bc

Soğuk Tutsak ( Ücretsiz )

book_age18+
2.0K
FOLLOW
19.1K
READ
revenge
dark
HE
opposites attract
friends to lovers
badboy
kickass heroine
drama
secrets
war
like
intro-logo
Blurb

Gözlerimi kaçırarak, “Yatağa girip ısınmayı kabul ediyorum,” diye mırıldandım.Alaycı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. “Isınmayı mı?” dedi, sesi hafifçe yükselerek.Ne demek istediğini anladım ve hemen kendimi düzelttim. “Yatağına girip kendimi ve seni ısıtmayı kabul ediyorum,” dedim. Bedenim hâlâ titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu.Gri Göz, hafif bir kahkaha attı. “İşte şimdi oldu,” dedi ve yorganın altından elini çıkardı.“Sırtını dönerek kucağıma gir, nefesin yüzüme vurmasın,” diye ekledi.###Dudaklarından yayılan sıcaklığı boynumda hissettiğimde kendimi tutmama rağmen, “ımm,” diye fısıldadım.O sırada kalçalarımı hafifçe oynatıp, kumaşların arasındaki o sertliği daha fazla hissetmek istedim. İçimde tuhaf bir his vardı; sıcaklık ve arzu iç içe geçmişti. Tam o an, bacaklarımın arasındaki eli kasıklarımı sıktı ve sert bir sesle, “Seni ısınmak için yatağıma aldım. S…mek için değil,” dedi.

chap-preview
Free preview
Yüzbaşı Gri Göz
Dün akşam bu adını bile bilmediğim köye ben de yeni gelmiştim. Bir iz peşindeydim. Ama köylüler, yabancı olduğumu fark edince ve onlara anlattığım hikâyenin parçalarını birleştiremeyince, beni terörist sanıp bu ahırdan bozma depoya hapsettiler. Sorgu sırasında üzerimi soyup beni çıplak şekilde ararlarken, bunun bir sorgudan çok bir taciz olduğunu hissettim. İçimde tiksinti ve korku birbirine karışıyordu. Elbiselerimi çıkarmış, iç çamaşırlarımla karşılarında dikilirken, kurucu başı olacağını düşündüğüm adam gözlerini üzerime dikti. Dudaklarının kenarında sinsi bir kıvrım belirdi. “Onları da çıkar,” dedi kayıtsızca. İçimde buz gibi bir korku yayıldı. “Bu kadarı yeterli değil mi?” diye sorduğumda, gözlerini benden ayırmadan köylülerden birine döndü. “Silahımı tut,” diyerek tabancasını ona uzattı. Sonra bana doğru ağır adımlarla yaklaştı. Ellerini önce sütyenlerime götürdü. İçinde ne silah ne patlayıcı ne de kesici bir şey olabileceği zaten belliydi. Ama yine de ellerini içeri soktu, göğüslerimi hoyratça sıktı. İğrenç bir öfkeyle, “Sen arama değil, taciz ediyorsun!” diye bağırarak onu itmeye çalıştım. Adam bir anda elini havaya kaldırdı, vuracakmış gibi yaparak “Sus, seni orospu terörist!” diye tısladı. O an anladım. Burada ne anlatırsam anlatayım, kim olduğumu nasıl açıklarsam açıklayayım, beni dinlemeyeceklerdi. Göğüslerimle işi bitince bu kez elleri donmuş gibi kalçama, ardından da külodumun kumaşına dokundu. Yüzünde o bilindik iğrenç ifade vardı. “Senin gibi çok terörist gördüm,” dedi, göğsünü hafifçe kabartarak. Ardından, “Kaç tanesinin külodunun içinden el bombasını kendi ellerimle çıkardım, biliyor musun?” diye ekledi. Beni taciz etmek için bahanesini de hazırlamıştı artık. Yaptığı şey, onun gözünde bir vatan görevi olmuştu. “Ben terörist değilim!” diye bağırdım. Sesim titriyordu ama isyanım her kelimeme sinmişti. Neşat denen adam umursamaz bir tavırla başını yana eğdi. “Onu Yüzbaşı Gri Göz’e anlatırsın,” dedi. Kimi kastettiğini bilmiyordum. O an bu ismin bir anlamı yoktu benim için. Ama köylülerden bazıları, özellikle de yaşlılar, onun beni sorgulamaktan çok taciz ettiğini anlamıştı. Uzun sakallı yaşlı bir adam, sesini sertleştirerek, “Yeter, Neşat!” diye çıkıştı. Neşat duraksadı. Yüzünde anlık bir rahatsızlık belirdi, ama sonra hiçbir şey olmamış gibi silindi. Yaşlı adam bana acımış mıydı, yoksa gerçekten masum olduğuma inanmış mıydı, bilmiyorum. Ama o an sesini çıkarması, en azından beni daha fazla aşağılanmaktan kurtarmıştı. Neşat denen adam, kendinden emin bir sesle, “Yüzbaşı gelene kadar onu burada hapsedeceğiz,” dedi. Tabancasını alıp beline takarken, “Ellerini ve ayaklarını sıkıca bağlayın. Sadece doyacak kadar yemek verin,” diye emir verdi adamlarına. O sırada yaşlı adam, Molla Ahmet, gözlerini bana çevirip acıyan bir ifadeyle, “Onlar gelene kadar bu kız soğuktan donarak ölür,” dedi. Neşat, küçümseyici bir gülümsemeyle başını yana eğdi. “Hayırdır Molla Ahmet, bakıyorum kıza fazla ilgi göstermeye başladın,” diyerek imalı bir bakış attı. Molla Ahmet kaşlarını çattı, sesi sertleşti. “Terbiyesizlik yapma Neşat. Bu kız benim torunum yaşında,” dedi. Ama Neşat alayını sürdürdü. Kollarını göğsünde bağlayarak, “Biz bir kızın evlenmeye hazır olup olmadığını nasıl anlarız, biliyor musun?” dedi ve yavaşça Molla Ahmet’in üzerine yürüdü. Sinsice gülerek, “Sandalyeye oturturuz. Eğer ayakları yere değiyorsa, o evlilik yaşına gelmiş demektir,” diyerek yüzünü yaşlı adamın yüzüne iyice yaklaştırdı. Ama Molla Ahmet geri çekilmedi. Gözleri öfkeyle parladı. “Biz de bir insanın suçu ispat edilinceye kadar onun masum olduğuna inanırız,” dedi ve bir adım ileri attı. Neşat’ın üzerine yürüyerek sert bir sesle devam etti: “Köyümüze gelip suçu ispat edilmemiş bir kadının namusuna, iffetine el sürmene izin vermeyiz.” Bu sözlerle birlikte Neşat’ın yüzündeki alaycı ifade bir an için silindi. Köylüler arasında kısa ama derin bir sessizlik oluştu. Molla Ahmet, Neşat’ı sindirmişti. Neşat biraz toparlanarak, “İçliklerini giysin,” dedi. Yerde duran kalın külotlu çoraplarımı ve uzun kollu penyemi aldım. Köylülerden bazıları utangaç bir şekilde gözlerini kaçırırken, bazıları ise şehvet dolu bakışlarla üzerimi izliyordu. Tiksintiyle yutkundum ama hiçbir şey söylemedim. Molla Ahmet, yanındaki gençlerden birine dönerek, “Git annene haber ver. Sıcak bir çorba yapsın. Bir de evdeki yorgan ve minderlerden birini getir,” dedi. Genç saygıyla başını eğdi. “Hemen baba,” diyerek hızla dışarı çıktı. Neşat, bu durumu hiç hoş karşılamasa da açıkça karşı çıkamadı. Yüzü gerildi, dişlerini sıktı ama bir şey söylemedi. Sadece kendi kendine, kısık bir sesle, “Eğer ben haklı çıkarsam ve bu teröristse… O zaman ne yapacaksın, Molla? O zaman ne yapacaksın?” diye mırıldandı. Bir iki saat sonra, Molla Ahmet’in gönderdiği genç geri döndü. Küçük bir tencereyi dikkatlice taşıyor, yanında ise çuvalın içine doldurduğu yorgan ve minderi getiriyordu. Molla Ahmet başından beri yanımdan hiç ayrılmadı. Sanırım Neşat’ın ne yapacağını kestiremiyordu. Bir tür önlem almış gibiydi. Ama kim olduğum konusunda da emin değildi. Ne sahiplenici davranıyordu ne de tamamen mesafeli. Sanırım Neşat’ın, “Ya teröristse? O zaman ne yapacaksın?” sözlerini bir tehdit olarak algılamıştı. Eğer yüzbaşı Gri Göz gelip benim terörist olduğumu ispatlarsa, o da teröre yardım ve yataklıkla suçlanmak istemiyordu. Bir ara fırsatını bulup, “Ahmet Amca, için rahat olsun. Ben terörist değilim,” dedim. Sanki üzerindeki yük hafiflemiş gibi bir nefes aldı. Hafifçe başını salladı ve “Sağ olasın kızım. Beni bunun…” diyerek kaşlarıyla Neşat’ı işaret etti, “…suçlamalarından kurtardın,” dedi. Neşat bize bakıyordu ama hiçbir şey söylemedi. İçindeki şüphe ve rahatsızlık, yüzüne yansımıştı. Yüzbaşı, ancak ertesi gün yatsıdan sonra köye varabildi. Hakkâri’nin Cilo Dağları bu mevsimde daha da sert ve soğuktu. Ben, köy korucularının ve köylülerin arasında, yüzbaşının masum olduğumu ispatlamasını bekliyordum. Bazıları merakla izlerken, diğerleri bana kesin bir suçlu gibi bakıyordu. Sanki sadece onay bekleyen bir hüküm verilmişti bile. Yüzbaşı, yanında altı adamıyla birlikte tutsak edildiğim ahırdan bozma depoya adım attığında, kurucu başı Neşat hemen harekete geçti. Önce bana sırıtarak güldü, ardından küçümseyici bir bakışla Molla Ahmet’e döndü. “Yüzbaşım, hoş geldin,” diyerek onu ayakta karşıladı. Ama yüzbaşı onu tamamen görmezden geldi. Buz gibi bir bakışla bana döndü ve “Bu mu?” diye sordu. Neşat, yüzbaşının kayıtsız tavırlarına bozulmuştu ama bunu belli etmedi. Göğsünü kabartarak, “Evet, komutanım, bu,” dedi. Yüzbaşı, sinek kaydı tıraşı ve sert bakışlarıyla beni süzdü. Herkes nefesini tutmuş, onun ağzından çıkacak hükmü bekliyordu. Bana tek kelime etmeden arkadaşlarına dönüp, “Geceyi burada geçireceğiz,” dedi. Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Merakım artmıştı ama sustum. Neşat bir şey söyleyecek oldu ama yüzbaşı ona fırsat vermeden, “Siz gidebilirsiniz,” dedi. Hafif homurtular yükseldi ama kimse yüzbaşının sözünü ikiletmedi. Hepsi birer birer çıktı. Sonra muhtara dönerek, “Muhtar Hasan, bize gece için yatak ve yorgan getir,” diye emretti. O an beni tamamen unuttuğunu sandım. Köylüler kısa sürede yemekleri ve yatakları getirmeye başladılar. Herkes bir şeylerle meşgulken, yüzbaşı aniden başını kaldırıp bana baktı. “Aç mısın?” diye sordu. Bu iyiye işaretti. O zamana kadar bana tek bir soru bile sormamıştı, tek kelime etmemişti. Şimdi ise… ilk kez benimle konuşuyordu. “Evet, çok açım,” diyebildim güçlükle. Yüzbaşı kaşığını havada tutarak gözlerini bana dikti. “İyi, aç kalmaya devam edeceksin,” dedi. Kaşlarımı çattım. “Önce aç olup olmadığımı soruyorsun, sonra da aç kalmaya devam et diyorsun. Ne bu, bir tür psikolojik yıldırma mı?” diye çıkıştım. Yüzbaşı hafifçe başını yana eğerek küçümseyici bir ifadeyle, “Baksen, konumuna bakmadan bir de bizi hesaba çekiyor,” dedi. O an sessiz kalmam gerektiğini anladım. Gözlerinden biri garip bir griye çalıyordu. Lakabının buradan geldiğine emindim. Önündeki tabaktan yemeğini kaşıklamaya başladığında aniden, “Adın ne?” diye sordu. Diğer askerler sessizdi. Onların da yüzleri en az onun kadar sert ve ifadesizdi. Çatık kaşlar, sorgulayıcı ve güven duymayan bakışlar… Bu adamların yanında bir yanlış hareket beni daha da zor duruma sokabilirdi. “Zozan,” dedim. Yüzbaşı duraksadı, kaşığını tabağa bıraktı ve gözlerini kısmış bir şekilde bana baktı. “Tüm teröristlerin bir kod adı var,” dedi, yakalamış gibi bir bakış atarak. “Bana gerçek adını söyle.” “Söylemem,” dedim. İşte bu hataydı. Bu cevabım, beni daha da suçlu gösterdi. Adamları bana sert bakışlar atarken, Yüzbaşı Gri Göz umursamaz bir tavırla duruyordu. Karşı çıkmama aldırmadı. Neredeyse bir yıldır bu bölgede bir iz peşindeydim. Askerlerin, komutanların tavırlarını az çok biliyordum. Ama Yüzbaşı Gri Göz ve ekibi farklıydı. Hem de çok farklı. Üzerlerinde üniforma bile yoktu. “Buraya niye geldin?” diye sordu. Daha ilk soruda istediği cevabı vermemiştim ama bu onu rahatsız etmemişti. Umursamaz bir şekilde ikinci soruya geçmişti bile. “Ben bu ülkenin vatandaşıyım. Seyahat etme özgürlüğüm var,” dedim. Bu tür sorularla o kadar çok karşılaşmıştım ki artık ne soracaklarını ve nasıl cevap vermem gerektiğini ezberlemiştim. İlk başta şüpheyle yaklaşırlar, ama sonra pes eder, peşimi bırakırlardı. Ama yüzbaşının tarzı çok farklıydı. Beklenmedik ve sıra dışıydı. Sorularını sanki cevaplarını zaten biliyormuş gibi soruyordu. Ağzındaki yemeği çiğnerken, “Burası geceleri çok soğuk oluyor,” dedi, yine alakasız bir şey söyleyerek. Dişleri arasında kalan yemek kırıntılarını dudak hareketleriyle çıkarıp yutuyor gibiydi. Sakin ama ürkütücüydü. “Nerelisin?” diye sordu bu sefer. “Elazığ,” diye cevapladım. Bir an duraksadı, sonra gri gözünü bana çevirerek, “Buna da adam akıllı cevap vermeseydin, seni çırılçıplak soyup dışarı atardım. Üstüne de bir kova su dökerdim,” dedi. Bunu söylerken yüzünde ne alay vardı ne de abartı. Gözlerindeki ciddiyeti görünce, kesinlikle yapacağına ikna oldum. Onun soruları ve alakasız çıkışları arasında bir ödül-ceza ilişkisi vardı sanki. “Yemek verecek misin?” diye sordum. O kadar iştahla yiyordu ki, açlığım daha da artmıştı. “Onu hâlâ hak etmedin,” dedi sakince. İşte o an haklı olduğumu anladım. Ona istediği cevapları verirsem, bu alakasız çıkışları ya bir ödüle ya da cezaya dönüşüyordu. “Hak etmem için ne yapmam gerekiyor?” dedim. Artık boyun eğme aşamasındaydım. Ama cevap vermedi. Bunun yerine, “Hadi, herkes yataklara,” diyerek adamlarına döndü. İki asker sigara çıkardı. Tam yakacaklardı ki yüzbaşı gözlerini onlara dikti. “Bir gün bu zıkkım sizi öldürecek. Kaç defa uyaracağım sizi? Gece açık havada sigara içmek yok,” diyerek parmaklarının arasındaki sigaraları aldı. Sonra gözlerini ekibine dikerek, tok bir sesle, “Siz bana emanetsiniz, anladınız mı?” dedi. Adamları hiç tereddüt etmeden, “Biz buraya ölmek için geldik, komutanım,” diye cevap verdiler. Yüzbaşı başını eğerek, içten bir sesle, “Allah hepimize şehit olmayı nasip etsin,” dedi. Diğerleri hep bir ağızdan, “Amin,” diye karşılık verdi. Ben ise sessizce izliyordum. “Ama şimdi, arkadaşlarımızın intikamını almadan ölmek yok,” dedi, sesi sert ama kararlıydı. Elindeki sigaraları yere attı, ezmek için ayağını kaldırdı ama sonra durdu. O iki askere bakarak, “İçin lan, için! Bunu mu size çok göreceğim?” diye çıkıştı. İşte o an, görüntüsünün altında saklı olan merhameti gördüm. Sert, disiplinli ve korkutucu biri gibi görünüyordu ama aslında içten içe adamlarına değer veriyordu. Onları korumaya çalışıyordu. Bu düşünce içime bir umut serpti. Soğuktan donmak üzere olan beni de görmezden gelmezdi. Açlığımı gidermek için bir şeyler yapardı. Öyle olmalıydı… Hiç oralı olmadı. Herkes uyumak için yataklarına çekildiğinde, önceki gece Molla Ahmet’in bana getirdiği minder ve yorganı alıp üzerine yattı. “O benim,” dedim. Ama hiç tepki vermedi. Biraz daha sesimi yükselttim. “O benim!” diye tekrarladım. Sonunda yorganın altından başını çıkardı. Gözleri uykulu ama ifadesi sertti. “Sana üç soru sordum. İkisine cevap vermedin. Bu yüzden iki ödülden oldun. Birine cevap verdin, o yüzden cezadan kurtuldun. Bir daha sana bir şey sorduğumda en az üç defa düşün,” dedi. Sonra yorganı tekrar üzerine çekti ve gözlerini kapattı. Öylece donup kalmıştım.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

HÜKÜM

read
226.4K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
532.0K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
46.8K
bc

AŞKLA BERDEL

read
81.5K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
65.6K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
24.9K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook