Bardağım elimdeydi ama içindeki kahveye değil, karşımdaki kadına bakıyordum. Feray, başını hafifçe eğmiş, gözlerini kahve fincanının içine dikmişti. Yüzündeki ifadeyi okuyabiliyordum. Kararsızlık. Çekingenlik. Ama en çok da içinde yankılanan sorular…
Ben susuyordum. Çünkü bu kez onun konuşmasını bekliyordum.
Ama o konuşmadı.
Sadece derin bir nefes aldı, bardağını masaya bırakıp parmaklarını birbirine kenetledi.
Ve sonra gözlerini bana dikti.
Feray’ın gözlerindeki tereddüt, dudaklarında hâlâ süren titrek kararsızlık… İçimdeki yangına körükle gidiyordu. Aramızdaki sessizlik, nefeslerimizin birbirine karıştığı ince bir çizgiye dönüşmüştü.
Sonunda, beklediğim an geldi.
Feray, gözlerini gözlerimden ayırmadan, hafifçe eğildi. Dudakları, tereddütle benimkine dokunduğunda içimde bir şeyler koptu. Önce yavaş, sonra daha derin…
Dudaklarımdan yayılan sıcaklık, damarlarıma kadar işledi. Önce kontrolü elime almak istemedim. Onun ne yapacağını görmek istedim. Ama Feray’ın parmakları göğsüme dokunduğunda, o an her şey değişti.
Ellerim beline kaydı. Kumaşın altından sıcak tenini hissettiğimde içimden bir inilti yükseldi. Feray’ın nefesi hızlandı, ama geri çekilmedi. Tam tersine, daha da yaklaştı.
Öpüşümüz, şimdiden bir savaşa dönüşmüştü.
Parmaklarımı sırtına kaydırıp onu tamamen kendime çektiğimde, vücudu bana uyum sağladı. Kalbimin ritmi kulaklarımda yankılanıyordu. Teninin her santimini keşfetmek ister gibi, yavaş ama kararlı bir şekilde dokundum.
Feray’ın parmakları, tişörtümün kenarına gitti. Bir an bekledi, sonra tereddütsüz yukarı çekti. Kumaşın tenimden ayrılışıyla birlikte, dudaklarımız arasındaki mesafe de yok oldu.
Beni itmesini bekledim. Durmamı istemesini… Ama o, aksine, daha fazlasını arzulayan bir iniltiyle boynuma kapanıp tenimi öptüğünde, ben çoktan kaybolmuştum.
Elbiseleri, tenlerimizi ayıran son bariyer gibi hissedilmeye başlamıştı. Ellerim, kalçalarından yukarı tırmandı, sırtına kaydı, sonra tekrar beline indi. Feray, dudaklarını boynumdan çekip gözlerimin içine baktığında, ne düşündüğünü anlamam için kelimelere ihtiyacım yoktu.
Onun için durabilirdim.
Ama Feray, istemiyordu.
Bunu, vücudunun bana nasıl teslim olduğundan, titreyen nefesinden anlıyordum.
Onu, yavaşça yatağa yatırdığımda, başını eğip gözlerini kaçırmadı.
İzin veriyordu.
Beni istiyordu.
Ve ben de, onu istiyordum.
Ellerim, bacaklarının arasına dolandı. Dokunuşumun onda nasıl bir etki yarattığını, vücudunun verdiği tepkiden anlayabiliyordum. Feray, parmaklarını saçlarıma daldırıp başımı kendine çektiğinde, dudaklarımız bir kez daha birleşti.
Bu kez her şey daha derindi.
Daha aç, daha kontrolsüz…
Ellerim kalçalarına, oradan sırtına doğru yol alırken, bedeninin sıcaklığı avuçlarıma işliyordu.
Fısıltı halinde çıkan adımı duyduğumda, içimdeki kontrolü kaybettim. Dudaklarım boynundan omzuna inerken, ince kumaşın tenini nasıl örttüğünü hissettim. Bu engeli ortadan kaldırmamız gerektiğini ikimiz de biliyorduk. Ellerim elbisesinin kenarına gittiğinde, Feray gözlerini kapadı, nefesi düzensizleşti.
Yavaşça kumaşı yukarı çektim, teni soğuk havayla buluştuğunda bir an ürperdi ama bedenini asla geri çekmedi. Dudaklarımı omzuna bırakırken, parmaklarım belini kavradı, teninin sıcaklığı avuçlarımın arasına hapsoldu.
Bizi birbirimizden ayıran son engeller de birer birer kaybolurken, içimde yıllardır biriken her duygu açığa çıktı. Bu gece, aramızdaki her mesafeyi, her tereddüdü ortadan kaldırıyorduk.
SONRAKİ GÜN
Feray’ı altımda hissetmek… Bunca yılın, kavganın, inkârın ardından onu böylesine yakın hissetmek, içimde fırtınalar koparıyordu. Parmaklarım teninde kayarken, nefeslerimiz birbirine karışıyordu. İçimde yanıp tutuşan arzuyu dizginlemek zordu ama o gece, aramızdaki tüm mesafeleri, tereddütleri ve gururu bir kenara bıraktık.
O an, geçmişi ya da geleceği düşünmedim. Sadece onun sıcağını hissetmek, ona sahip olmak ve en derinimde hissettiğim duyguları göstermek istedim.
Ama sabah olduğunda…
Güneş odanın perdesinden sızarken, Feray’ı yanımda buldum. Saçları yastığa dağılmış, huzurlu bir şekilde uyuyordu. Göğsüne düşen birkaç siyah tutamı nazikçe geriye attım. Onu bu kadar yakından izlemeyeli uzun zaman olmuştu.
Elimi kıpırdatmamla gözleri aralandı. Bir an neredeyiz diye düşündü, sonra gözleri bana odaklandı.
“Günaydın,” diye fısıldadım.
Feray cevap vermedi, ama dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Ellerini yüzüne götürüp gözlerini ovuşturduğunda, gece boyunca bedenine kazıdığım izleri fark etti. Yanakları kızardı, ama kaçmadı.
“Seni sabah burada göreceğimi düşünmemiştim,” dedi sesi kısık ama biraz da çekingen.
“Gitmemi mi bekliyordun?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak.
Feray bir şey demedi. Ama ne düşündüğünü anlıyordum. Bizim ilişkimiz, hiçbir zaman kolay olmamıştı. Yıllardır adını koyamadığımız, ne ileri ne geri gidemediğimiz bu şey…
Ellerimi saçlarının arasına götürdüm, başparmağımla yanağını okşadım. “Ben kaçacak biri değilim, Feray.”
Gözlerini bana dikti. Sonra bir an duraksadı, hafifçe başını salladı.
Ama bu, bir sabahın her şeyi değiştirdiği anlamına gelmiyordu.
İkimiz de bunu biliyorduk.
---
Günler birbirini kovaladı. İşlerimize döndük. Ben tekrar operasyonlara hazırlanmaya başladım, Feray ise hastanede uzun nöbetlerine… Ama ne zaman bir mola versek, ne zaman göz göze gelsek, o geceyi hatırlıyordum.
Ben onu unutmak için bir yıl boyunca savaşın ortasına gitmiştim. Ama Feray’ı unutmak, bir kurşunu avuçlayıp ona zarar vermemesini beklemek gibiydi.
Aramızdaki mesafe tamamen kalkmış değildi belki. Ama ilk kez, birbirimize doğru atılmış gerçek bir adım vardı.
Ve bu kez, hiçbir yere gitmeye niyetim yoktu.
Günler birbirini kovalarken, işlerimize döndüğümüzü sanmıştım. Ama dönebildik mi gerçekten?
Ben tekrar operasyonlara hazırlanırken, Feray da hastanedeki nöbetlerine devam ediyordu. Her şey olması gerektiği gibi görünüyordu. Ama öyle miydi?
Ne zaman gece çökse, aklım Feray’a gidiyordu. Hastanede bir ameliyatın ortasında mıydı, yoksa odasında yorgun argın uyuyakalmış mıydı? Bilmiyordum. Ama bilmek istiyordum.
Ne zaman telefonum çalsa, kalbim hızlanıyordu. Arayan Feray mıydı? Bir şey mi olmuştu?
Ama hiçbir şey olmamıştı. Olan şey, içimde taşıdığım ağırlıktı.
Onu görmek istiyordum. Ama bahaneler tükenmişti.
Ben de bahane yaratmaya karar verdim.
---
Gece yarısına yaklaşmıştı. Hastane koridorları sessizdi, sadece ara ara geçen hemşireler ve acil servisten gelen boğuk anons sesleri duyuluyordu.
Feray’ı bulmak zor olmadı. Her zaman olduğu gibi yine hastanenin en kuytu köşesinde, bilgisayar başında rapor yazıyordu.
Kapının önünde durdum, birkaç saniye boyunca içeri girmeden onu izledim. Saçlarını tepeden toplamış, yorgun gözleri ekrana odaklanmıştı.
Sonunda kapıyı hafifçe tıklattım.
Feray başını kaldırdı. Beni görünce gözleri biraz daha açıldı.
“Senin burada ne işin var?” diye sordu, sesi şaşkın ama sert değildi.
Omuz silktim. “Geçerken uğrayayım dedim.”
Kaşlarını kaldırdı. “Gece yarısı, askeri bölgeden buraya mı geçiyordun?”
Gülümseyerek içeri girdim ve masanın kenarına yaslandım. “Sana bir kahve borcum vardı. İçiyorsan getireyim.”
Feray derin bir nefes aldı, başını hafifçe eğip gülümsedi. “Bana kahve borcun yok, Yağız.”
“Öyle mi?” dedim, gözlerimi kısmadan önce. “O zaman başka ne borcum var?”
Bir an sessizlik oldu. Göz göze geldik. Aramızda bir şeyler dolaşıyordu ama adı yoktu. Belki de hala koymaya cesaret edemediğimiz bir şeydi.
Feray sonunda iç çekerek arkasına yaslandı. “Bilmiyorum. Ama kahve fena olmazdı.”
Gülümsedim. “Tamam. Bekle.”
---
Kahveyi getirdiğimde, Feray sandalyesini çevirip bana bakıyordu.
“Sen değiştin,” dedi aniden.
Kaşlarımı çattım. “Ne açıdan?”
“Eskiden kendini bu kadar belli etmezdin. Hep bir mesafen vardı.”
Başımı hafifçe yana eğdim. “Sen de öyleydin.”
Feray gözlerini kaçırdı, bardağını kavrayıp içine baktı. Sonra hafifçe gülümsedi. “Belki de biz bu yüzden hep böyle olduk.”
Cevap vermedim. Çünkü o an, haklı olduğunu biliyordum.
Ama artık bir şeyler değişiyordu.
Ve belki de bu kez, hiçbirimiz kaçmayacaktık.