bc

Beni Bulduğun Gece

book_age18+
17
FOLLOW
1K
READ
dark
friends to lovers
submissive
drama
bxg
serious
kicking
city
like
intro-logo
Blurb

Beni Bulduğun Gece Bir karanlık. Bir sır. Ve o gece seni bulan tek kişi...Geçmişinden kaçtığını sanıyordun. Ama geçmiş, seni karanlığın tam ortasında yakaladı.Eski bir fabrika, kaybolmuş bir kayıt, ve içinde tanıdık bir sesin…Hayatını sıradan bir düzenle sürdürmeye çalışan.Charlotta, gece yarısı gelen isimsiz bir mesajla kendini bilinmeyen bir kapının eşiğinde bulur. Ama o kapının ardında yalnızca eski paslı duvarlar değil; geçmişinden gelen gölgeler, bastırılmış hisler ve çözülememiş bir bağ vardır.Rowen.Sessiz, gizemli, her şeyi bilen ama hiçbir şey anlatmayan o adam.Onunla birlikte çıktığın bu gecede, yalnızca karanlığı değil; kendini, hislerini ve gerçeği de adım adım keşfedeceksin.Ama her adım, seni geri dönülemeyecek bir sona yaklaştırıyor.Çünkü o gece... sadece sen onu bulmadın.O da seni buldu.

chap-preview
Free preview
BÖLÜM 1: Gölgelerin Arasında
Soğuk bir Kasım akşamıydı. Şehir üzerini kalın bir sis tabakası kaplamış, sokak lambalarının titrek sarı ışıkları kaldırımları ancak hafifçe aydınlatıyordu. Hava nemliydi; o nem, tenimde ve saçlarımda hafif bir yapışkanlık hissi yaratıyordu. Hafifçe yağan yağmur, kaldırımlara düşerken usul usul bir ritim tutturmuştu; adımlarım bu ritme eşlik ediyordu. Yorgundum. Gün boyunca düşünceler beynimde dönüp durmuş, kimi zaman sıkıcı kimi zaman zorlayıcı olaylar zihnimi meşgul etmişti. Gözlerimi açtığım o andan beri içimde bir huzursuzluk vardı, tarif edemediğim bir sıkışıklık, sanki anlatılmamış bir hikaye boğazımda düğümlenmiş gibiydi. Kafeden çıkarken telefonumun titrediğini hissettim. Cep telefonumun ekranında eski, paslanmış bir fabrika kapısının fotoğrafı vardı. Bu fotoğrafın çekildiği yerin neresi olduğunu anladım. Altındaki mesaj ise kısa ve netti: “21:00, burası. Rowen.” Bir an donup kaldım. Rowen Cael… Şehrin gölgeleri arasında fısıldanan bir isim, kimsenin tam olarak çözmediği, herkesin bir şekilde çekindiği o adam. Soğuk, mesafeli, karmaşık. Onunla ilgili ne kadar az şey bilirsem o kadar iyiydi belki de. Ama şimdi, ne olursa olsun, o gece o fabrikada buluşacaktık. Saatler ilerledikçe şehir daha da sessizleşti. Kendi içimde dönüp duran düşünceleri, belirsizlikleri üzerimden atmaya çalışıyordum. Saat 21:00’a yaklaştığında, eski fabrikanın önüne adım attım. Karanlık, soğuk ve biraz da ürkütücüydü. Paslanmış metal kapı, zamanın yıprattığı duvarlar, havada asılı kalan bir sessizlik vardı. Sis içinde görünmeye başlayan siluetlerden biri, kapıya yaslanmıştı. Gözleri, gece karanlığında buz mavisi taşlar gibi parlıyordu. Rowen Cael, tam karşımda duruyordu. Üzerinde koyu renkli, yüksek yakalı uzun bir kaban vardı. Ellerini cebine sokmuş, yüzünde o alışılmış ciddi ifade vardı. Ama o gece, gözlerinde benim için sakladığı bir yumuşaklık da vardı. Dudağının kıyısında hafif bir kıvrım, neredeyse görünmez ama bir o kadar da etkileyiciydi. “Sen geldin,” dedi, sesi soğuk ve alaycıydı ama altında sakladığı anlamı hissettim. “Çağrın tuhaftı,” diye cevap verdim, sesimde biraz cesaret, biraz merak vardı. “Buraya neden çağırdın beni?” Rowen derin bir nefes aldı, ellerini cebinden çıkardı ve hafifçe ellerini ovuşturdu. “Bir iş var. Senden başka kimse bu işi çözemez,” dedi. “Ne işi?” diye sordum. Sesimde korku yoktu, ama kalbim biraz hızlanmıştı. “Burada beklenmedik bir şey var,” diye yanıtladı. “Ve bu şey, bizi karanlığın en derinlerine sürükleyecek.” Göz göze geldik. Her zamanki mesafeli duruşunun altında, belki de benimle ilk kez gerçekten iletişim kurmaya çalışan bir adam vardı. Bu gece, sadece bir iş birliği başlamıyordu; aynı zamanda hayatımda nadiren karşılaştığım bir güvenin ilk kıvılcımı ateşleniyordu. ... Saatler ilerledikçe, fabrikadan yayılan o soğuk ve ağır hava içime işlemişti. Rowen’le yan yana yürürken, ellerimi cebimde sıkıca ovuşturarak kendi kendime soğuktan kaçmaya çalışıyordum. Oysa asıl mücadelem, sadece dışarıdaki soğukla değil, içimdeki karmaşık duygularla ve kafamda dolanan sorularlaydı. “Bana biraz daha anlatabilir misin?” diye sordum. “Ne bulduk burada? Neden sadece ben?” Rowen duraksadı, sonra gözlerini sanki görünmeyen bir perde arkasına çevirmişçesine kaldırdı. “Burası sadece bir başlangıç,” dedi. “Daha derinlerde, kimsenin cesaret edemediği karanlıkta, çözmemiz gereken sırlar var. Ve senin yeteneklerin bu iş için biçilmiş kaftan.” Yeteneğim… Psikiyatrist olarak eğitilmiştim, insan zihninin karmaşık ve karanlık dehlizlerinde yürümeyi öğrenmiştim. Ama bu iş farklıydı, bu şehirdeki sırlar sadece ruhlarda değil, gerçek dünyada da tehlikeli izler bırakıyordu. Rowen’in bana olan bakışındaki o dikkat ve gizemli ısrar, içimde kaybolan bir şeyin parıltısını yakalamamı sağladı. Kendi sınırlarımı zorlamak, geçmişimde bıraktığım gölgelerle yüzleşmek ve bu adamla birlikte hareket etmek zorundaydım. “Peki, nereden başlayacağız?” diye sordum. “İlk ipucumuz nedir?” Rowen cebinden küçük bir zarf çıkardı, içine bakmam için uzattı. Elimi uzatıp zarfa dokunduğumda, içinden birkaç fotoğraf ve birkaç küçük not parçası çıktı. Fotoğraflarda, eski bir evin kapısı, kirli bir sokak köşesi ve tanımadığım ama tanıdık gelen bazı yüzler vardı. “Bunlar, kaybolan insanlar ve son görüldükleri yerler,” dedi Rowen. “Ama aradığımız kişi, hepsinden farklı. Onun adı Lexie. 22 yaşında, sanat terapisi eğitimi alıyor, ama son zamanlarda ortadan kayboldu.” “Lexie…” adını duyar duymaz içimde tuhaf bir kıvılcım yanmaya başladı. Sanat terapisti olması, benim mesleğimle doğrudan bağlantılıydı. Onun hikayesi, benim dünyama, belki de en derin korkularıma açılan bir kapıydı. “Ona ne oldu?” diye sordum, sesim titriyordu. Rowen gözlerini benden kaçırdı. “Bilmiyoruz. Ama burada, şehirde işler yolunda gitmiyor. Arkasında bıraktığı izler, çok derinlere işaret ediyor.” Sis içinde ilerlerken, kendi adımlarımın sesini dinliyordum. Şehir, sanki nefes almaktan vazgeçmiş gibiydi. Her köşe başında bir sır, her karanlıkta bir gölge gizleniyordu. Bu gece, yalnızca bir davanın başlangıcı değil, aynı zamanda kendi hayatımdaki karanlıkla yüzleşmenin başlangıcı olacaktı. Elimdeki fotoğraflara daha yakından baktım. Gözüm, siyah-beyaz bir karedeki pencereye takıldı. Eski, dökük bir binanın üçüncü kat penceresi… Perde yarıya kadar çekilmişti, içerideki silüet neredeyse görünmezdi ama bir kadın olduğu belliydi. Belki de Lexie’ydi. Belki de başka biri. “Bunların hepsi aynı mahallede mi çekildi?” diye sordum, Rowen başını hafifçe salladı. “Üç blok aralıkla. Ama polis bu ipuçlarını gözden kaçırmış. Onlar sadece ‘kayboldu’ dosyasını kapattı. Oysa ben bunun çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum.” Düşüncelere daldım. Neden bir kadın ansızın ortadan kaybolur? Kaçırılmış olabilir miydi? Yoksa kendi isteğiyle mi gitmişti? Psikolojik bir çöküş mü yaşamıştı? Her ihtimal zihnimde sırayla belirdi. Ama Rowen’in bana bakışı, cevabın hiçbirinin basit olmadığını söylüyordu. “Hadi,” dedi sonunda. “Seni bir yere götüreceğim.” Yeniden yürümeye başladık. Bu kez şehrin daha karanlık bir tarafına doğru ilerledik. Rowen beni, kentsel dönüşümün unuttuğu, zamanın paslı ellerinin ezdiği dar sokaklara götürdü. Duvarlar grafitilerle kaplıydı, bazı camlar kırılmıştı. Bir zamanlar çocuk kahkahalarının yankılandığı sokaklar şimdi sessizdi. Arada sırada bir sokak kedisi, çöplerin arasında kayboluyor, eski bir müzik kutusunun paslı sesi uzak bir pencereden sızıyordu. Rowen bir binanın önünde durdu. Eski bir apartman. Merdivenler taş, korkuluklar paslıydı. Kapıyı itip açtı; içeri girdik. Toz kokusu burnuma doldu. Merdivenleri çıktıkça, ayak seslerimiz yankılandı. Üçüncü kata geldiğimizde, Rowen bir anahtar çıkardı ve sağdaki kapıyı açtı. İçeri girdiğimde karşılaştığım manzara beni sersemletti. Burası, sıradan bir apartman dairesi değildi. Burası Rowen’in kendi karargâhıydı. Duvarlar boyunca dizilmiş panolar, üzerinde haritalar, notlar, ipuçları ve fotoğraflarla kaplıydı. Her biri kayıp vakalarına ait detaylar. Merkezde ise Lexie’nin dosyası vardı. “Burayı kendi başıma kurdum,” dedi. “Polis dosyaları kapattığında, kimse bu insanların nerede olduğunu umursamadı. Ben ise onları unutmadım. Ve seni buraya çağırmamın sebebi de bu. Ben işin operasyonel kısmında iyiyim, ama insanların zihinlerine inemem. Sen bunu yapabilirsin.” Fotoğraflara yaklaştım. Her birinin altında küçük el yazısıyla notlar vardı: "Son görülen yer: Nocturne sokağı", "Görgü tanığı: yaşlı kadın, tutarsız ifadeler", "Lexie’nin çizim defteri kayıp." “Çizim defteri mi?” diye sordum. Rowen başını salladı. “Evet. Kaybolmadan önce sürekli çizim yapıyormuş. Özellikle rüyalarından ilham alarak. Terapi olarak kullanıyormuş bunu. Ama kaybolduğu gün, defteri de yanında götürmüş. O defter, onun zihninin haritası olabilir.” Kalbim hızlandı. Psikoloji eğitimim boyunca öğrendiğim her şey, bana insanların zihinsel dünyalarının izlerini bıraktıklarını öğretmişti. Özellikle sanatla… Çizgiler, renkler, gölgeler… Hepsi bir şey anlatırdı. O defter bulunursa, Lexie’nin zihnine girebilirdik. Belki de onun neyle savaştığını öğrenirdik. “Defteri bulmalıyız,” dedim. “O defter anahtar olabilir.” Rowen’in yüzünde, ilk kez beni onaylayan bir ifade belirdi. Başını hafifçe eğdi. “Yarın sabah Nocturne sokağına gideceğiz. Ama bu gece kal burada. Güvende değilsin. Seni izliyor olabilirler.” “Tuhaf konuşuyorsun,” dedim, ama içimde bir yer, onun haklı olabileceğini fısıldadı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, dairenin köşesindeki küçük bir kanepeye uzandım. Rowen pencere önünde sigarasını içiyordu. Karanlık şehir siluetine bakarken gözleri daldı. Belki geçmişinde bıraktığı bir hikâyeye, belki de hala hatırlamak istemediği bir acıya. “Sana bir şey sorabilir miyim?” dedim. Başını çevirdi, sadece bakışlarıyla ‘sor’ dedi. “Neden bu kadar çok önemsiyorsun? Bu insanlar seni tanımıyor bile. Lexie, seninle hiçbir bağı olmayan biri. Neden?” Bir süre sessizlik oldu. Sonra dudaklarını araladı. “Çünkü biri zamanında beni önemsemişti. Benim de kaybolduğum bir zaman oldu. Ama biri gelip beni buldu. Şimdi sıra bende.” Sesi sakindi ama içinde geçmişten gelen bir kırılganlık taşıyordu. O an anladım ki, Rowen sadece görev adamı değildi. O, kendi geçmişini telafi etmeye çalışan bir adamdı. Belki bu yüzden beni çağırmıştı. Belki birlikte eksik parçaları tamamlayacaktık. Gözlerim yavaşça kapandı. Rüyamda bir ses beni çağırıyordu. Uzak, yankılı, tanıdık ama boğuk bir ses. Ve arka planda sürekli tekrar eden bir görüntü: Lexie’nin gözleri. Gözlerinin içinde hem korku hem de yardım çığlığı vardı. ... Sabah olduğunda, şehir hâlâ sessizdi. Rowen çoktan uyanmış, masasının başında çalışıyordu. Bana bir fincan kahve uzattı, “Bugün başlıyoruz,” dedi.Sabah kahve içme alışkanlıklarımdan değildi ancak kabul ettim. Göz göze geldiğimizde, hikâyemizin henüz başlangıcında olduğumuzu ikimiz de biliyorduk. Bu sadece bir kayıp davası değildi. Bu, karanlıkla yüzleşmenin, geçmişin hayaletlerine meydan okumanın ve beklenmedik bir bağın ilk adımıydı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Ağanın Sözde Karısı

read
91.7K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.1K
bc

AŞKLA BERDEL

read
94.2K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
564.9K
bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.4K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
60.5K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
59.9K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook