-İlk Kar Ve Yabancı İki Kalp-
Sarhoş ıslak bedenler, boğazı yakarcasına kokan etrafa yayılmış yoğun ter kokusu ve son olarak da birbirinden iğrenç düşünceler yayılmıştı şu an bulunduğum gece kulübüne. Buraya gelirken tek istediğim şey izlediğim kdrama dizilerine biraz da olsa benzeyen bir ortam olmuştu. Ama şu an bulunduğum durum düşündüğüm şeylerin tam tersi haldeydi.
Beni saatler önce bırakıp otele giden arkadaşımı aramak için telefonumu çantamdan çıkardım ve rehberimden adını bulup aramaya başladım. Birkaç uzun çalıştan sonra açan kimse olmamış bende otele gitmek için yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştım. Etraf çok kalabalık, herkes çok sarhoştu.
Çantamı omzuma taktıktan sonra kulüpten çıkmak için birkaç adım atmıştım ki arkamdan birisinin iğrenç bir şekilde vücuduma sımsıkı sarılması ile olduğum yerde donakalmıştım.
Arkamı dönmeye korkuyor ama bu şekilde kaldıkça da adamın ellerinin vücudumda hoyratça gezinişini hissedebiliyordum. Güç bela da olsa adamın ellerinden kurtulmuş kendimi koşar adımlarla çıkışa atmıştım.
Ardımdan ritimsiz adımlar geliyor gelmeye de devam ettikçe beni daha fazla korkuya sürüklüyordu. Şu an burada başıma bir şey gelse kime ne diyecek kimden arkamda durmasını isteyecektim. Kötü düşünceleri kafamdan zorla silip atmış otele gitmek için taksi beklemeye başlamıştım. Etraftaki insanların bakışları beni rahatsız etmeye devam ederken bileğimdeki saate bakıp gecenin 2 'si olduğunu görmüştüm.
"Hey!"
Ardımda duyduğum sesin az önceki adama ait olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Bir an evvel taksinin gelmesi için içimden dualar etmeye başladığım sırada adam bileğimden tutmuş beni kendisine çevirmişti. Dengemi kaybetmiş tam adama doğru düşecek iken yine bir el beni tutmuş dengede durmamı sağlamıştı.
Karşımdaki sarhoş adam ardımdaki adamı görür görmez bileğimi bırakmış ve gece kulübüne doğru ilerlemeye başlamıştı. O adamı bu denli ürküten kişiyi görmek istiyordum. Arkamı yavaşça dönüp adama baktığım sırada karşımdaki kişinin iyi giyinimli birisi olduğunu fark etmiştim. Kore'de zengin görünümlü kişilerin ne denli saygı gördüğünü işte şimdi canlı canlı görmüştüm.
Adamın üzerindeki pahalı kıyafetlerden bakışlarımı çekip yüzüne baktığımda, ilgimi çeken ilk şey gözünün kenarındaki kalp şeklinde olan beni olmuştu. Yüzüne ayrı bir hava katan beni siyah olan saçlarıyla birlikte yakışıklı olan yüzünü daha da ortaya çıkarmıştı. Ben adamın çekici havasına kapılıp gitmişken adam bir şeyler söyleyip omzuma dokunmuştu.
Anlamayan bakışlarla adamın yüzüne bakmış ve cebimden telefonumu çıkarıp online çeviriden onu pek anlamadığımı yazmıştım.
Türkiye'den geldiğimi ve Koreceyi de pek bilmediğimi söylemiştim.
"Merhaba benim adım Kim Jong-Hyun." dedi karşımdaki adam. Neredeyse benim kadar iyi Türkçe konuşuyordu.
"Sen Türkçe biliyor musun?"
Bunu heyecanlı bir şekilde sormuştum. Çünkü ilk defa böyle akıcı Türkçe konuşan bir Koreli ile karşılaşmıştım.
"Evet Türkiye'ye birkaç kez gitmiş gezmiştim. Gitmeden önce de Türkçe kursları almıştım." Adam bunu hafif gülümsemesi ile söylemişti.
Konuşması bana çok masalsı gelmişti. Adama elimi uzatıp; " merhaba benim adım da Yıldız Aksoy." dedim ve bende hafifçe gülümsedim.
Şu an resmen ayaküstü adama yazıyor gibi görünüyordum. Tam adama Türkiye'de nerelere gittiğini soracağım sırada yanına bir kadın gelmiş ellerini sımsıkı adamın ellerine kenetlemişti.
Ardından da bana delici bakışlarını atmayı ihmal etmemişti. Kızın, üzerindeki minicik eteği bu soğuk havada onun üzerinde adeta emanet gibi duruyordu. Bembeyaz teni her ne kadar güzel görünse de giydiği kıyafet onu biraz da olsa bizim deyimimiz ile yollu gibi gösteriyordu.
Adam bana bakıp başını saygılı bir şekilde eğdi ve ; " Kız arkadaşım geldi size iyi akşamlar dilerim. Umarım yine karşılaşırız." dedi. Şu an gerçekten salak durumuna düşmüştüm. Bende saygılı bir şekilde eğilmiş ardından da sanki telefonum çalıyormuş gibi telefonu kulağıma götürmüştüm. Adam kız arkadaşıyla birlikte valenin getirdiği arabasına binerek yavaşça yanimdan uzaklaşmıştı. Şu an bir kdrama dizisinin içerisinde kendimi hissediyordum.
Ben telefonu yavaşça çantama koymuş biraz ilerideki taksiye binmek için elimi havaya kaldırmıştım. Taksi durduktan sonra da binip gideceğim otelin ismini söylemiştim. Taksi yavaş yavaş ilerlerken biraz önceki adamı düşünmeye başlamıştım. Yüzü, sanki bir ünlü gibi bakımlı ve makyajlı görünüyordu. Erkeklerin böyle makyaj yapıp bu kadar çekici görünmesi beni hayal alemlerine götürmeye yetmişti.
Sonunda otele geldiğimizde çantamdan bir miktar para çıkarıp adama uzatmış adamın da bıyıkaltı gülümsemesini umursamadan taksiden aşağıya inmiştim. Ama adım gibi biliyordum ki adam benden fazla bir para almıştı. Şu an şu saatte para kavgası edemeyecek kadar içkili ve uykuluydum.
Çantamı koluma takıp kapıya doğru yavaş adımlarla ilerlemeye başlamıştım. Havada kar yağacakmış gibi soğuk vardı. Aralık ayının ortalarında Kore'ye gezmeye gelmek de arkadaşımla bizim deli fikirlerimizden birisiydi. Neymiş efendim ilk kar yere düştüğünde Kore'de olmamız ve yanımızda bir erkek ile ilk karı karşılamamız gerekiyormuş. İşte hurafeler hurafeler.
İşte bu nedenle Namsan kulesine en yakın otele yerleşmiştik. Daha fazla soğuk olmadan bir an evvel otele girmiş odama gitmek için asansöre doğru yürümeye başlamıştım. Etrafa şöyle bir baktığımda etrafta pek kimsenin olmayışı beni birazcık ürkütse de asansörün yanına varmıştım.
Düğmeye basmak için elimi uzattığım sırada da elime başka bir el çarpmıştı.
"İşte yine karşılaştık. Sözlerimin bu kadar çabuk olmasını beklememiştim."
Az kore gece kulübünün önünde karşılaştığım adam şu an tam karşımda duruyordu. Şaşkınlıktan açıkta kalan ağzımı kapattıktan sonra elimle yüzüme dökülen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım ve belli belirsiz bir gülümseme ile; "Merhaba, evet yeniden karşılaştık." dedim ardından da açılan asansöre bindim.
Adam da benimle birlikte asansöre binip 20. kata basmıştı. Ben de 5. kata gideceğim için düğmeye basıp asansörün hareket etmesini beklemeye başlamıştım. Sonuçta o sevgilisi olan bir adamdı ve benim onunla daha fazla konuşmam bile yersizdi. Çünkü ben ilk görüşümden beri adamı çok beğeniyordum. Bu da benim için sakıncalı bir durum olacağa benziyordu.
Asansör katlar arası ilerlemeye devam ederken birden bire durmuş ve ışıkları bir anda kapanmıştı. Küçüklüğümden beri kapalı alan ve karanlık fobim vardı, ondan dolayı da olduğum yerde donakalmış ve ağlamaya başlamıştım. Yanımdaki adam ne olduğunu anlamamış telefonun fenerini açıp yanıma gelmişti.
Ağladığımı görünce de eli ayağına dolaşmış telefonu yere düşürmüştü.
"Ne-ne oldu?"
Bana bakarken gözlerindeki korkuyu az çok görebiliyordum. Şu an karşımda dağ gibi duran adam benim ağladığımı görüp çok endişelenmişti.
"Benim küçüklüğümden beri karanlık ve kapalı alan fobim var." dedim ve yanağımdan aşağı süzülen yaşları elimin tersi ile sildim.
"Anladım ben şimdi arar haber veririm görevlilere." dedi ve yere düşen telefonunu eline alıp bir numarayı aramaya başladı.
Telefon birkaç çalıştan sonra açılmış karşımdaki adam Korece bir şeyler söylemeye ve bağırmaya başlamıştı. Ben sadece ona bakıyor onun bu endişeli halini anlamaya çalışıyordum. Karanlık ve kapalı alan korkum onun sayesinde biraz da olsa azalmış artık tüm dikkatimi ona ve bu davranışlarına vermiştim.
"Jong-Hyun bey , sizin neyiniz var?" Karşımdaki adama nasıl hitap etmem gerektiğini nasıl söylemem gerektiğini bilemiyordum. O nedenle de biraz gülünç duruma düşmüştüm.
Adam bana dönüp tam bir şey söyleyeceği sırada birden asansörün lambaları yanmış ve asansör hareket etmeye devam etmişti. 5. Kata geldikten sonra teşekkür ederek asansörden inmiş odama doğru ilerlemeye başlamıştım. Şu an içtiğim onca içkiden sonra vücudumda en ufak bir sarhoşluk dahi kalmamıştı. Ben odama doğru ilerlemeye devam ettiğim sırada Jong-Hyun ardımdan selenmeye başlamıştı.
"Yıldız... Yıldız...."
Arkama dönüp baktığımda Jong-Hyun elindeki kahve paketini gösterip; "istersen çatıya çıkıp hem hava alalım hem de kahve içelim." dedi.
Bende yaşadığım onca şeyden sonra sıcak bir kahvenin hem ruhum hemde midem için iyi geleceğini düşünerek ; "olur tabi." dedim.
Tanımadığım bir adam ile gecenin bilmem saat kaçında kahve içmeye gitmek pek akıl kârı olmasa da şu an için bir kereden bir şey olmaz diyerek ortaya atılmıştım. Genellikle kötü şeyler bir kereden bir şey olmaz demek ile başlıyordu ama bir gün için yeterince kötü şey yaşamış kotamı doldurmuş olmalıydım. En azından ben öyle düşünüyordum.
Jong-Hyun ile tekrardan asansöre binmiş çatı katı olan 30. Kata basmıştık. Şu an için ikimiz de neden böyle bir şey yaptığımızı bilemesek de ortama ayak uydurmaya çalışıyorduk. İkimiz istemesek de aramızda bu gece bizi birbirimize çeken bir şey vardı.
"Geldik." Jong-Hyun bunu heyecanlı bir şekilde söylemişti.
Asansör durup kapı açıldığında asansörden inip uzun koridor boyunca Jong-Hyun önde ben geride yürümeye başlamıştık. Arkadan ona baktığımda zayıf olsa da geniş kaslı bir omzu ve vücudu olduğunu fark etmiştim. Boyu da uzun olduğu için tıpkı dizilerden fırlamış gibiydi. Saçları da aynı onların yaptığı gibi ortadan ayrılmış ve güzelce şekillendirilmişti. Şu an her ne kadar yanlış olsa da kendimi onu incelerken bulmuştum.
Sonunda koridorun sonuna gelmiş büyükçe bir terasta kendimi bulmuştum. Teras geniş, geniş olduğu gibi de sıcacıktı. İçeride gelenlerin okuyabilmesi için büyük bir kitaplık da bulunuyordu.
"Sen geç otur bende şu kahveleri yapayım." diyen Jong-Hyun bir anda gözden kaybolmuştu.
Ben dışarıyı seyretmek için direkt camın önüne gitmiş ve gece olduğu halde ışıl ışıl olan Seul'u seyretmeye başlamıştım. Burası gerçekten de büyüleyici görünüyordu. Hayallerimi şu an yaşıyor olmanın tipik heyecanı üzerimdeydi.
"Anlaşılan Kore'yi çok seviyorsun."
Bunu hemen ardımda duran Jong-Hyun söylemişti.
"Evet yıllardır buranın hayalini kuruyordum."
Evet abartısız 15 yıldır Kore'ye gelmenin hayalini kuruyordum.
"Hmmm sıkı bir dizi izleyicisiyiz sanırım." Bunu Jong-Hyun duruşunu dikleştirip gururlu bir şekilde söylemişti.
"Evet yaklaşık 15 yıla yakın Kore'ye gelme hayali kurdum." Ben bunu söylediğim anda Jong-Hyun şaşkın bir şekilde yüzüme bakmış ardından da elinde tuttuğu kahve bardaklarını orta sehpaya bırakmıştı.
"Sen ciddi misin? Senin gibi Kore'yi böylesine seven birisi ile daha önce hiç karşılaşmamıştım."
"Türkiye'de Kore'yi seven birçok genç kız bulabilirsin herkes Kore hayranı."
"Ben Türkiye'nin Kore'yi sevdiğini biliyordum ama bu denli aşık olduğunu tahmin etmiyordum." Jong-Hyun yine bu cümleyi gururlanarak söylemişti.
"Aşık demeyelim de sadece hayran diyelim. Çünkü biz ülkesine aşık bir milletiz." Jong-Hyun söylediklerimi duyunca önünde duran kahvesinden bir yudum alıp; " Neyse sen biraz kendinden bahsetmeye ne dersin?" dedi.
"Benim kendimle alakalı bahsedebileceğim öyle pek bir şeyim yok." dedim mahcup bir ifade ile başımı öne eğerken.
"Mesela fobilerini öğrendik hobilerin neler?" dedi. Anlaşılan beni biraz merak etmeye başlamıştı.
"Şimdi nasıl başlasam bilemedim, yani amatör bir yazarım şimdilik." dedim bende önümdeki kahveden bir yudum alırken.
"Waow çok iyi ne yazıyorsun?" Jong-Hyun bunu heyecanlı bir şekilde söylemişti.
"Aşk ,drama klasiklerine nazaran fantastik."
"Nezeran kelimesini anlamasam da galiba fantastik yazıyorsun." demişti Jong-Hyun.
"Evet, bazen bir Koreli ile konuştuğumu unutuyorum. Senin sayende." dedim ve hafif bir tebessüm ettim.
"Teşekkür ederim. Burada ne kadar kalmayı düşünüyorsun?"
Jong-Hyun bunu meraklı bir şekilde sormuştu.
"4 gün sonra geri dönüyoruz."
"Dönüyoruz?"
"Buraya en yakın arkadaşım ile tatile gelmiştik artık geri dönüş zamanımız geldi. "
Jong-Hyun üzgün bir ifade ile başını aşağıya eğerken; " Bu kadar çabuk gitmeni beklememiştim."
Ben şaşkın bir ifade ile Jong-Hyun'a bakarken o bir anda yerinden kalkıp yanıma gelmiş ardından da yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırmıştı.
Şu an kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor nefes alış verişlerim de hızlanmaya başlıyordu.
Ben artık gözlerimi kapatmış olacakları beklemeye başlamıştım. "Bir kerecik, bir kerecik zaten geri döneceğim bir daha birbirimizi görmeyeceğiz." dedim içimden.
Jong-Hyun'un dudağıma değen ateş gibi dudakları vücudumu kasıp kavuruken ardımızda duyulan ses ile ikimizde olduğumuz yerde kalakalmıştık.
"Oppaaaa!"
Hızla birbirimizden ayrılıp sesin geldiği yöne dogru baktığımda sesin sahibinin saatler önce Jong-Hyun'un yanında gördüğüm sevgilisi olduğunu fark etmem uzun sürmemişti. Kız sınır dolu bakışlarla bize bakıyor anlayamadığım bir şeyler söylüyordu. Jong-Hyun önce bana sonra kıza bakmış ardından da yine bir şeyler söyledikten sonra koşup giden sevgilisine yetişmeye çalışmıştı. Onlar böyle gözden kaybolurken ben yaşadığım utanç verici bu ani unutmak için masanın üzerinde duran kimin olduğunu bilmediğim biranın kapağını açmış çoktan birkaç yudum içmiştim bile. Ardından da yarısı dolu şişeyi tekrardan eskitilmiş olan kahverengi masanın üzerine bırakmıştım.
Masanın diğer ucunda bulunan siyah Kapaklı çantamı elime aldıktan sonra ağır ve ritimsiz adımlarla asansöre doğru ilerlemeye başlamıştım.
Az önce bastığım ve açılmış olduğunu gördüğüm asansörden içeri girmiş zemin katın düğmesine basmıştım. Şu an için arkadaşımın yanına gidebilecek saatte ve bilinçte değildim. Elimle bozulmuş olan saçlarımı bir araya topladım ve her zaman bileğimde bulunan siyah saç tokamla tutturmuştum. Küçüklüğümden beri her zaman stresim mideme vurmuş ve sonunda da reflü olmuştum. Şu an da reflü midemde çoktan baş göstermeye başlamıştı bile. Sattlerdir yemek yemediğimi yeni fark etmiş açılan asansörden dışarı çıkmıştım.
Etraftaki görevli insanların bana bakışlarını umusamaksızın döner kapının hemen yanında bulunan küçük kapıdan çıkmadan önce derin bir nefes almış ardından da kendimi dışarı atmıştım. İçime alıp saniyelerdir ısıttığım nefesimi dışarı doğru üfledim ve havada oluşan beyaz buluta doğru göz ucu ile baktım. Şu an hava oldukça soğuktu ama dakikalar önce yaşadığım şeyin stresi hala vücudumda dolaştığı için tenim alev gibiydi. Ben hayatım boyunca hep böyle kişileri kınamış sonuç olarak kınadığım duruma düşmüştüm.
Son kez derin bir nefes alıp verdiğimde karşımda oluşan beyaz bulutun içerisinden geçip karşımda bulunan ve Türkiye'nin tam tersi ışıl ışıl olan Seul sokaklarına doğru bakmaya başladım. Türkiye'yi sevmiyor değildim sadece Kore'ye ayrı bir hayranlık duyuyordum. Işıl ışıl ve saate rağmen bir nebze de kalabalık olan caddeye doğru bir adım attığım sırada ayağımda bulunan ayakkabım tekrardan sahneyi esir almıştı.
Ayaklarıma her ne kadar küçük gelse de arkadaşım zorla giydirmiş böyle daha güzel görüneceğimi düşünmüştü. Haklıydı da şu an fiziğime ve üzerimdeki kıyafetlerime oldukça uygun görünüyordu. Duruşumu dikleştirip karşıya bakarak kendimden emin bir şekilde hiç bilmediğim kalabalık Kore sokaklarına doğru ilerlemeye başlamıştım.
Gördüğüm açık olan marketlerden birine girecek orada birşeyler atıştıracaktım. Midemin daha fazla kötü olmasını göze alamazdım.
Dakikalardır yürüyor boş bir market bulamiyordum herkes ya bir şeyler içiyor ya da ramen yiyorlardı. Sonunda geldiğim yolun karşısında pek de kalabalık olmayan bir market bulmuştum. Şimdi bir de bu markete girip helal damgalı yiyeceklerden bulmaya çalışacaktım. Gerçekten yabancı bir ülkede yaşamak oldukça zor görünüyordu. Marketten içeri girip ramenlerin bulunduğu tarafa doğru yönelmiştim.
Hepsi de birbirinden lezzetli görünüyordu ama hangisinin benim için uygun olduğunu bilemiyordum.
Elime alıp hepsini de incelemeye başlamıştım ki kasada bulunan görevli olduğu her halinden belli olan genç çocuk yanıma gelmiş galiba nasıl yardımcı olacağı hakkında bir şeyler söylemeye başlamıştı.
"İ'm Muslim." dedim ve karşımdaki çocuğa bakmaya başladım.
Çocuk anlamamış bakışlarla bana doğru bakmaya devam ediyordu.
"İ'm Turkish."
"Yes okey okey." Çocuk gerçekten beni anlamamış bildiği tüm ingilizce kelimeleri söylemeye başlamıştı.
"Allah'ım ben nasıl anlatacağım şimdi." dedim ve tekrardan etrafta helal damgalı yiyecekleri bakınmaya başladım.
Çocuk yine bir şeyler söylemeye başlamıştı. Gerçekten midem artık dayanılmaz derecede ağrımaya başlamış olduğum yerden kalakalmıştım.
Çocuk tekrardan karşıma gelerek konuşmaya başlamış ben ise artık katlanamadığım acıdan ağlamaya başlamıştım.
Beni ağlarken gören çocuk telaşlanmış etrafta bulduğu bir sosisi bana doğru uzatmıştı. Galiba parasız olduğumu düşünmüştü.
"Ben Müslümanım bunları yiyemem neden anlamıyorsun!" diye bağırdım ve olduğum yerde dizlerimi kendime çekerek ağlamaya başladım.
Şu an beni bu durumdan kurtarabilecek kimse yoktu ağrı geçene kadar burada kalmak zorundaydım. Yeterince olacağım kadar rezil olmuştum. Daha ne kadar olabilirdim ki.
Ben olduğum yerde ağlamaya devam ederken içeri giren bir kişi karşımdaki görevli çocuğun bir adım geri gitmesini sağlamıştı.
Kim olduğunu az çok tahmin edebiliyordum.
Gözlerimi sıkı sıkıya kapatmıştım, şu an için yer yarılıp da yerin içine girmek istiyordum bu şekilde rezil olmamın mantıklı bir bahanesi yoktu.
"Hey, heyy." Duyduğum ses tahmin ettiğim kişinin sesine hiç benzemiyordu. Her ne kadar canım acısa da ardıma dönüp sesin geldiği kişiye baktığımda uzun boylu ve oldukça da yakışıklı bir adam olduğunu fark etmiştim.
Yani en azından ben benden büyük olduğunu düşünüyordum.
Başımı aşağı eğip yukarı doğru kaldırdığımda çocuk elini bana uzatmış kalkmam için yardım etmeye çalışıyordu. Gerçekten şu an tüm ülkeye rezil olsam bu kadar utanamazdım diye düşünürken ikinci bir şok daha gelmişti.
Karşımdaki görevli çocuk sevgilin mi diye sormuştu.
Bunu nereden mi biliyorum yıllarca izlediğim Kore filmlerinden edindiğim bilgiler ile tabiki.
Ben şaşkın bir şekilde Korece hayır dedim ve her ne kadar acısa da karnımı tutarak ayağa kalktım.
Çocuk önce bana bakmış ardından da beni kolunun altına alıp; " evet." demişti.
Şu an hayatımda yaşayabileceğim en saçma günlerden birisini yaşıyor olabilirdim. Sahi isyan ederek uyandığım ve söylenerek gittiğim okul günlerini toplasak yine bugün ile boy ölçüşemeyecek kadar aşağıda kalıyordu. Bu günü benim için zirve olarak ilan edebilirdim.
Görevli çocuk bıyıkaltı gülümsemiş ardından da yerine doğru ilerlemeye başlamıştı. Ben zor da olsa çocuğun kolunun altından sıyrılmış kendimi hemen yakın olduğum kapıdan zor da olsa dışarı atmıştım.
"Bence gitmemelisin çünkü seni dakikalardır izliyorum peşinde 3 tane adam var. Ne yapacaklarını bilemezsin." dedi çocuk ve ellerini göğsünde birleştirdi.
"Senden daha güvenilir oldukları kesindir." dedim ve karnımı tutarak zor da olsa ürkek adımlarla ilerlemeye başlamıştım.
Çocuğun peşimden geldiğini biliyordum. Çünkü Kore erkekleri her ne kadar dışarıdan katı görünseler de yumuşacık kalpleri var. En azından filmlerde öyleydi.
Şarjı bitmek üzere olan telefonumu elime almış arkadaşımın numarasını aramaya başlamıştım.
Bu saatte açmayacağını biliyordum. Ama etraftaki insanları kandırmak için konuşuyormuş gibi yapmak istiyordum.
Yine karnım aç bir şekilde otele dönmek zorunda kalacağa benziyordu.
Ardımda duyduğum adım sesleri giderek artmaya başlamıştı ve bu benim iyiden iyiye korkmama neden olmuştu. İzlediğim filmlerin hepsinin birer aldatmaca olduğu yavaş yavaş beynime yerleşirken adımlarımı hızlandırmış acıyan ama artık korkudan hissedemediğim karnımdan elimi çekmiştim.
Koşmak şu an için erken gibi görünüyordu. Ama az önce çocuğun söyledikleri beynimde adeta alarm gibi tekrar ediyordu. Gereksiz ama aynı zamanda önemli.
Kafamı sonunda cesaret edip çevirdiğimde yaşları benden epeyce büyük olan 3 tane adamın bana yetişmek için hızlı adımlar attığını görmüştüm. Az önceki adamı dinlemediğim için kendime bu kaçıncı lanet okuyuşumdu bilemiyorum ama artık koşmak istiyordum.
Tam koşacağım sırada omzumda bir el hissetmiş korkudan yere çömelmiştim. Çığlık atıyor etraftan yardım istiyordum.
Omzumdaki el yüzüme gelmiş ellerim ile kapattığım yüzümden ellerimi çekmişti. Gözyaşlarımın arasindan zar zor gördüğüm az önceki çocuğa sımsıkı sarılmıştım. Şu an denize düşüp yılana sarılmıştım ama elimden başka hiçbir şey gelmiyordu.
Dakikalardır ağlıyordum, hiç tanımadığım bir çocuğun omzunda korkudan deli gibi ağlıyordum.
Çocuk sonunda benim ağlamalarıma dayanamamış olacak ki beni kendisinden ayırmış; " artık ağlamana gerek yok gittiler." demişti.
Ben elimin tersi ile görmemi bulanıklaştıran yaşları silip attıktan sonra etrafa şöyle bir bakmış ardından da çocuğun omzunda bulunan ellerimi çekmiştim.
"Sana söylemiştim ama beni dinlemedin mutlu musun?"
"Şu an gerçekten sana cevap veremeyecek kadar yorgunum. Ama çok teşekkür ederim." dedim ve olduğum yerden ayağa kalkmak için bir hamle yaptım. Vücudumdaki her bir kas yaşadığım onca şeyden sonra iyice kasılmış ağrımaya başlamıştı.
Çocuk benden önce ayağa kalkmış ardından da elini bana uzatmıştı. Şu an gururumu düşünecek bir durumda olmadığımdan hemen tuttum ve ayağa kalktım.
"Nerede kalıyorsun."
Çocuk bunu epeyce merak içerisinde sormuştu.
"Şuradaki otelde." dedim ve parmağımla geldiğim yönün tersini göstermeye başladım.
Çocuk önce parmağımla gösterdiğim tarafa ardından da bana bakmıştı.
"Hangi otel?"
"orada otel yok mu işte Namsan kulesinin yakınındaki otel."
"Perlas Oteli mi diyorsun sen?" Çocuk bunu şaşkın bir şekilde söylemişti.
"evet."
Kendi kendine mırıldanmaya başlayan çocuk birden elini uzatmış; " Benim adım Kim Jong-Suk." demişti.
Ben de her ne kadar terli olmasını artık umursayamadığım elimi uzatıp; " Benim adım da Yıldız Aksoy." dedim.
Bana bakıp gülümseyen çocuğun yanağındaki gamzeyi görür görmez yüzümdeki gülümseme solup gitmişti. Şu an gamzenin bu kadar yakıştığın bir Koreli ilk defa görmüştüm.
Kendi kendime içkinin etkisi herhalde dedim ve ileriye doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladığım sırada ağrıyan midem yeniden baş göstermeye başlamıştı.
"İyi misin Seni az önce gördüğümde de karnını tutuyordun?"
Bunu hemen ardımdaki ismini yeni öğrendiğim Jong-Suk sormuştu.
"Evet ben iyiyi-"