O an, sessizce Feray’ın sözleri kulağıma doldu. Acı ve yorgunluk içinde, inatçı tutumumun aslında bir savunma mekanizması olduğunu, geçmişimde yaşadığım o derin kayıpların izlerini hala üzerimde taşıdığımı fark ettim. O kısa ama etkileyici dikiş seansı, bana hem bedenimi hem de ruhumu hafifletecek bir dokunuş sundu. Nihayet, Feray’ın ısrarı karşısında ikna oldum.
Nazik elleriyle kolumu temizledi, küçük sıyrığı dikkatlice dikip onardı. O an, dikişlerin atılması sırasında, Feray’ın “Burası tehlikeli” uyarısını tekrar hatırlattığı o sessiz ama içten ifadeyi, içimde derin bir iz olarak hissettim. Kendi inatçılığımın, belki de savunma duvarımın yıkılmaya başladığını, Feray’ın şefkat dolu yaklaşımıyla yeniden bir parça umut aştığını o an anladım.
Tedavim tamamlandıktan sonra, müdahale odasında kısa bir süre daha kalıp diğer yaralıların müdahalelerine tanıklık ettim. Hastane koridorlarının kaotik atmosferi, ölüm ve yaşam arasında ince bir çizgi üzerinde gidip gelen anları bana hatırlatıyordu. Ben, o anın ardından yaralı koluma dikiş atılmış küçük sıyrığına hafifçe dokunarak, “Belki de Feray haklıydı,” diye içimde mırıldandım. Çünkü her ne kadar bu yara bana önemsiz gelse de, aslında bu küçük müdahale, bana savaşın ortasında insanlara ne kadar ihtiyaç duyduğumu, umudun ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyordu.
Gün ilerledikçe, hastanedeki işler devam ediyordu. Yaralı askerler, müdahaleler, acil operasyonlar arasında zaman akıp gidiyordu. Ben de görevimin getirdiği sorumlulukla, Ateş Timi’nin komutanı olarak, ekip arkadaşlarımın yanında yer alıyor, her türlü zorluğun üstesinden gelmeye çalışıyordum. Ancak o gün, Feray ile yaşadığım dikiş anı, içimde hafif bir umut kıvılcımı, insani dokunuşun ne kadar değerli olduğunu hatırlatan bir anı olarak kalmıştı.
Akşamüstü, yaralı askerlerin geçici olarak toparlandığı, hastane koridorlarının kısa bir an için sükunete erdiği bir vakitte, ben de nefes almak ve düşüncelerimi toplamak için hastanenin çatısına çıktım. Çatı, bana savaşın dehşetinden, acının yoğunluğundan bir nebze olsun uzaklaşma imkanı sunuyordu. Gece saat 03:15’i gösteriyordu; şehir ışıkları, uzakta beliren patlamaların ve düşmanın gürültüsünün arka planında, benim için hem hüzün hem de huzur verici bir ortam yaratıyordu.
Tam o esnada, çatıda oturduğum köşeye doğru hafif adımlarla gelen Feray’ı fark ettim. Ancak bu sefer, o da benim gibi yalnızlıkla ve düşüncelerle baş başa kalmıştı. Kulaklıklarını takmış, Sezen Aksu’nun “İhanetten Geri Kalan” şarkısını dinliyordu. O an, ben kendi düşüncelerimle meşguldüm; dikiş atıldığı anın hafifliği, “Burası tehlikeli” sözünün yankısı içimde yankılanıyordu. Fakat Feray, şarkının ritmine kapılmış, dünyadan kısmen uzaklaşmıştı; benim varlığımdan habersiz, sadece o anın içinde kaybolmuş gibiydi.
Çatıda geçirdiğim o yalnız saatlerde, Feray’ın sessizce şarkı dinlediğini fark etmem, bana ayrı bir burukluk hissettirdi. Çünkü o an, hastanedeki dikişin verdiği sıcaklık, o ilk karşılaşmamızın umudu, “Burası tehlikeli” diyerek uyarmaya çalıştığım o sözlerin ağırlığı, yüreğimde yeniden canlanmıştı. Savaşın acımasızlığı içinde, o küçük müdahale, bana insan dokunuşunun ve umudun ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyordu.
Ancak hayat, savaşın acımasız akışı içinde durmazdı. Telsizimden acil bir çağrı yankılandı: “Yağız, hemen üssümüze dönün! Düşman ani bir saldırı başlattı!” diye. O an, içimde çatıda yaşadığım o anın hafifliği ve Feray’ın samimi sözleri ile yeniden askeri görev bilincinin arasındaki ince çizgide savrulurken, hızla hastaneden ayrıldım. Operasyon hazırlıkları için askeri üsse gitmem gerekiyordu. Helikopterlerin uğultusu, ekibimin düzenli adımları arasında, yeniden savaşın ortasına, vatanı savunma görevine doğru yola çıktım.
Operasyon alanına vardığımızda, Sason’un ölümle örülü manzarası, sis ve karanlık arasında kaybolan umutlar, her adımda arkadaşlarımın canını yitirdiğim acı dolu anlar aklımda canlanıyordu. Ben, Ateş Timi’nin komutanı olarak, düşman ateşi altında, “Şimdi saldırın!” diye emir verirken, içimde hala hastanedeki o dikiş anının hafifliği, Feray’ın “Burası tehlikeli” uyarısının yankısını hissediyordum. Her mermi patlaması, her çığlık bana o anı, o sıcak dokunuşu yeniden hatırlatıyor, içimdeki öfke ve acıyı bir nebze olsun dindiriyordu.
Operasyonun günleri, haftaları birbirine karışmış, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide geçen zaman, benim ve ekibimin her anında, kaybettiklerimizin acısını ve savaşın yıpratıcı yükünü taşımasına neden olmuştu. Her yeni çatışmada, her patlamada, ben yine o hastanedeki müdahale odasında, Feray’ın nazik eliyle attığı dikişleri, “Burası tehlikeli” uyarısını, o ilk tanışmanın içtenliğini hatırlıyordum.
Bir süre sonra, operasyonun ortasında, üssümüze yaralı askerler yeniden getirilmek üzere çağrıldığında, hastanenin kalabalığına ve yoğunluğuna tekrar şahit oldum. Her biri, savaşın bedelini veren, vatan için canını feda eden birer kahramandı. O an, yeniden hastane koridorlarının sessiz acısı, ölümle yaşam arasındaki mücadele gözlerimin önüne geldiğinde, kalbimde Feray’ın bana dikiş attığı o anın hafifliği, şefkati, “Burası tehlikeli” sözünün yankısı yeniden canlandı.
Ertesi gece, görevden sonra tekrar hastanenin çatısına çıktım. Yorgunluk, acı ve kayıpların izleriyle dolu bedenim, bana bir süre olsun düşünce ve yalnızlık sunuyordu. O gece yine çatı, bana hem sığınak hem de içsel bir yansıma alanı olmuştu. Biraz ileride, ben farkında olmadan oturduğum köşeye yakın, yine Feray’ı gördüm. Bu sefer kulaklıklarını takmış, ama arada sırada gözlerini kaldırıp, etrafa dikkatle bakıyordu. Şarkının nağmeleri arasında, o an sanki bana bakar gibi oldu; ancak ben yine kendi düşüncelerimde kaybolmuş, geçmişin ve geleceğin ağırlığını hissediyordum.
O an, aklıma ilk kez hastanede dikiş attığı o anı, Feray’ın inatçı ısrarını, “Ben iyiyim, sadece ufak bir sıyrık,” dediğim o anı yeniden çağrıştırdı. O gün, tedavi olmam için bana ısrarla yaklaşan, ancak sonunda ikna edilen benliğimi, ferahlatıcı bir şefkat ve insani dokunuş olarak hafızama kazımıştı. Çünkü o küçük yara, belki de bir sembol gibiydi; savaşın acımasızlığında, bazen en ufak dokunuşların bile ne kadar değerli olduğunu anlatan bir işaret…
Sonunda, helikopterlerin motor sesiyle, yeni bir operasyona doğru yol alırken, ben Ateş Timi’nin komutanı olarak ekibimle birlikte tekrar savaşın ortasına doğru adım attım. Her adımımda, hastanedeki o an, çatıda geçirdiğimiz o anlamlı dakikalar, Feray’ın bana ısrarla “Burası tehlikeli” dediği o uyarının yankısı vardı. O dokunuş, o dikiş, bana savaşın içinde insanlığın ve umudun ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar dirençli olduğunu hatırlatıyordu.
Operasyon sırasında, düşman ateşi altında ilerlerken, her an yanımda yaşadığım o geçmişin izleri, bana hem acı hem de güç veriyordu. Düşmanın ağır silahları, ateş çemberi içinde yürüyen askerlerimiz; her biri, benim için, geçmişte kaybettiklerimin ve bu tehlikeli topraklarda yaşam mücadelesinin birer sembolüydü. Ve ben, her mermi patlamasında, her çığlıkta, içimde o hastanedeki dikiş anının hafif dokunuşunu, Feray’ın sıcak sözlerini yeniden duyuyordum.
Bir yıl sürebilecek kadar uzun süren bu operasyonun ardından, üssümüze döndüğümüzde, yorgunluk, kayıpların acısı ve savaşın getirdiği yıkım arasında, ben yine hastanenin koridorlarında, çatının sessizliğinde, o ilk dikiş anını, Feray’ın inatçı ısrarını, “Burası tehlikeli” uyarısını içimde saklayarak, yeniden düşünmeye başladım.
O gün, hastane koridorlarının sessizliğinde, her bir yaralı askerin içinde, bana hayatın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatırken, ben de, ateş altında, düşmana karşı verdiğimiz mücadele arasında, bir yandan da Feray’ın bana dokunuşunu, dikiş atıldığı o anı, “Burası tehlikeli” uyarısını aklımda yeniden canlandırıyordum.
Şimdi, helikopter motorlarının uzaktan gelen uğultusu ve ekibimin hazırlık sesleri arasında, ben tekrar operasyona doğru yola çıkarken, içimde o çatıda yaşanan o kısa, ama unutulmaz anı; Feray’ın bana, "İyileşmen lazım, Yağız. Bu sadece bir sıyrık, ama sana zarar verebilir," dediği o anı, “Burası tehlikeli” uyarısını ve o nazik dokunuşu kalbimde hissediyorum.
Belki de artık, savaşın acımasızlığı arasında, insani dokunuşların, umudun ve yardım etmenin değeri bana daha da iyi anlatılmıştı. Feray’ı bir daha görmeyi ummuyorum; belki de kader, o nazik doktorun hayatında bambaşka bir yola sürüklemiştir. Fakat onun bana bıraktığı iz, o dikişin sıcaklığında, içimde her zaman yaşayacak; bana, savaşın ortasında bile insanın kalbinde bir umut ışığı olduğunu, en ufak bir yaralanmanın bile büyük anlamlar taşıyabileceğini öğretecek.
Ben, Yağız Aslan, Sason’un bu tehlikeli, acımasız ve ölümle iç içe geçmiş topraklarında, her adımımda vatanı savunmanın, kaybettiklerimin anısını yaşatmanın ve umudu yitirmemenin bedelini ödeyerek yürümeye devam ediyorum. Her patlama, her mermi, her kayıp bana “Burası tehlikeli” uyarısını fısıldıyor; fakat aynı zamanda da bana, Feray’ın bana dikiş attığı o anın, o nazik dokunuşun, umudun ve insani değerlerin asla unutulmaması gerektiğini hatırlatıyor.
Şimdi, helikopterin motor sesi eşliğinde, yeni bir operasyona doğru yola çıkarken, içimde taşıdığım o umut ışığı, yaralı koluma atılmış küçük dikişin sıcaklığı ve çatıda paylaştığımız o anlam dolu anı, bana yeniden güç veriyor. Çünkü biliyorum ki; en karanlık geceler bile, sabaha gebe olur. Ve ben, Yağız Aslan, bu tehlikeli topraklarda, her ne pahasına olursa olsun, vatanı savunmaya, kaybettiklerimin anısını yaşatmaya ve içimdeki umudu canlı tutmaya devam edeceğim.
---
03:15 – Sason, Çatışma Bölgesi
Gece, nefes alırken bile ciğerlerime dolan soğuk bir sis gibiydi. Ay, bulutların ardına saklanmış, gökyüzü tamamen karanlığa gömülmüştü. Arazinin vahşi sessizliği, gerilimle doluydu.
Helikopterden indiğimiz anda, bu görevin uzun ve kanlı geçeceğini hissetmiştim. Önümüzdeki bir yıl boyunca buradaydık ve düşmanın tam kalbine sızmaya hazırlanıyorduk.
Yanımda yürüyen Üsteğmen Baran, gece görüş gözlüğünü ayarladı ve alçak bir sesle konuştu:
“Komutanım, bölgedeki düşman hareketliliği tahminimizden fazla. Burası sadece eğitim kampı değil, ana lojistik merkezlerinden biri olabilir.”
Bu haber düşündüğümüzden çok daha ciddi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Elimdeki haritaya bir kez daha baktım. İstihbarata göre düşman, burayı yalnızca geçici bir nokta olarak kullanıyordu. Ama şu an gördüğümüz tablo bambaşkaydı.