Ateş Ve Buz

1445 Words
Özel Birlik mensubu oldukları her hallerinden belli olan yedi askerle birlikte, Hakkâri’nin Cilo Dağları’ndaki bir dağ köyünde, ahırdan bozma bir depoda esirdim. Yedisinin de özel formalarını çıkarmaya bile gerek görmeden yere serdikleri yün minderlerin üzerine kıvrıldıklarını, kalın yorganlarına sıkıca sarıldıklarını görebiliyordum. Bense ellerim ve ayaklarım bağlı şekilde ahırın bir köşesine büzülmüş, soğuktan neredeyse donmak üzereydim. Titremelerim durmak bilmiyor, dişlerim birbirine çarpıyordu. İçimde kötü bir his vardı; sabaha çıkamayacağımdan emindim. Tam o sırada, liderleri olduğunu düşündüğüm, gözlerinden biri garip bir griye çalan adam gözlerini araladı. Derin bir nefes aldıktan sonra, “Burası gerçekten çok soğuk,” diye mırıldandı. Bir an için içimde bir umut filizlendi. Demek ki sonunda merhamete gelmişti! Belki yerini bana verecek ya da en azından yorganını paylaşacaktı… Ama yanılmıştım. Gri Gözlü asker, “Uyumaya çalışın,” diye emretti adamlarına. Ardından, “Sabah gün doğmadan kaldığımız yerden devam edeceğiz,” diye ekledi. Bu sözlerin bana hitap etmediğini anladığımda, içimdeki korku ve soğuğun etkisiyle, “Evet, gerçekten çok soğuk,” diye mırıldandım. Ama titremelerim ve dişlerimin birbirine çarpması yüzünden ne söylediğimi ben bile zor anlayabilmiştim. Gri Göz bu kez doğrudan bana döndü. “Yaklaş,” dedi. Titreyen bedenime aldırmadan, dediğini yapmak zorunda hissettim. Güçlükle ayağa kalktım ve sendeleyerek yanına vardım. İçimde hâlâ bir umut vardı. Belki gerçekten merhamete gelmişti, belki bana bir yorgan ya da en azından biraz sıcaklık verecekti… Ama yine yanılmıştım. Yorganın altından elini çıkarıp soğukkanlı bir ifadeyle, “Yatağımı ısıt,” dedi. Bir an tüm titremelerim durdu. İçimi buz gibi bir öfke kapladı. Gözlerimi ona diktim. “Hayır, asla,” diye fısıldadım. Gri Göz umursamaz bir tavırla omuz silkti. “Sen bilirsin,” dedi ve yorganını tekrar sıkıca kendine sardı. O an içimde bir pişmanlık hissettim ama belli etmedim. Geldiğim köşeye geri dönmek istedim, fakat şimdi orası gözüme çok uzak görünüyordu. Olduğum yerde kaldım ve istemeden de olsa onun yatağının yanı başına çömeldim. “Soğuktan donacağım,” diye fısıldadım. Gri Göz, gözleri kapalı halde, sakin bir sesle, “Ne yapacağını biliyorsun,” dedi. İçimdeki öfkeyi bastıramadan, “İstediğin şey alçakça,” diye karşılık verdim. Gözlerini bir anda açtı. Bakışı öyle keskindi ki sanki ruhumu delip geçecekti. “Bunu söyleyen, senin gibi bir terörist mi?” diye sordu. Titreyen dişlerimi sıkarak, “Değilim! Yemin ederim değilim!” diye hırsla fısıldadım. “O vakit kimsin? Burada ne arıyorsun?” Cevap vermedim. Çünkü söyleyeceğim şey o kadar saçmaydı ki kendim bile inandırıcı bulmuyordum. Benim suskunluğumu görünce başını yana eğdi. Alaycı bir gülümsemeyle, “Cevabın yok, değil mi?” dedi. “Anlatsam da inanmazsın,” diye mırıldandım. “Sen kaç tane hevalin yatağını ısıttın da şimdi benimkini ısıtmaya gelince alçaklık diyorsun?” dedi Gri Göz, sesi keskin ve küçümseyiciydi. Diğer askerler kahkahalarla gülmeye başladılar. Alay dolu bakışları üzerimdeydi. “En az sizin kadar onlardan nefret ediyorum,” diye tısladım. Kahkahalar bir anda kesildi. Sessizlik çöktü. Gri Göz başını hafifçe yana eğdi, yüzündeki ifadeden söylediklerime inanmadığını anlamak zor değildi. “Sana inanmıyorum,” dedi kısık bir sesle. Boşuna çabaladığımı anladım. Ne dersem diyeyim, ne kadar açıklarsam açıklayayım, onların gözünde ben bir düşmandım. Soğuk damarlarımda dolaşıyor, iliklerime işliyordu. Artık aklımla değil, içgüdülerimle hareket ediyordum. Kendine sardığı yorgana uzandım. Soğuk, insanın yalnızca bedenini değil, ruhunu da dondururdu. Eğer bir an önce ısınmazsam kan dolaşımım yavaşlayacak, donarak ölecektim. Ölmesem bile bazı organlarım kangren olacak, belki de bir daha yürüyemeyecektim. Bu düşünce içimi korkuyla doldurdu. Yorgana uzandığımı hissettiği anda Gri Göz tekrar gözlerini açtı. “Aklından bile geçirme,” dedi sert bir sesle. Ellerim titreyerek geri çekildi. “Lütfen… bari ateş yakmama izin ver,” diye yalvardım. Tıraşlı yüzü gerildi, dişlerini sıkarak kaşlarını çattı. “Hevallere bir mesaj mı vermek istiyorsun? Ateş yaktığın anda, zaten kırık dökük olan bu ahır her yerden görünür,” dedi şüpheyle. Başka bir seçeneğim kalmamıştı. Donmamak için mecburdum. “Tamam, kabul ediyorum,” dedim kısık bir sesle. Gri Göz başını hafifçe yana eğerek bana baktı. “Neyi?” der gibi bir ifadesi vardı ama anlamadığını sanmıyordum. Sadece çaresizliğimle oynamak istiyordu. Gözlerimi kaçırarak, “Yatağa girip ısınmayı kabul ediyorum,” diye mırıldandım. Alaycı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. “Isınmayı mı?” dedi, sesi hafifçe yükselerek. Ne demek istediğini anladım ve hemen kendimi düzelttim. “Yatağına girip kendimi ve seni ısıtmayı kabul ediyorum,” dedim. Bedenim hâlâ titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu. Gri Göz, hafif bir kahkaha attı. “İşte şimdi oldu,” dedi ve yorganın altından elini çıkardı. “Sırtını dönerek kucağıma gir, nefesin yüzüme vurmasın,” diye ekledi. Ahırda bir sessizlik oldu. Ama diğerleri uyumamıştı. Nefeslerini bile duyabiliyordum. Birden biri alaycı bir sesle, “Ooo, biz de isteriz,” diye laf attı. Gri Göz başını hızla kaldırdı ve sert bir tonla, “İşinize bakın,” dedi. O an herkes sustu. Onun hakkında anladığım tek şey, ya ona büyük bir saygı duyuyorlardı ya da ondan ölümüne korkuyorlardı. Belki de her ikisi. Ama şu an bunun bir önemi yoktu. Usulca açtığı yere sokuldum. Vücudu uzun, omuzları geniş ve kaslıydı. Yatağına girdiğimde kollarını üzerime sardı. Önce irkildim ama bedeninden yayılan sıcaklık içimi rahatlatmaya başladı. Bir ara elini karnıma koyup beni kendisine doğru çekti. Normalde rahatsız olmam gerekirdi, ama o kadar sıcaktı ve garip bir şekilde koruyucu hissediliyordu ki… O an tek istediğim şey buydu. Bir eli karnımdayken, diğer elini bacaklarımın arasına götürdüğünde anında tepki verdim. “Sakın aklına başka bir şey gelmesin,” dedi Gri Göz, nefesi enseme vururken. “Isınmaya ihtiyacım var.” İnanmak istiyordum. Ama nefesinin düzensizleşmesi ve kalın külotlu çoraplarıma rağmen kalçama değen sertlik, bunun sadece ısınmak olmadığını söylüyordu. Göbeğimin üzerinde duran eli, yavaşça yukarı, göğüslerime doğru kaymaya başladığında, içimde garip bir sıcaklık yayıldı, istemsiz bir şekilde tahrik oluyordum. Az önce soğuktan tir tir titreyen bedenim, şimdi geniş omuzlu birinin kollarında sıcak terler dökmeye başlamıştı. Mantığım bir şeyler fısıldıyor, ama bedenim bambaşka bir şey hissediyordu. Bedenimin üzerinde gezinen elleri korkutucu değildi. Tam aksine, hoşuma gitmişti. Böylesine soğuk bir gecede sıcak bir beden… Sabaha donarak öleceğim korkusunu yok etmiş, şimdi ise şehvetin dayanılmaz cazibesine kapılmama neden olmuştu. Dokunuşlarından memnun bir şekilde bedenimi iyice ona yasladım. Önce çekingen olan elleri, artık daha cesur ve sahiplenici bir hâl almıştı. Bir ara dudaklarımı ısırdım. Daha fazla bu şekilde durursam, tahrik olmanın verdiği o hisle inlemek üzereydim çünkü. Aklım bedenime hükmedemiyordu, kontrolü kaybetmiştim. Kalçalarıma değen sertlik ve göğüslerimdeki sahiplenici eller, artık aklımı başımdan almak üzereydi. Onun da kanının hızlı aktığını, kalbinin deli gibi çarptığını hissedebiliyordum. Dudaklarından yayılan sıcaklığı boynumda hissettiğimde kendimi tutmama rağmen, “ımm,” diye fısıldadım. O sırada kalçalarımı hafifçe oynatıp, kumaşların arasındaki o sertliği daha fazla hissetmek istedim. İçimde tuhaf bir his vardı; sıcaklık ve arzu iç içe geçmişti. Tam o an, bacaklarımın arasındaki eli kasıklarımı sıktı ve sert bir sesle, “Seni ısınmak için yatağıma aldım. S…mek için değil,” dedi. Sonra birden beni itti. O kadar utanmıştım ki, eğer soğuktan korkmasaydım, yatağından kesinlikle çıkıp giderdim. Üstelik terlemiştim. O da beni istiyor diye düşünerek böyle hareket etmiştim ama yanılmıştım. Onun yerine, kendime kızdım. Bir ara dışarıdaki havayı kontrol etmek için elimi yorganın altından çıkardım, ama buz gibi soğuk elimi anında kesti. Hemen geri çektim. Bu aşağılanma ve utanç içinde, sessizce kalmaya devam ettim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Yakalanmıştım. Sanki o değil de ben istemişim, onu zorlamışım gibi hissettim. İçimde tuhaf bir suçluluk duygusu vardı. Bir şeyler söylemem gerekiyordu. “Ben de ısınmaya çalışıyorum,” dedim. O an ağzımdan sadece bu çıkabildi. Dudaklarını kulağıma yaklaştırıp alçak bir sesle, “Normal şartlarda seni on metre yakınıma bile almam. O kadar pis kokuyorsun ki…” dedi. Önce utanç ve suçluluk hissettim, ama bu duygular hızla öfkeye dönüştü. “Sana bayılmıyorum,” diye sertçe karşılık verdim. “Hemen havalara girme,” diyerek ekledim. Yüzünü görmesem de gülümsediğini hissediyordum. “Ben bu kokudan bayılmak üzereyim ama,” diye ekledi. Dişlerimi sıktım. “Beğenmiyorsan çık git,” dedim sertçe. “İki gündür esirim. Doğru dürüst yemek bile yemedim,” diye ekledim, sesime biraz yumuşaklık katarak. Onun beni anlamasını istiyordum. “Dağdan gelip bağdakini kovmak diye buna derler,” dedi, sesi hâlâ alaycıydı. Beni kızdırmak hoşuna gitmişti. “Dağ da benim, bağ da,” diye hızla karşılık verdim. Sonra biraz daha sakin, ama aynı ciddiyetle ekledim: “Sen kabullenmesen de ben de bu ülkenin vatansever bir bireyiyim.” Gri Göz boynumu yalar gibi yaparak, “İlk defa bir terörist canlı bir şekilde bana bu kadar yaklaşabildi,” dedi küçümseyerek. “Senden emin olduktan sonra göreceğiz, dağlı mısın, bağlı mı?” Bunu söylerken elleri tekrar bacaklarıma kaydı. Az önceki utanç ve suçluluğu unutmuş değildim. Bu sefer aynı hataya düşmemek için sert bir sesle, “Çek ellerini üstümden,” dedim. O tam tersini yaparak kadınlığımı avuçlamaya başladı. Az önce bundan zevk alabilirdim ama artık sinirime dokunuyordu. “Benim düşündüğün gibi biri olmadığımı anladığında, sana dağı da bağı da dar edeceğim,” diye ekledim hırsla. Tam o sırada, bir ses duyuldu, “Hepsini öldürün! Hepsini öldürün!” ****
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD