bc

ATEŞ ÇEMBERİ

book_age18+
101
FOLLOW
1K
READ
dark
BE
HE
powerful
sweet
bxg
serious
kicking
bold
soldier
office/work place
war
musclebear
love at the first sight
addiction
like
intro-logo
Blurb

Savaşta yaralanan askerlerin hastaneye sevk edilmesi ile Doktor Feray ve Komutan Yağız tanışırlar ve birbirinden hoşlanırar bu hoşlantı giderek büyür ve birbirlerine aşık olurlar Komutan Yağız'ın görevinden dolayı zorlanırlar ve kavaga ederler ama birbirlerine olan aşkları onları ayırmaz

chap-preview
Free preview
1.BÖLÜM
Benim adım Yağız Aslan. Ateş timimle birlikte, tam olarak ateş çemberinin içindeydik. Dört bir yanımız düşman askerleriyle doluydu ve geri çekilme lüksümüz yoktu. Düşmanın kurşun yağmuru altında mücadele edecektik. Kalbim hızla çarpıyor, savaşın gürültüsü kulaklarımı dolduruyordu. Önümdeki arkadaşlarıma döndüm ve cesaretle bağırdım: “Şimdi saldırın!” ‎ ‎Tam o anda, herkesin gözünde bir kararlılık belirdi. Ele geçirdiğimiz zamanı geride bırakmanın bilincindeydik; bu ateş çemberinden çıkmanın tek yolu, düşmana karşı saldırıya geçmekti. Düşmanın üzerine süratle ilerledik. Kısa sürede, etrafındaki kurşunlar çığ gibi üzerimize yağıyor, zehir zemberek bir yangın çıkarıyordu. ‎ ‎İlerliyoruz; ama her adımda yaralanan, düşen dostlarımızla karşılaşıyorduk. Bir anlık tereddüt, cepheyi sarsabilirdi. Kurşun omuzumdan sıyrılıp geçtiğinde, acıya odaklanmaktansa düşmana gözlerimi diktim. “İleri!” diye haykırdım, önde giden arkadaşların cesaretine bakarak. Onların cesareti, benim yaralarımı unutturdu. ‎ ‎Yavaş yavaş arkadaşlarımız düşmanın siperlerine doğru ilerledi. Her birimiz silahlarımızla, mermilerimizi savuruyor, düşman hatlarını yararak geçmeye çalışıyorduk. Yanımdaki Ahmet, aniden yere düştü. Gözlerime inanamadım; ama savaşta kayıplar vardı ve bunları kabullenmek zorundaydık. Ancak mücadeleye devam etmeliydik. ‎ ‎Hızla Ahmet’in yanına koşmaya başladım. O an bir kurşun, başucumdan geçerek yere düşmeme neden oldu. Savaşın ortasında, hayat ve ölüm arasındaki ince çizgideyiz. Zamanın yavaşladığını sezdim. Arkadaşımın acı dolu gözlerine bakarak, “Kalk Ahmet, savaş bitmeden bırakmayız seni!” dedim. Ama yanıt alamadım. O büyük bir kayıptı. ‎ ‎İlerlemeye devam ettik. Düşmanın tuzakları, her adımda karşımıza çıkıyordu. Ama biz, topraklarımızı savunmak için buradaydık ve hiçbir güç bizi durduramazdı. Düşmanın önde gelen liderlerinden biri, mavi üniformalı koca bir adam, tam karşımda belirdi. Gözleri hırs ve nefretle doluydu. O an, kanım kaynadı. “Bu topraklar sizin değil!” diye bağırdım. ‎ ‎Düşman lideri, gülümseyerek yanımda duran askerlerime nişan aldı. O an, içimdeki tüm savaşı ve öfkeyi bir kenara itip, koşmaya başladım. Düşman liderine doğru gittim. Koşarken, elimdeki tüfeği kaldırıp ateş ettim. Mermi, doğrudan onun göğsüne isabet etti. Düşman liderinin ifadesi, bir anlık şok, ardından yere düşmekti. ‎ ‎Yeni bir cesaretle, birliklerimle birlikte düşmanın hatlarını yarıp geçmeye devam ettik. Ancak maalesef, arka planda daha fazla arkadaşım hayatını kaybediyordu. “Geride durmayın!” diye bağırdım. “Buradayız ve buradan çıkışa ilerleyeceğiz!” ‎ ‎Düşmanın ağır silahları üzerimize ateş açtı. Ani bir patlama, yanımdaki Cem’i yere serdi. Gözyaşlarımı tutamadım ama savaşmak zorundaydım. İçimde bir ateş vardı ve geri dönmek yoktu. Tekrar ilerleme kararı aldım. Etrafımda yanımda duran dostlarım, birlikteliğimizin gücünden güç alarak savaşı sürdürdü. Her birimiz savaştıkça, dostları korumak için kendimizi feda etmeye hazırdık. ‎ ‎Bir süre sonra, düşmanın hattını tamamen aşmayı başardık. Ama geride bıraktığımız kayıplar, yüreğimde sonsuza dek sürecek bir yara açtı. “Bu savaşı sona erdireceğiz!” dedim, gözlerindeki kararlılığı hissederek. Her birimiz kenetlendik. Düşmanın geri çekildiğini görünce, savaşın aşamasını daha da yükselttik. Bütün gücümüzle sadece savaşmaktan değil, aynı zamanda dostlarımızı onurlandırmaktan da vazgeçmeyecektik. ‎ ‎Ortada kalmış bir savaşın anısını taşırken, ateş çemberinden çıkmayı başardık. Kayıplarımız vardı ama savaş devam ediyordu ve hedefimiz, bu toprakları korumak ve özgürlüğü sağlamak üzerineydi. Geriye bakmadan, hedefe doğru ilerledik. Savaş bitmedi ama bizim cesaretimiz, her zaman direnişin sembolü olacaktı. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Savaş bitti. Ama kalan bir sessizlikle birlikte, her şeyden önce bir acı hatıra bıraktı. Gözlerim, akşam güneşinin altın rengiyle boyadığı o yürek parçalayan manzaraya takıldı. Yol boyunca, üstleri Türk bayrağı ile örtülü bedenler sırayla dizilmişti. Her biri, vatan için verdiği mücadelenin bir nişanesi, ama aynı zamanda yüreklerimizi dağlayan birer hatıra. ‎ ‎Askerleri, omuz omuza verdikleri mücadelede kaybettikleri arkadaşlarını taşıdıkları araçtan indiklerinde yüzlerindeki ifade, sözcüklerin yetersiz kaldığı bir sessizlikle doluydu. Aralarında gözyaşlarını tutmakta zorlananlar vardı, herkesin içinde tarifsiz bir hüzünle sarılmış bir boşluk. Onlar, yaralıların ve şehitlerin geride bıraktığı duygusal yükü taşıyorlardı. ‎ ‎Ambulans uçakları, yaralı askerleri hastaneye yetiştirmek için havalandığında, kalbimde bir parça umut belirdi. Belki de kurtulacaklardı. Bir umudun peşinde, biz de sağ kalanlarla birlikte hastaneye doğru yola çıktık. Yakın arkadaşım Cem, yaralarını sarmak yerine hala vatanı savunmanın heyecanıyla parlayan gözlerle yanımdan hızla geçip gitti. Onun cesareti, savaşın ortasında bile içimdeki korkuyu bir nebze olsun dindirmeye yetiyordu. ‎ ‎Yolda yara bere içinde, sargılarla sarılmış askerler gördüm. Bazen göz göze geldik, bazen bir tebessüm paylaşmaya çalıştık. Ama hepsinin arka planda taşımakta olduğu ağır bir yük vardı; belki de birer isyan, belki de kaybettikleri yoldaşlarına duydukları özlem. Bunun üzerine konuşmak istemedik ama içimizde bir kapı aralanmış gibiydi. Hepsi kendince bir şeyleri kabul ediyor, ama asla tam anlamıyla sevinemiyorduk. ‎ ‎Hastaneye vardığımızda, girişte hemşirelerin ve doktorların hızlı adımlarla koşturduğunu görmek yüreğimi burktu. Bilmiyordum, bazılarının hayata tutunması ne kadar zor olacaktı. Ya da yaşamsal bir savaşın ortasında kimin kaybedip kimin kazanacağını. Hastane binalarının gri renkleri, tıpkı bizim ruh halimiz gibi iç karartıcıydı. Mavi cerrahi elbiseleriyle dans eden doktorlar, barkovizyon ekranları altında yaralıların isimlerini ve durumlarını not alıyorlardı. ‎ ‎Bir süre sonra, içeriden gelen çığlık sesleri ve içli fısıldayan dualar, o ana kadar içinde barındırdığımız acıyı daha da derinleştiriyordu. Tanıdıklarımın kaydedildiği o monitörüne düşen isimler arasında Cem’in adını gördüğümde, kalbim derin bir sarsıntı yaşadı. Gözlerim doldu; hem sevinç hem de korkuyla. Yaşamak, bu acının içinden nasıl geçecekti bilmiyordum. ‎ ‎Bir süre sonra, tavanın beyazı üstüme çökmüş gibi hissettim. Gözyaşlarım, bir parça umudun kırıntıları dolusuydu. Kullandığımız kelimelerin sıkıştığı o anın içinde liderim gibi düşündüğüm Cemin’in her an döneceğinden emin idim. Ama bilmediğim bir şey vardı; bu savaş, bir adamı ve onun ötesinde bir toplumu farklı biçimde şekillendirmişti. ‎ ‎Gözlerim tekrar o hastane kapısına kaydı. Çekilen ambulans sesleri artık bir arka fon haline geldi. Ama her bir gürültüde, hayata tutunan birçok ifade geri döner gibi görünüyordu. Hayat, her ne kadar zor ve karmaşık olsa da, bir gülümseme, bir tebessüm belki de kalplerin yaralarını sarabilirdi. ‎ ‎Ama bu an, bırakmayı öğrenemediğimiz bir hüzün ve kaybedilmiş bir savaştı. İçten içe, yaşanan her kayıp, bir tekrara düşmeden geçmişin izleri arasında kaybolacak ya da silinmeyecekti. Savaş bitti belki ama kaybettiğimiz her cesur yüreğin hatırası, gurur duymak gerektiğini hatırlatıyordu. Unutmayacaktık; unutmamalıydık… Benim adım Yağız Aslan. Altı yıldır Sason’un keskin kayalıklarına, sisle kaplı vadilerine, ölümün ve kayıpların iç içe geçtiği bu tehlikeli topraklarda görev yapıyorum. Özel harekat askeriyim; her gün düşmanın kurşun yağmuruna, patlayan bombalara ve ölümle burun buruna kalmaya alıştım. Sason, savaşın en acımasız yüzünü gözler önüne seren, hayatın değeriyle ölümün kol kola yürüdüğü bir arenadır. Ben de burada, vatanı savunmak adına, her anı özenle, dikkatle yaşıyorum. ‎ ‎Çocukluğumdan beri bu acımasız dünyanın gölgesinde büyüdüm. Sekiz yaşındayken, trafik kazasında anne babamı kaybettim; yetimhaneye verildim. O günden beri, içimde hep bir yara, bir sızı var. Duygularımı bastırmayı, acıyı içime atmayı öğrendim; ama her patlama, her kayıp, bana geçmişimi, kaybettiğim sevdiklerimi hatırlatıyor. İşte bu yüzden, savaş alanında bile soğukkanlı görünebilmek için içimdeki fırtınayı gizlemeye çalışıyorum. ‎ ‎2020 yılının o kasvetli günlerinden birinde, yine Sason’un ölümle örülü çatışmaları arasında yaralı askerleri hastaneye getiriyorduk. Cephede dökülen kan, yıkılmış binaların arasında yankılanan çığlıklar ve patlamaların yarattığı toz bulutları, o acımasız atmosferi her an daha da derinleştiriyordu. Hastanenin soğuk koridorları, ölümün sessiz tanıkları gibiydi. Her adımda, her saniyede, vatan için ödenen bedel gözlerimin önünde büyüyordu. ‎ ‎O gün, hastaneye gelen yaralı askerler arasında dikkatimi çeken, henüz Sason’da üç gün geçirmiş genç bir doktor vardı. Adı Feray’dı. Beyaz önlüğüyle, yorgun ama kararlı bakışlarıyla, acil müdahaleler için koşturan Feray, insanlara yardım etme arzusunu ve umudu içinde taşıyordu. Savaşın ortasında, böylesine içten ve sarsılmaz bir inanç görmek, benim gibi yılların yıprattığı bir asker için neredeyse unutulmuş bir şeydi. ‎ ‎İlk karşılaşmam, hastanenin müdahale odasında gerçekleşti. Operasyon sonrası, yaralı askerlerin arasından bir tanesi, cephede aldığım ufak bir sıyrık nedeniyle bana doğru getirildi. Aslında, o yara benim için çok da ciddi değildi; sadece kolumda bir sıyrıktı. Fakat o gün, yoğun kaosun ve acıların içinde, yaralı koluma müdahale edilecekti. Asker arkadaşlarım bana “Biraz acı verecek ama hallederiz” diye laf etse de, ben bu sıyrığın önemsizliğini hep kendime söylüyordum. Yüzümde hafif bir gülümseme, “İyi, bu sadece bir sıyrık” demek istercesine, acıya aldırış etmemeye çalışıyordum. ‎ ‎O sırada, müdahale odasının kapısı hafifçe aralandı ve beyaz önlüğüyle, nazik bakışlarıyla Feray içeri girdi. O an, bunca kargaşa, kan ve acı içinde, onun varlığı sanki bir huzur ışığı gibi geldi bana. Doktor arkadaşları hızlıca çalışırken, ben kendi kolumda beliren o sıyrığa bakıyordum. “Bu sadece bir sıyrık,” diye düşünüyor, ne kadar inatçı davrandığımı pek umursamıyordum. Fakat Feray, benim bu tutumumu fark etti. Yavaşça yanıma yaklaştı ve: ‎ ‎“Komutanım , bana izin ver, bu yara senin için önemli olabilir,” dedi. ‎ ‎Ben, hafifçe başımı sallayarak, “Boş ver Doktor Hanım, bu sadece ufak bir sıyrık; fazlasıyla idare ederim,” dedim. ‎ ‎Ancak o vazgeçmedi. Nazik ama kararlı sesiyle, “Burası tehlikeli, Komutanım. Sen savaş alanında her gün yaralanıyorsun, belki de bu küçük yara dahi, ileride daha büyük bir soruna dönüşebilir. Lütfen, tedavi olmana izin ver,” diye ısrar etti. ‎ ‎İlk başta inat ettim, “Ben iyiyim, bu sıyrık beni yavaşlatmaz,” dedim. Fakat Feray’ın gözlerinde, içten gelen bir endişe ve şefkat vardı. O an, bana dokunuşu hafifçe koluma değdi ve nazikçe, “Güven bana, Komutanım. Sana yardım edebilirim. Bu yara, aslında sana bir şeyler anlatmak istiyor; belki de senin içindeki o umudu, hayatı koruman gerektiğini hatırlatıyor,” dedi. ‎ ‎ ‎

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Askerin Yaralı Gelini

read
27.0K
bc

KIZIL ŞEYTAN (BERDEL) TAMAMLANDI

read
14.4K
bc

Sessiz Çığlık

read
10.1K
bc

İNFAZ

read
4.8K
bc

Askerin Gelincik Çiçeği

read
33.4K
bc

KARŞI KOMŞUM Bİ ROMEO

read
7.4K
bc

YIKIK MESKEN

read
3.3K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook