1
Bu hikaye tamamiyle kurgu ve hayal ürünüdür.
İlk bölümler biraz kısa olabilir ama ilerki bölümleri biraz daha uzun tutmaya çalışacağım.
Eğer olaki yolunuz bu hikayeye düşerse kendinizden bir parça bulacağınızı düşünüyorum.
Hayat hiç birimize adil davranmadığı gibi imtihanlarımız da bir olmuyor. Bu yüzden kendi yaşadığımız zorluklara takılıp kalmaktan ise hayata bazen başka pencereden de bakmak gerekir.
Hayata hangi pencereden bakıp ne görürsünüz bilemem ama dilerim ki açtığınız her pencere aydınlığa açılır.
Hadi başlıyalım
Atilla İlhan Ayaz
Güneş her zaman umutla mı doğar? Ya da ışığın olduğu her yer gerçekten aydınlık mıdır? Bazen ışığın olduğu yerde bile karanlık çöker. Ben ışığımı kaybedeli tam altı yıl oldu. Altı yıldır hayatıma hiç güneş doğmadı. Hayatım, dört duvar, bir oda ve iki adımlık bir balkondan ibaret kaldı. Bir gün, ışığın tam da o balkondan yeniden doğacağını bilmeden bütün hayatımı o balkona sığdırdım.
Gençlik dediğimiz o taze çağ daha yeni başlamıştı ki benim gençliğim soldu. Güzel Sanatlar Üniversitesi 2. sınıf öğrencisiydim. Hayatı sever, gezer, dolaşır; kısacası dibine kadar yaşardım. Yaptığım resimler ve heykeller sergilenir, hocalarım tarafından parlak öğrenci olarak görülürdüm. Dört yıllık sevgilimle evlilik hayalleri kurarken, bir sabah gelen mesajla terk edilmenin ne demek olduğunu acı şekilde öğrenmiştim.
Şimdilerde, zaman bol. Kaç kere intiharın kıyısına geldiğimi sayamadım ama çok olduğuna eminim. Düşünsenize, gökyüzünde özgürce uçan bir kuşun kanatlarını kesip bir kafese koymak... Ona ne hissettirirse, benim için de öyleydi. Gerçi benim kesilen kanatlarım değil, ayaklarımdı.
Özgür kuş kafeste nasıl çırpınırsa ben de kendi kafesimde çırpındım ama bir farkla; ben çırpındıkça kendime zarar verdim. Zaman geçtikçe fark ettim ki sadece kendime zarar vermemişim. Annem, babam ve kardeşim... Farkında olmadan onları da karanlığa mahkûm etmişim. Oysa bir zamanlar bu renksiz evin ışığı, neşesi ve tüm renkleri içinde barındıran bir renk paletiydim. Palet siyaha mahkûm olduğundan beri tuvalime başka hiçbir renk hâkim olamadı. Renklere düşman olmuşken kimse benim umudumu yeşertemedi.
Bir bileğe çekilen jiletin acısını bilir misiniz? Ben bilirim. Kanınız damarlarınızdan oluk oluk akarken vücudunuzun kademe kademe soğumasını bilir misiniz? Onu da bilirim. İçtiğiniz ilacın zehri midede bıraktığı bulantı hissini, göz kapaklarınızı ağırlaştıran o uykuyu... Bunların hepsini yaşadım.
Ayaklarım tutmadığı için kendimi balkondan atamadığımda, yattığım yataktan kafa üstü düşüp ölme planım bile başımdaki keskin ağrı yüzünden suya düştü. Doğalgaz borusu bile bir süre gözüme umut gibi görünmüştü. Az da olsa bacaklarımı kullanabilseydim, belki de o da macerama alet olacaktı. Ama cansız bacaklarım buna da izin vermedi. Bir kez daha bacaklarıma ve kaderime sövdüm.
Ben kötü biri değildim. Nasıl bir günah işledim de Yaradan bana böyle ağır bir ceza verdi, bilmiyorum. Bazen isyan edesim geliyor - ki intihar listem bunun kanıtı - sonra pişman oluyorum. Ama bu pişmanlık da uzun sürmüyor.
Tövbe kapılarının hep açık olduğunu söylerler; bazen tövbe etmek istiyorum ama hangi günahtan dolayı bu hâlde olduğumu bilmediğim için edemiyorum. Belki de etmek istemiyorum...
Bugün çok düşündüm ve bir sonuca vardım. Ben her intihar girişimde kendimden çok aileme zarar vermişim. Annem her bileğimi sardığında yanaklarından süzülen yaşlar beni kendimden nefret ettiriyor. Babamın beni hastanelere taşırken sırtında oluşan ağrılar, yok olup gitme isteğimi perçinliyor. Ben ufak tefek biri değilim; 1.90'lık bir bedenin yatağa mahkûm olması kolay değil. Kardeşimin her gün bana getirdiği tuvaller ve rengârenk boyaların bende uyandırdığı acınma duygusu ise hepsinden beter.
Bir zamanlar dost dediğim insanların, adımı bile hatırlamaması... Ne kadar zavallı olduğumun kanıtı. O insanlar, cebimden faydalandıkları sürece dostum gibi davranmışlar. Babam defalarca "Bunlardan dost olmaz" demişti ama ben onu dinlememiştim.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da ne çok çiğnemişim babamın sözlerini... Belki bugünkü hâlim, o sözlerin kefaretidir. Kim bilir?
Bir sabah çalan telefonla uyandım ve yine çalan bir telefonla günü kapattım. Eski sevgilimin bir aramasıyla evden çıkıp bir saat sonra hastane koridorlarında ameliyatlarla yüzleşmiştim. Annem "Gitme oğlum" demişti. O günden sonra ne bana güneş doğdu ne de ben bir daha ayaklarımın üzerinde durabildim.
Bu benim hikâyem. Yok olmuş bir hayatın yeniden renklenme çabası... Yaşama tutunma hikâyesi.
Ben Atilla İlhan Ayaz. İzmir'in hâlâ komşuluk kokan mahallelerinden birinde büyümüş, hâlâ aynı yerde ailesiyle yaşayan - daha doğrusu yaşatılmaya çalışılan - belden aşağısı felçli biriyim. Geçirdiğim trafik kazasından bu yana yatağa mahkûmum. Güzel Sanatlar öğrencisiydim bir zamanlar. Şimdilerde ise edebiyata merak sarmış, özellikle adını taşıdığım Atilla İlhan'ın şiirlerine hayranlık duyan biriyim. İçine kapanmış, tüm renkleri siyaha dönmüş ben... Size hikâyemi anlatacağım. Bu hem bir yaşam hem de bir aşk hikâyesi.
Benimle bu hikâyeye başlamaya hazır mısınız?
Aslı Kayalı
Herkes hayattan bir şeyler ister. Ben de isterim ama benim isteklerimin pek bir karşılığı yok. "Ne isterdin?" derseniz, yine çocuk olup annemin eteğine sarılmak isterdim. Babamın, tüm maddi yokluğa rağmen aldığı bir tane çikolata için kardeşimle kavga etmeyi özlerdim. Kavganın sonunun anne terliğiyle bitmesine rağmen...
Ağladığımda annemin beni teselli etmesini isterdim. Kardeşimle kapının eşiğine oturup babamın elinde ekmekle eve gelişini izlemek isterdim. Bahçedeki salıncak için kavga ettiğimiz günlere dönmek isterdim. Annem ve babam hâlâ yaşasın, ölmesin ve bizi yalnız bırakmasın isterdim.
Ben aslında hiç büyümek istemedim.
Hayatımdaki ilk büyük yanlış, 18. yaş günümde başladı. O gün hayatıma aldığım kişinin beni karartacağını bilemezdim. Aşk sandığım şeyin cehennemim olacağını, onun da o cehennemin zebanisi çıkacağını bilmeden aldım hayatıma celladımı...
Evet, cellat. Onu tarif etmek için en doğru kelime bu.
Ben celladına sevgi beslemiş, onu hayatına dahil etmiş bir aptaldım.
Hayatıma kolay kolay kimseyi almazdım. Tek amacım güzel bir puanla iyi bir lise kazanmaktı. Ama ortaokulun sonlarına doğru karşıma çıkan o kişi tüm düzenimi altüst etti. Şeytan, kuzu postuna bürünüp yoluma çıkmış; ben ise gözlerimin boyandığını fark etmemiştim.
Arkadaşlarım gezerken, ben deli gibi ders çalışırdım. Hedeflerim vardı, hayallerim vardı. Ama hepsi bir gecede yandı, kül oldu. O gece ben büyüdüm ama büyümek istemiyordum. Bir sabah gözümü karanlık bir sabaha açacağımı bilmeden kapattım o soğuk gecede gözlerimi. Ruhuma kapanmayacak yaralar açıldığını bilmeden...
Bir sabah ruhumun katledileceğini bilmeden yattığım yatağa gömüldüm.
Kardeşimin ablasıyken annesi olacağımı nereden bilebilirdim? Henüz büyümeden büyüttüler parçalanmış ruhumu. İçimde büyüyen o ağır yük, küçük bedenime bazen fazla geliyor; patlamak, yok olmak istiyorum. Beni ayakta tutan tek şey ise kardeşim Asya... Ondan başka kimsem kalmadı.
Artık yaşamın bütün yüklerini beraber taşımak zorundayız.
Şeytandan kaçıp kurtulmak için bir gece yanan evimizin arsasını satıp kardeşimi de alıp düştüm yollara. Yeni bir hayatın ilk adımlarını atmıştık ama bu yeni hayat bize ne getirir bilinmez. Bizden çok şey götürdüğü ise inkâr edilemez bir gerçek.
Zaman bizim lehimize mi işler, aleyhimize mi... Bunu yine zaman gösterecek.
Bildigim tek şey şu: Toprak aldığını geri vermiyor. Tıpkı geçen zaman gibi...
Ben de katledilmiş binlerce hemcinsim gibi bir caninin elinde can vermekten korkuyorum. Bu kaçınılmaz sonum sanki... ve bunu bile bile yaşamaya çalışıyorum.
Yaşamak nefes almak değildir; önce bu konuda anlaşalım.
Nefes alan herkes yaşamıyor. Ben yaşamın nefes almaktan ibaret olduğuna inanmıyorum.
Peki ben kimim?
Ben Aslı Kaya. Aslen Gaziantepliyim. Bu günlerde 22 yaşıma gireceğim. Lisenin son senesinde hayatıma aldığım ve nişanlandığım Savaş Demir yüzünden, başarıyla kazandığım hukuk fakültesine başlayamadım. Savaş'ın takıntılı ve sadist biriydi; bu yüzünü çok geç fark ettim. Annem "Kızım, bu çocuk olmaz; hayatını karartır" dediğinde "Seviyorum anne" diyordum. Oysa hayatımın nasıl karardığından habersizdim.
Zararın neresinden dönsem kâr olurdu ama döndüğüm her yol daha büyük zararlara sürükledi beni. Şimdilerde ünlü bir kafede garsonluk yapıyorum. Yetmiyor. Çok iyi olan İngilizcemle yayınevlerine çeviri yaparak para kazanıyorum. Hayat zor ve ben en başından kaybederek başladım ama yıkılmadım.
Savaş'tan kaçıp İzmir'e geldiğimizden beri bir otelde kalıyoruz. Ben işe gidiyorum, Asya fakülteye. Asya fizik tedavi öğrencisi; annem dizlerinden çok şikâyet ettiği için bu bölümü seçmişti.
Asya doktor olacak ama annemin ağrılarına hiç çare bulamayacak... Çünkü onun ağrıları sonsuza dek dindi.
Ben ise içimdeki vicdan azabıyla ne kadar yaşarım bilmiyorum. Bu vicdan yangınını ne söndürür, onu da bilmiyorum. Annemin anlattığı masalların renkli dünyasına inanırken, bir sabah masalımın yandığını, kül olduğunu gördüm. O küller arasında hayatımın bütün renkleri soldu.
Peki karanlık masalım burada bitti mi?
Tabii ki hayır.
Her yeni gün yeni bir hikâye demektir.
İşte bu da benim hikâyem.
Peki siz... benim hikâyemi okumaya hazır mısınız?