Atilla İlhan Ayaz
Karanlık sadece ışıklar sönünce mi başlar?
Yahut güneş batıp ay kara bulutların ardına saklanınca mı çöker insanın üzerine?
Peki neden ben, bunca aydınlığın içinde bile kör kuyulara atılmış gibi hissediyorum?
Ruhum neden küflü zindanlarda zincire vurulmuşçasına acı içinde kıvranıyor?
Karanlık bu denli içime işlemişken... bir gün gerçekten aydınlığa kavuşabilir miyim?
Ruhumun teslim olduğu o küf kokusu, tenimden ve içimden silinir mi? Yoksa ben karanlığa mahkûm olanlardan mıyım?
Düşünüyorum...
Değdi mi?
Bir vefasıza harcadığım onca zamana gerçekten değdi mi?
Ben daha düştüğüm yerden doğrulamazken, bana sırtını dönen insanlara verdiğim değere... acılarımla ödediğim bedellere...
Hiçbiri, hiçbir anı... gerçekten değer miydi?
Kendime sorular soruyorum günlerdir...
Belki cevapları çoktan biliyorum ama kabullenmek içimde ikinci bir yara açıyor.
Acıdan kaçamıyor insan; kaçtığını sandıkça daha derine batıyor.
Ben de battım.
Hem de kendi ellerimle ittiğim kuyulara...
Bazen düşünüyorum, insan en çok kime kırılır?
Düşmanına mı?
Hayır.
İnsan en çok, "asla gitmez" dediğine kırılıyor.
"Ben yanındayım" diyene...
Ve tam en karanlık gecesinde yokluğuyla tokat atana...
Belki de en büyük yanlışı, kalbimi duymak istemeyenlere anlatmaya çalışmaktı.
Görmek istemeyen gözlere ışık olmaya çabalamaktı.
Ve ben, içimde fırtınalar koparken başkalarının yağmuruna şemsiye tutmaya çalıştım hep.
Kendimi unuttum.
Kendimi kaybettim.
Şimdi düşünüyorum...
Belki de karanlığı bu yüzden üzerimden atamıyorum.
Çünkü ben hep başkaları için yanarken
kimse benim için bir mum bile yakmadı.
Ama içimde küçük bir ihtimal var hâlâ...
Belki bir gün, karanlığın içinden kendi ışığımı yakarım.
Belki bir gün, zincirlerimi kırıp nefes alırım.
Belki bir gün, küf kokan zindanlardan değil
kendi kalbimin kapılarından çıkarım.
Ve o gün geldiğinde...
Kimseye sormayacağım, "değdi mi?" diye.
Çünkü o zaman biliyor olacağım:
Ben artık kimse için değil, kendim için var olacağım.
Ama içimde bir ses daha var...
Kısık, yorgun, titrek...
Bazen tamamen sustuğunu sanıyorum,
ama sonra yine duyuyorum:
"Yoruldun. Artık kimseyi taşıyamazsın."
Belki de haklıdır.
Kırıldıkça susmayı, acıdıkça kabullenmeyi öğrendim.
Ses etmediğim her darbeyle biraz daha eksildim.
Gülümserken bile içimden bir şeylerin öldüğünü kimse fark etmedi.
Ben de kimseye anlatmadım.
Ne hissettiğimi, ne kaybettiğimi, neye tutunamadığımı...
Çünkü anlatınca ne değişiyordu?
İnsanlar dinlemeye değil, cevap vermeye alışmıştı.
Oysa ben bir cümlenin içinde kaybolurken
onlar kelimelerimi toparlamadan kendi dünyalarına dönüyorlardı.
Bu yüzden sessizliğimi sevdim.
Karanlığımı sahiplenmeyi...
Kendi içimde yankılanan çığlıkları duymayı...
Belki tuhaf, ama acı bana yabancı gelmiyor artık.
Sanki yıllardır aynı masada oturduğum biri gibi.
Adını bile ezberledim:
Yalnızlık.
Ama bir şey daha öğrendim...
Yalnızlık bile benden bir şey çalamıyor artık.
Çünkü kalbimi kimseye vermediğimde
kimse kırıp paramparça edemiyor.
Belki bu da bir başlangıçtır.
Belki küllerimden doğmak böyle bir şeydir.
Önce yanarsın,
sonra kararırsın,
en sonunda kendi ateşini taşırsın.
Ve ben şimdi...
Kendi karanlığımın içinde
kendi ışığımı arıyorum.
Kimseye yönelmeden, kimseyle savaşmadan.
Sadece kendime dönerek.
Belki ilk kez, sadece bana ait olan bir yolda yürüyerek...
Bu defa biri için değil,
bir şey kanıtlamak için değil,
yalnızca nefes alabilmek için.
Gerçekten yaşamak için.
Beni kıranlar mı?
Gitsinler.
Beni yok sayanlar mı?
Varsın yok saysınlar.
Benim sesim duyulmadıysa,
onların sessizliği artık umurumda bile değil.
Bir zamanlar adımı bile fısıldasam yüreği titriyor sandıklarım...
Meğer gölgesine bile değmeyecek insanlar için kendimi paralamışım.
Şimdi dönüp baktığımda tek bir cümle çıkıyor içimden:
"Bana değer vermeyen için ölmem bile lüks."
O yüzden vazgeçtim iyi olmaya çalışmaktan.
Vazgeçtim kırılınca susmaktan.
Vazgeçtim kalbimi avuçlarında tutanlara şefkat göstermeye çalışmaktan.
Kimse beni kurtarmayacaksa,
ben kendi cehennemimden kendim çıkacağım.
Hem de adım gibi emin ol...
Bir daha hiç kimse elimden tutamayacak kadar güçlü olarak çıkacağım.
Yıllardır içimde biriken o karanlık var ya...
Ben artık ona yenilmiyorum.
Onu kullanıyorum.
Onu kontrol ediyorum.
Onu ateşim yapıyorum.
Kimse anlamak zorunda değil.
Kimse beni sevmek zorunda değil.
Kimse beni kabul etmek zorunda da değil.
Bu defa yoluma taş koyan olursa,
o taşı alıp kendi yolunu kapattığını bilecek.
Beni kaybeden, kaybettiğini fark ettiğinde
o eski ben olmayacağım.
Ve en önemlisi...
Kendimi artık kimsenin affına, sevgisine, varlığına muhtaç bırakmayacağım.
Ben kendimi seçiyorum.
Birinci kez,
ve son kez.
Üç gün önce yaşadıklarımdan sonra hayatıma kimseyi almamaya, kalbimin kapılarını sonsuza dek kapamaya karar verdim. "Her şeyim" dediğim kadın, "kardeşim" dediğim adamla birlikteyken artık kimseye güvenemezdim.
Öfkeliyim... Hem de içimi kavuran bir öfkeyle. Öfkem kendime mi, başkalarına mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey; gerekirse kendimi bile kül edecek kadar büyük, karanlık bir öfkenin içinde olduğum.
Şule'yi hâlâ seviyor muyum? Hayır. Ona karşı içimde bir gram duygu yok. Beni çıldırtan şey, zihnimi kemiren o bitmeyen sorular. Öyle çoklar ki, beynimde nefes alacak tek bir boşluk bile kalmıyor.
İlk soru hep aynı: Biz birlikteyken de aralarında bir şey var mıydı? Ben onları yalnız bıraktığımda arkamdan kahkaha mı atıyorlardı? Beni aptal yerine koyduklarında birbirleriyle alay ettiler mi? Ben ölümün kapısını çaldığım gün... gerçekten, en azından bir anlık bile olsa canları yandı mı?
Keşke kalbimin sesini susturabilseydim. Keşke o gece gördüklerimi o anda hiçbir şey hissetmeseydim. Ama insan en çok sevdiği yerden vurulunca, hissetmemek ne mümkün? İçimde paramparça olan bir şey var ve o şeyin adı gurur değil... güven.
Güvenim öldü. Onu toprağa gömdüm. Üzerine de kimsenin kazamayacağı kadar ağır bir taş koydum.
Düşünüyorum...
Ben onların hayatlarına sığmak için çırpınırken, onlar benim hayatımı nasıl böyle iki dakikada paramparça etti? Ben her şeyimi verdim. Onlar beni nasıl hiç etmiş olabilir?
Cevabı basit aslında: İnsan, değer görmediği yerde hep fazladır.
Beni en çok acıtan ne biliyor musunuz?
Arkamdan bıçaklandığımı hissettim ama tutup çıkan kişiye bakacak cesaretim yoktu. Çünkü içten içe biliyordum... o bıçağın sapında ikisinin de izi vardı.
Şimdi ne sevgiye inanıyorum, ne dostluğa.
"Yanındayım" diyen her söz kulağımda çınlayan bir yalan artık.
Belki de bıraktıkları boşlukta yeniden doğmam gerekiyordu. Belki bu acı, beni tamamen başka birine dönüştürmek için geldi.
Ama tek bir şeyden eminim:
Artık eski ben yok.
Ve kimseye, ama kimseye, kalbimde yer yok.
Güvendiğim kişi bile...
Seviyorum diye bana zorla benimsettiği, "o iyi biri" diyerek gözümün içine baka baka savunduğu insana kollarını sararken gördüm onları. O an içimde bir şey yalnızca kırılmadı... paramparça oldu. Sanki göğsümün ortasına görünmez bir bıçak saplandı ve ben ses bile çıkaramadım. Çünkü en çok güvendiğin yerden darbe alınca, bağırmak bile anlamsız geliyor insana.
Düşünsene...
Yıllarca "yanındayım" diyen birinin, bir anda karşında değil karşındakinin yanında durduğunu görüyorsun. Hatta hep seni savunmasını beklediğin kişi, bir anda sana değil, sana acı veren kişiye sarılıyor.
İnsanın aklı almıyor.
Kalbi çoktan duruyor da, akıl sonradan çöküyor.
O an şunu anladım:
Benim için dünyayı karşısına alacağını sandığım kişi, meğer beni ilk fırsatta dünyaya yem edenlerdenmiş.
Düşmanından korkmazsın, belli.
Ama dost bildiğinin ihaneti?
İşte o insanın ruhunu lime lime ediyor.
Ben artık kime güvenebilirdim?
Kime sırtımı dönebilirdim?
Kime içimi açabilirdim?
Güvendiğim kişi bile böyleyken, geriye güvenecek kim kalır?
Hiç kimse.
O yüzden içimde bir yer soğudu, tamamen.
Bir kapı kapandı ve artık açılacak bir kapı değil o.
Çünkü insan bir kere değil, defalarca kırılır... ama sonuncusu vardır; seni geri dönüşü olmayan bir versiyona çeviren o son kırılma.
Ben o son kırılmayı işte tam orada yaşadım.
Onların sarılışını gördüğüm an...
Benim içimdeki güven duygusu öldü.
Toprağa gömdüm.
Mezarına taş koydum.
Ve bir daha kimsenin gelip o mezarı kazmasına izin vermeyeceğim.
Artık kimsenin omzuna başımı koymam.
Kimsenin sözüne inanıp kalbimi riske atmam.
Kimseye el uzatmam; çünkü öğrendim ki bazı insanlar elini tutuyormuş gibi yapıp aslında seni uçurumdan itmek için bekliyormuş.
Ve ben bir daha kimsenin beni o uçurumun kenarına kadar getirmesine izin vermeyeceğim.
Abi..."
Kapıyı aralayıp kafasını içeri uzatan Timuçin'i odadan kovmamak için kendimi zor tutuyordum. Öfkemi aileme yansıtma hakkım yoktu, bunu biliyordum... ama sabrım da artık incelmiş bir ip gibiydi.
"Ne var Timuçin?" dedim bıkkın, yorgun bir sesle.
Her dakika kapımı çalıp beni kontrol etmelerinden usandım. Evet, korkuyorlardı... Kendimden vazgeçmemden korktuklarını biliyordum. Ama benim de yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Ve bunu anlamaları gerekiyordu.
"Abi, annem ne yemek istersin diye soruyor," dedi.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
"Bir şey yemek istemiyorum, söyle anneme."
Ama o kapıyı biraz daha açıp içeri bir adım attı.
"Abi... ne oldu? Neden yine başa sardık böyle?"
O an sabrım tam anlamıyla tükendi.
"Defol git Timuçin! Beni yalnız bırakın!" diye bağırdım.
"Sanki bir yol almışım da başa sardığımı söylüyor bir de!"
Elime gelen ilk şeyi masanın üzerindeki fırçayı ona doğru fırlattığımda, Timuçin kapıyı hızla kapatıp kendini dışarı attı.
Kapı kapandıktan sonra sessizlik odada yankılandı. Ama sessizlik bile huzur getirmiyordu. İçimde kopan fırtına hâlâ dinmemişti. Her nefes, öfkemin külünü biraz daha dağıtıyordu içimde.
Derin bir nefes alıp kendimi masaya dayadım. Elleri titriyordu, ama öfkem, korkudan çok daha baskındı. Timuçin'in o masum ama ısrarcı bakışı, annemin ve babamın korkulu gözleri... Hepsi üstüme bir duvar gibi çökmüştü.
"Yeter artık," diye mırıldandım kendi kendime.
Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Kimseyle paylaşamayacağım, kimseye anlatamayacağım bir boşluk... bir ağırlık.
İçimden bir ses fısıldadı: "Onlar anlamayacak, sen de anlatmayacaksın. Sadece çekip git, kendi karanlığında kal."
Ama gitmek kolay değildi. Ailem, hayatımın bir parçasıydı; ama bu parça artık beni boğuyordu.
Ve işte o an karar verdim: Kimseyi yanımda tutmayacağım. Kimse, benim öfkemin ve kırıklığımın ağırlığını paylaşamayacak.
Timuçin kapının ardında hâlâ bekliyor olabilir, ama onun bekleyişi artık beni ilgilendirmiyordu.
Bu odada yalnızdım. Ve yalnızlık, artık hem silahım hem kalkanım olacaktı.
Elime başka bir fırça aldım, boya paletine dokundurup siyahı fırçama yedirdim. Önümde duran tuvali adeta savaş alanı gibi gördüm. Fırçayı her kıvırışımda, her darbe vuruşumda içimde biriken karanlığı boşaltıyordum.
Ne çizdiğimi bilmiyordum. Belki çığlıklarımı, belki kırıklıklarımı... ama karanlığın içinde, yalnızca bir beyazlık parlıyordu. O beyazlık... belki de hâlâ içimde kıpırdayan, bastırılmış bir öfkenin ışığıydı.
Fırça tuvalde dans ettikçe, öfkem şekil alıyordu; her darbe, her çizgi, içimde biriken laneti serbest bırakıyordu. Tuval artık benim sessiz haykırışım olmuştu; göğsümde sıkışan öfke, her fırça darbesinde dışarı fışkırıyordu.
Bir süre önümdeki tuvale odaklandım; sessizlik beni tamamen sarıp sarmalamıştı. Fırçam tuvalde her kıvrıldığında resim daha belirgin hâle geliyordu. Ve resim belirginleştikçe, içime çığlıklar doluyordu.
Son bir defa fırçayı tuvale değdirdim... tamamlanmıştı.
Tekerlekli sandalyemi geriye doğru itip, uzaktan yaptığım resme baktım. Öfke ile yumruğumu sıkarken buldum kendimi. Nasıl yapmıştım bunu, bilmiyordum... ama orada, tuvalde, onları resmetmiştim.
Günlerdir zihnimden silinmeyen o karanlık sokak ve o sessizlik içinde birbirine sarılan iki bedeni... hepsi tuvalde hayat bulmuştu. Öfkem, kırıklığım, yalnızlığım... her fırça darbesiyle dışarı çıkmıştı.
Uzaktan bakarken tuval... artık sadece boya ve fırçadan ibaret değildi. Resimdeki karanlık sokak hareketleniyor, sessizliği kulaklarımda çınlıyordu. İki beden birbirine sarılmış, ama orada, o tuvalin içinde, üzerlerine sinmiş bir ihanet ve soğukluk vardı.
Gözlerimi tuvalden ayıramıyordum; resim sanki nefes alıyor, kalbime doğru adım adım yaklaşıyordu. Her bakışımda içimdeki öfke biraz daha yoğunlaşıyor, bileklerimdeki kaslar geriliyor, yumruğum sıkılıyordu. Kendi fırçamla çizdiğim bu karanlık, artık beni ele geçirmişti.
Tıpkı zihnimdeki gibi... günlerdir silinmeyen o sokak, o sessizlik, o kolları birbirine dolanmış iki bedeni tekrar tekrar görüyor, tekrar tekrar duyuyordum. Ve o an fark ettim: Öfkem sadece resimde değil, artık içimdeydi; bir fırtına gibi büyüyordu.
Tekerlekli sandalyemde geri çekildim, nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Ama tuvalden gelen sessizlik ve karanlık hâlâ üzerimdeydi. Sanki fırçam, her kıvrıldığında zihnimdeki kabusu büyütüyordu. Ve ben, kendi yarattığım bu kabusun içinde, yalnız ama tamamen uyanık bir şekilde oturuyordum.
Neden lan..." diye sessizce fısıldadım.
"Sen bana bunu neden yaptın?"
Hâlâ elimde tuttuğum fırçadan gelen çatırtıya baktım; o an fark ettim ki fırçam ikiye ayrılmıştı. Yumruğumu gevşettiğimde kırık fırça yere düştü. Tıpkı benim içimdeki güvenin sessizce paramparça olup yere düşmesi gibi.
Tuvalin üzerindeki siyah lekeler... o iki beden... o sessiz sokak... hepsi odada yankılanıyordu. Fırçanın her kırılmasıyla karanlığım daha da büyüyordu, duvarlar üzerime doğru çökmek istercesine daralıyordu. Masadaki boyalar devrilmiş, yere sıçramıştı; sanki öfkem odadaki her nesneye bulaşıyordu.
"Bir gün... sadece bir gün güldüm," mırıldandım kendi kendime.
"Bedeli bu kadar ağır olmamalıydı."
Kendi nefesimi duyuyordum. Her nefesimde öfke, kırgınlık ve yalnızlık birbirine karışıyor, tuvaldeki resimle birlikte odada canlı bir varlık gibi hareket ediyordu. Oturduğum tekerlekli sandalyede kendimi geri çekmiş, ama aynı zamanda fırtınanın tam ortasında hissediyordum.
Ve o anda anladım: İçimdeki karanlık artık sadece zihnimde değil, dünyaya taşmıştı. Tuval, kırık fırça, devrilmiş boyalar... hepsi öfkemin, kaybımın, güvenimin paramparça oluşunun sessiz birer tanığıydı.
"Ben hangi günahımın bedelini ödüyorum Allahım bilmiyorum. Ama artık tövbe etmeye bile takatim kalmadı" dedim sesizce.
Odanın karanlığı üzerime çökmüş gibiydi. Boya kokusuna öfkem, öfkeme çaresizliğim karışıyordu. Tuvaldeki o iki siluet gözümün içine bakıyordu sanki... beni susturuyor, boğuyordu.
Başımı eğdim, ellerimin titrediğini hissettim. Parmaklarımda hâlâ boya vardı; siyah, gri ve içimdeki karanlığın tonu her neyse. Derin bir nefes almaya çalıştım ama göğsüm izin vermedi sanki nefes bile benden vazgeçmişti.
"Artık kendime bile harcıyacak nefesim kalmadı..." dedim, sesim çatlamış bir aynanın kenarında gezen bir çizik gibi çıkıyordu.
"Ben bu kadar kötü bir kul muydum da imtihanım bu denli ağır?"
Sözlerim duvarlara çarpıp geri döndü.
Cevap yoktu.
Sessizlik, en büyük cevapmış gibi üstüme çöktü.
Tekerlekli sandalyemin metal kollarını tutarken eklemlerim acıdı, ama içimdeki acının yanında hiçbir şeydi. Boya paleti yere devrilmişti; siyah boya zemine yayılıyor, tıpkı içimdeki umut gibi kararıp gidiyordu.
Tuvale doğru eğildim, kenarlarından sıkıca kavradım ve şövaleden söküp aldım. Parmaklarım titrese de durmadım; daha yakından baktım o iki gölgeye... o karanlık sokağın lanetli anısına. Ne kadar baksam o kadar nefesim sıkışıyor, midem daha çok yanıyordu.
Bir anda içimdeki bağ koptu.
Dayanamadım.
Tuvali masanın üzerine vura vura paramparça ettim. Her vuruşta tuvalden bir çıtırtı, içimden bir çığlık daha kopuyordu.
"Yeter!" diye haykırdım. "Yeter! Silin artık zihnimden! Çık aklımdan, çık kalbimden!"
Kırık tuvalin çerçevesi elimde kalana kadar vurdum. Sonra o kırık parçayı da yere fırlattım, tekrar tekrar... sanki her darbe, kalbimin bir parçasını dışarı atıyordu.
"Neden işledin içime? Neden umut etmeme izin verdin?" Nefes nefese kalmıştım, boğazım yanıyordu.
"Kurak toprağıma ektiğin umutları... neden söküp aldınız? Neden?"
Son vuruşla tuval tamamen dağıldı. Parçalar etrafıma savruldu; siyah boya zemine yayılıyor, suç ortağıymış gibi her şeyi karartıyordu.
Ve ben...
yerle bir olmuş o parçaların ortasında nefes alamayan bir adama dönmüştüm.
O an anladım...
İmtihanım insanlar değil, kendi kalbimdi. Olmayac insanlara kapı açan kalbim.
Ve ben artık onu taşıyamıyordum.