti topladım. “Gri Göz!” diye seslendim, arkadaşları gibi hitap ederek. Sesimi duyunca durdu ama dönüp bakmadı. Ben ona yaklaşmaya devam ettim. “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Yanına vardığımda, “Özür dilerim. Benim suçum. Onlara kızmana gerek yok,” dedim, içimde bir şeyler düğümlenerek. Bir süre sessizlik oldu. “Onlar her şeyin en güzeline layık,” dedi, hâlâ sırtı bana dönükken. Sonra sesi biraz daha alçaldı, “Keşke tek başıma tüm sorunları çözebilseydim.” Yüzünü görmesem de, sesi çatlamıştı. O an fark ettim. Gri Göz bile duygusal olabiliyordu. Demek ki o da duygusallaşmıştı ki, bu kadar kızıp tepki vermişti. Yavaşça, “Sen elinden geleni yapıyorsun. Onlar da,” dedim. Başını hafifçe eğdi. “Yetmiyor…” dedi kısık sesle. Sonra aniden döndü, gri gözü alev gibi parlıyordu. “Hâlâ bir yerlerde insanlar en sevdiklerini kaybediyor.” O an ona gerçekten bakmasını istedim. Acısını benimle paylaşmasını, bu yükü beraber taşımayı. Çünkü ikimiz de yaralıydık. İkimizin de hayatı çalınmıştı. İçimdeki tüm kırgınlıkları, öfkeleri orada bıraktım. Ona daha da yaklaşmak, sarılmak, belki de teselli etmek istedim. Ama biliyordum. Yüzbaşı bunu zayıflık olarak görürdü. Kendini geri çeker, yine bağırıp çağırırdı. Ve ben, onu kaybetmek istemiyordum. O yüzden durdum. Sadece orada, yanında durup, onun yükünü tek başına taşımayacağını bilmesini istedim. Acı ile kavrulan yüreğimiz, harlanmış bir ateş gibiydi. Dokunsan yıkılacak, üflesen kül olup dağılacak kadar kırılgandık. Tam o anda, Kertenkele’nin yanık sesi, dolunayın altında yankılanarak karların üzerinden kaydı, karlı dağlara çarpıp yankılandı. Sesi, geceyi bölen bir ağıt gibi içimi titretti. Bu hasretlik kalır gitmez teninde Eksilmez acılar ezik yüreğimde Alma başını nasırlı ellerimden Sen istedin gül teninde yaralar Bu ayrılık hem seni, hem beni yaralar Sen istedin gül teninde yaralar Bu ayrılık hem seni, hem beni yaralar Sözler, geceye bir hançer gibi saplandı. Ağlayan dağlar gibi, içimde de bir şeyler çöktü. Ağlar dağlar Dağlar ağlar Yüreğimi sancı sarar Ağlar dağlar Dağlar ağlar Yüreğimi sancı sarar Sesi, gökyüzünde asılı kalan bir hüzün gibi dağları sararken, Gri Göz’ün yüzüne baktım. Yüzü gölgeler içindeydi ama gözleri, bir anlığına o sert buz tabakasının altındaki yangını ele verdi. O da dinliyordu. O da bu ağıtın içinde kayboluyordu. Ve o an, ikimiz de biliyorduk… Bu ayrılık, bu acı, sadece şarkının sözlerinde değil, bizim kanımızda da vardı. ** Kertenkele’nin sesi kesildiğinde, gece bir an için tamamen sessizliğe gömüldü. “Anlat,” dedi Yüzbaşı, sesi karanlığı yarıp geçti. Neyi kastettiğini anladım. Hikâyemi anlatmamı istiyordu. Belki de zamanı gelmişti. Ama hâlâ tereddütlerim vardı. Çünkü ya şimdi anlatacaktım ya da bir daha asla. Gözlerine baktığımda, o sert bakışların ardında gizlenmiş bir şeyi fark ettim. Acıyı. Belki de ilk defa, bana sadece öfkeli biri gibi bakmıyordu. Yine de emin olmak istedim. “Şimdi burada mı?” diye sordum, en azından geri dönmesini, bedenlerimizi bıçak gibi kesen soğuktan kurtulmayı isteyerek. Gözleri daha da çok açıldı, bakışları keskinleşti. “Evet, şimdi burada,” dedi, hiç tereddüt etmeden. Kaçış yoktu. Derin bir nefes aldım. “Peki,” dedim, boğazımı temizleyerek. Uzun bir hikâye olacaktı. Ve bu hikâye, sadece benim değil, onun da geçmişindeki acılara dokunacaktı. *** Derin bir nefes aldım, içimdeki yaraları bir bir açarken sesim titrememeliydi. “Ben on yaşlarındayken babamı kaybettim.” Sözler havada asılı kaldı. Yüzbaşı gözlerini benden ayırmadan dinliyordu. “Annem, dedelerin baskısı ile başka bir adamla evlendi. Ne anne tarafım ne de baba tarafım bizi istemedi. İki kadın, bir başımıza sokaklara atıldık.” Kelimeler boğazımda düğümlendi ama devam ettim. “Sonra annem… Dul kalmış, üstelik küçük bir kız çocuğu ile yaşamanın zorluğunu anladı.” O zamanlar çok küçüktüm. Neyin ne olduğunu bilmiyordum. Ne annemi ne de kendimi koruyabildim. “Parklarda yaşıyorduk… En iyi yerimiz barınaklardı.” Dudaklarımı sıktım. “Ama onu bile bize çok gördüler.” Yüzbaşı’nın ifadesi hiç değişmedi ama gözlerindeki derinlik, beni gerçekten dinlediğini gösteriyordu. “Ben fark etmedim…” dedim, sesim fısıltı gibi çıktı. Ama gerçek buydu. Fark etmedim. “Bazı kötü niyetli kişiler benim ve annemin peşine düştüler.” Bunu söylerken içimde bir taş gibi oturan yükü hissettim. Annem korkmuştu. “Daha fazla dayanamadı…” dedim, sesi titrememesi için zorlayarak. “En azından bizi koruyan bir erkek olsun… Ya da peşimizdekileri vazgeçirecek bir adam olsun, istedi.” “Başımızı sokacak bir dam…” Hikâyemin en ağır kısmına geliyordum. Ama anlatacaktım. Çünkü artık geri dönmek yoktu. Sesim titredi ama anlatmaya devam ettim. Artık geri dönüşü yoktu. “Annem sonunda tanımadığı, bilmediği bir adamla evlendi. Birkaç tanıdığın tavsiyesiyle…” Bir dam, dumanı tüten bir baca, ocakta kaynayan bir çorba… Bir yuva hayal etmiştik. Ama o adam, annemi daha da perişan etti. “Her gün dövüyordu, hakaret ediyordu, sürekli şiddet uyguluyordu.” Boğazım düğümlendi. “Hangisi daha kötüydü? Dışarıda yaşamak mı, yoksa böyle bir adamın yanında olmak mı?” Yüzbaşı gözlerini benden ayırmadan dinliyordu. “Biliyor musun? Dışarıda yaşarken daha huzurluyduk.” Yüzümde acı bir gülümseme belirdi. “Annem benim için katlanıyordu, ben de onun için.” Ama ben hâlâ çok küçüktüm. Bir gece… Odamın kapısı açıldığında… Sözlerim bir an havada asılı kaldı. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Soğuk umurumda değildi artık. “Ben yorganı sıkıca tutmuş, kendime doğru sarmıştım. İçimden gitmesi için dua ediyordum. Ama öyle olmadı.” Sesim iyice kısıldı. “Yorganı çekip içine girdi.” O an durdum. Daha fazla detay vermeyecektim. Başımı kaldırıp Gri Göz’e baktım. Dişlerini sıkmıştı. Gözleri öfke ile parlıyordu. Bir şey söyleyecek gibiydi ama sustu. Ben de devam ettim. “Üstelik o, sadece bir başlangıçtı.” “Sonra sık sık gelmeye başladı.” Gözlerimi yere diktim. “Annem bilmesin, öğrenmesin diye sustum.” “Acımı içime gömdüm.” Gri Göz nefesini tuttu, yumrukları sıkılmıştı. Öfkesini kontrol etmeye çalışıyordu. Ama bu öfke, bana değil, bana bunu yapan her şeye karşıydı. “Daha fazlasını anlatma,” dedi Gri Göz, sesi beklediğimden daha yumuşaktı. Ama ben durmadım. “Hayır, daha bir şey duymadın,” dedim kararlı bir şekilde. Göz yaşlarım süzülüp gidiyordu ama onları silmedim. Bunlar benim yaşadıklarımın sessiz çığlıklarıydı. Bir ara elini omzuma götürüp teselli etmek istedi. Ama ben, anında kendimi geri çektim. “Güçlü olmaya çalışan sadece sen değilsin,” dedim, gözlerinin içine bakarak. Sessizlik aramıza çöktü. Onun gücünü anlıyordum ama benim de onun kadar güçlü olmam gerektiğini fark etmesini istiyordum. Ben artık acılarımın içinde kaybolan o küçük kız çocuğu değildim. Ve o an, Gri Göz bunu anladı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD