BÖLÜM 16 – Dağın Diline Düşen Haber

1948 Words
İmamın ceviz gölgesinde söylediği o sözler, akşam olmadan çoktan dağın diline düşmüştü. Kimse “Nikâh ertelendi.” diye açıkça söylemiyordu ama herkesin cümlesi aynı yere çıkıyordu: “İmam efendi, gençlerin gönlüne kulak verecekmiş…” Bu, bazı kulaklara umut gibi çalınırken, bazılarının damarına dokunan bir meydan okuma gibiydi O gün ikindiye doğru, köy meydanındaki kahve her zamankinden daha kalabalıktı. Sanki görünmez biri, “Toplanın.” demişti. Kimse “ne için” toplandığını tam bilmiyordu ama herkesin dilinde aynı mesele vardı. Kahveci Hasan tezgâhın arkasından seslendi: “Demli çay istisiniz ha? Bu konuşmalar, açık çayla çekilmez.” Kahkaha atar gibi yaptı ama sesinde gerginlik vardı. Masaların üzerinde iskambil kâğıtları duruyordu ama kimse oyuna dönmüyordu. Herkesin eli kartlarda, aklı ise ceviz gölgesinde yaşananlarda kalmıştı. Kapıdan içeri, siyah yeleğinin üstüne ceketini atmış, yorgun ama dik adımlarla Hacı Yusuf girdi. Onu görenler bir an ayağa kalkacak gibi oldu, sonra oturdukları yere iyice yerleştiler. Yusuf Ağa’nın kahveye bu saatte gelmesi, “ciddi bir mevzu var” demekti. “Selamünaleyküm.” dedi, içeri göz gezdirirken. “Aleykümselam, hoş geldin Yusuf Ağa.” sesleri birbiri ardına yükseldi. Kahveci Hasan hemen koşup en köşedeki masanın başına temiz bir örtü serdi. “Buyur Ağa, şöyle gel otur. Çay söyleyeyim mi?” “Getir.” dedi Yusuf kısaca. “Demli olsun.” O masanın etrafı, kısa sürede doldu. Demir de, duvar kenarındaki yerine yaslanmış, sigarasını usulca ezip ayağa kalktı. Masaya yaklaşmadı, ama kulak mesafesinden de uzaklaşmadı. Onun bu “yarı dâhil, yarı hariç” duruşuna herkes alışmıştı. Bir süre hava durumundan, koyun kırkımından, mazot fiyatından bahsediyormuş gibi yaptılar. Sonra, en yaşlılardan Hüsmen Dede, lafı dolandırmadan ortaya attı: “Duyduk…” dedi, çayından bir yudum alıp. “Nikâh işi aceleye gelmeyecekmiş. İmam efendi, gençlerin gönlünü dinleyecekmiş. Doğru mu Yusuf?” Kahvede çıt çıkmadı. Herkesin gözü, Yusuf’un yüzüne dikildi. Yusuf, tespihini parmaklarının arasında yavaşça çeviriyor, çayın buharını izliyordu. “Doğru.” dedi sonunda. “İmam efendi nikâhı bugünden yarına kıymayacak. Dedi ki, ‘Evlatların rızasını tam duymadan Allah’ın adını anmam.’ Ben de ses etmedim.” Masadakiler birbirlerine baktılar. Kimisi onaylar gibi başını salladı, kimisi kaşlarını çattı. Orta yaşlılardan biri, Muhittin, söze girdi: “İyi de Yusuf Ağa,” dedi. “Biz senin yıllar önce ettiğin yeminleri de biliriz, kardeşinin mezarına döktüğün gözyaşını da. Şimdi sen, bu kan meselesini nikâhla bağlayacaktık diyordun. Nikâh ne kadar beklerse, karşı tarafın sabrı o kadar kısalmaz mı? Reşit Ağa ne diyecek?” Karşı aşiretin büyüğü Reşit Ağa’nın adı geçince, masanın üzerindeki görünmez gerilim biraz daha arttı. Çünkü bu iş sadece bu köye ait değildi; dağın öte yüzünde, başka bir köyde, başka bir kahvede de aynı mesele konuşuluyordu. Yusuf, çayından bir yudum alıp bardağı ağırla yerine bıraktı. “Reşit’e haber gidecek elbet.” dedi. “Gitsin. Ona da derim ki, ‘Ben rızasız nikâh istemem. Oğlanı zorla tutamam, kızı zorla masaya oturtamam.’” Hüsmen Dede hafifçe başını salladı, sakalını sıvazladı. “Boş laf değil bu.” dedi. “Ama eskiden böyle konuşmazdın Yusuf. Demek ki yaş aldıkça, dağın dilini değil, kalbin sesini de duymaya başlamışsın.” Bu söz, Yusuf’un yüzünde acı bir gülümseme yarattı. “Gençken,” dedi, “dağın dilini tek sanırdım. Tüfek konuşur, mesele biter sanırdım. Şimdi görüyorum ki; tetiği çekmeden önce, çekmeyen ellerin yükü daha ağır.” Masadakiler bunu sindirmeye çalışırken, kahve kapısı tekrar açıldı. İçeri imam girdi. Onu bu kadar kalabalık bir ortamda görmek nadirdi. Genelde camide, ya da evlerde görürlerdi. Ama bugün o da biliyordu ki; mesele sadece namazdan, duadan ibaret değildi. “Selamünaleyküm.” dedi, içeri girip etrafı süzerken. “Aleykümselam, hoş geldin hocam.” sesleri yayıldı. Kahveci Hasan, hemen bir sandalye daha çekti, Yusuf’un yanına koydu. “Buyur imam efendi, gel otur.” dedi. “Tam seni konuşuyorduk.” İmam hafifçe gülümsedi. “Siz beni konuşurken,” dedi, “ben de sizi düşünüyordum. Demek ki aynı dert, herkesi aynı yere topluyor.” Oturdu, çayını aldı. Hüsmen Dede direkt sordu: “Hocam, nikâh işini ağırdan alıyormuşsun. ‘Gençlerin kalbini dinleyeceğim.’ diyormuşsun. Biz de kalpsiz değiliz elbet ama töre var, kan defterleri var. Nasıl olacak bu iş?” İmam, kahvedeki herkese tek tek bakar gibi göz gezdirdi. Sonra sakin ama içi dolu bir sesle konuştu: “Bakın,” dedi. “Nikâh, sadece iki ismin yan yana yazılması değil. Allah’ın adıyla verilen bir söz. Fıkıh ne der? ‘İkrah yoktur.’ Yani zor yoktur. Kadın da erkek de gönlüyle ‘kabul ettim’ demeden, o nikâh Allah katında sıkıntılıdır. Ben bu köyde yıllardır cenaze kaldırdım, nikâh kıydım, kavga ayırdım. Şimdi görüyorum ki; geçmişte, töreye uyacağız diye kalbi susturduğumuz çok nikâh olmuş.” Kahvede mırıldanmalar yükseldi. Muhittin itiraz etti: “Hocam,” dedi. “İyi de bu dağda, herkes gönlüne kalırsa düzen kalmaz. Kız ‘istemiyorum’ dese, oğlan ‘vazgeçtim’ dese… Bu kan defteri nasıl kapanacak? Yıllardır bekleyenler ‘Yusuf Ağa barışı da beceremedi.’ demez mi?” İmam gözlerini kısmadan cevap verdi: “Ben diyorum ki; kanı durdurmanın yolu, masumun kalbini ezmek olmamalı. Bugün Elif’in rızasız nikâhını kıysak, yarın Allah huzurunda ‘Ben ne yaptım?’ diye soracak. Belki siz unutacaksınız ama o unutmayacak. Kalbi kırık bir kadının duası, dağın bedduasından beterdir.” Bu söz, bazılarını derinden vurdu. Demir duvar kenarında, yumruğunu sıkarken buldu kendini. Kalbi kırık kadının duası… Elif’in gözlerini düşündü; defalarca onun için başkalarına meydan okuduğunu ama hiç ona kendi kalbini sormadığını fark etti. Yusuf, imamın yanında olduğunu belli etmek istercesine konuştu: “Ben, imam efendiye bir şey demedim.” dedi. “ ‘Nikâhı hemen kıyalım.’ diye zorlamadım. Çünkü biliyorum… Bugün zorla ‘evet’ dedirttiğimiz kız, yarın içinden ‘hayır’ diyecek. O zaman bu evlilik, barış değil, başka bir savaş çıkaracak. Oğlumu da kızımı da kurban vermek istemiyorum.” Kahvede bazı başlar onaylar gibi sallandı, bazıları ise memnuniyetsizce gerildi. Bir süre daha sözler döndü durdu. Konu, kan davasının ne kadar bekleyebileceğine geldi. Tam bu sırada, kahveci Hasan dışarıdaki motor sesini işitti. Kapıya yönelip baktığında, tozu dumana katan eski model bir cipin köy girişinde durduğunu gördü. “Eyvah…” dedi kendi kendine. “Karşı taraftan biri geldi herhalde.” Cipten üç kişi indi. Öndeki, hafif kamburlaşmış ama hâlâ dimdik yürüyen, sert bakışlı bir adamdı: Reşit Ağa. Onun arkasından iki genç delikanlı, omuzları geniş, kaşları çatık, adımları sert. Kahvenin önü bir anda hareketlendi. İçeride oturanlar, pencereye doğru kaydı. Demir, duvardan ayrılıp kapıya daha yakın bir yere geçti. Yusuf’un yüzü gerildi. “Misafir geliyor.” dedi imam, sakinleşmeye çalışır gibi. “Bakalım misafir ne diyecek.” Reşit Ağa kahveye girdiğinde, içerideki hava bir anda ağırlaştı. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu. “Selamünaleyküm.” dedi, sert ama ölçülü bir sesle. “Aleykümselam.” diye karşılık verdiler. Kimileri ayağa kalktı, kimileri yerinden başıyla selam verdi. Yusuf, ağır ağır ayağa kalktı. “Hoş geldin Reşit.” dedi. “Yolun uzun, yorgunluk basmıştır.” Reşit’in dudaklarının kenarı hafifçe oynadı. “Yol uzun evet.” dedi. “Yıllardır uzayan bir yol… Seninle masaya oturacağımız günleri bekleye bekleye, dağ eskidi Yusuf. Dedim ki, ‘Bu sefer ben gideyim. Bakalım Yusuf Ağa barışı ne kadar ciddiye alıyor.’” Bu lafın içinde, hem sitem hem meydan okuma vardı. “Buyur otur.” dedi Yusuf. “Çay getirin.” Çaylar geldi, birkaç yudum sessizlik içinde içildi. Sonra Reşit, sözü dolaştırmadan ortaya attı: “Duydum ki,” dedi. “Nikâh işini ağırdan alıyormuşsunuz. ‘Gençlerin gönlü’ diyormuşsunuz. Gönül meselesi, bizim davada bu kadar yer bulacaksa, yıllardır boşuna mı bekledik biz?” İmam, araya girmek için ağzını açtı ama Yusuf elini hafifçe kaldırıp onu durdurdu. “Önce ben konuşayım.” der gibiydi. “Reşit,” dedi. “Ben kanı durdurmak istiyorum, doğru. Oğlumla senin tarafın kızını, ya da bizim kızı… Nasıl uygun düşerse, barış için masaya oturtmak istiyoruz. Ama imam efendi bir şey söyledi: ‘Rıza olmadan nikâh olmaz.’ dedi. Ben de düşündüm. Gençken bu sözü duysam, ‘Boş konuşuyor.’ derdim. Şimdi biliyorum ki, haklı. Kızımın kalbini hiç hesaba katmadan nikâh kıydırırsam, bu sefer de onun günahını taşıyacağım.” Reşit, bu sözleri dinlerken yüzü taş gibi kaldı. Sadece gözleri hafifçe küçüldü. “Yani…” dedi. “Sen, bunca yılın kan davasını, bir kızın ‘istemiyorum’ demesine bağlayacaksın öyle mi? Bizim ocakta yanan ateş, senin kızının kalbine bağlı olacak ha?” Bu söz, bazı masalarda itirazlı mırıltılar yükseltti. Demir’in içi cız etti. Bak işte, diye düşündü. Elif’in kalbini önemseyenler de var, onu sadece bir “bağ” olarak görenler de. İmam daha fazla susamadı. “Reşit Ağa,” dedi. “Müsaadenle ben de iki kelam edeyim. Sen de bilirsin; dinimizde nikâhta rıza şarttır. Kadın da erkek de gönülsüz ise, o nikâh Allah katında sıkıntılıdır. Biz burada sadece törenin değil, Allah’ın da huzurunda hesap vereceğimiz bir iş konuşuyoruz.” Reşit, imamın yüzüne dikkatle baktı. “Hocam,” dedi, alttan almadan ama hakaret etmeden. “Senin söylediğin doğrudur. Fıkıh bilirsin. Ama ben de şunu bilirim: Bu dağda bazen rızayı kalp değil, şartlar belirler. Biz bu davayı kapatmazsak, yarın öbür gün bir delikanlı daha ölür. O delikanlının anası, ‘Benim oğlum rızasıyla mı öldü?’ diye sorar. Buna ne diyeceğiz?” İmam, bu zor soruyu saklamadı. “Ben de diyorum ki,” dedi. “Bir masumun kalbini ezerek barış yaparsak, o barışın üzerindeki dua eksik kalır. Gençler tamamen serbest, ‘İstemiyoruz.’ desin demiyorum. Ama hiç söz hakkı verilmeden, ‘Sus, biz biliriz.’ demek de hatadır.” Yusuf söze girdi: “Ben oğlumla da kızımla da konuştum.” dedi. “İkisi de ‘Şu an için hazır değiliz.’ dedi. Ama ikisi de kapıyı tamamen kapatmadı. ‘İhtimal var.’ dediler. Ben de dedim ki; nikâhı aceleye getirmeyelim. Birbirlerini biraz tanısınlar. Sonra imam efendi gönüllerini yoklar. Rızaları varsa kıyarız, yoksa başka yol bakarız.” Reşit, bu “başka yol” lafına takıldı. “Başka yol…” diye tekrarladı. “Bu dağın başka yolu ne ki? Ya nikâh olur, ya kurşun konuşur. Sen bana, ‘Ben nikâhı erteledim.’ diyorsun, ben de sana diyorum ki; ‘Ben de sabrı ertelerim o zaman.’” Kahvede hava iyice ağırlaşmıştı. Birkaç kişi başını öne eğdi, kimisi tespihine sarıldı. Demir’in içinden bir ses, “İşte bu.” diye bağırıyordu. Bu iş öyle ya da böyle tetiğe dayanacak. İmam, son kez sakin ama kararlı bir tonla konuştu: “Ben bu köyün imamıyım, Reşit Ağa.” dedi. “Benim işim, kan isteyen dili susturmak, kalbi konuşturmak. Eğer bugün yanlış bir nikâha ‘evet’ dersem, yarın işleyecek cinayetin vebali de benim omzumda olur. O yüzden nikâhı aceleye getirmeyeceğim. Gençlerin ‘belki’si, zorla alınmış bir ‘evet’ten benim için daha hayırlıdır.” Reşit, sandalyesinden doğruldu. “Demek kararınız bu.” dedi. “Ben de kendi evime gidip düşünürüm o zaman. Ama şunu bilesiniz: Kan defterleri, bekledikçe hafiflemez. Bekledikçe ağırlaşır.” Yusuf ayağa kalktı, onunla tokalaştı. “Ben de biliyorum.” dedi. “O defterleri omzumda taşıyanlardan biriyim.” Reşit dışarı çıktı, yanındaki delikanlılarla birlikte cipe bindi. Motor çalıştı, köyün tozlu yolunda yavaşça uzaklaştı. Ardından havalanan toz, kahvenin içinde oturanların boğazına kadar girdi sanki. Bir süre kimse konuşmadı. Sonra Hüsmen Dede kırık bir sesle mırıldandı: “Bu işte… kan kokusu var.” Demir, duvar dibinde başını öne eğdi. Kan hep vardı. diye düşündü. Şimdi sadece kokusu herkesin burnuna gelmeye başladı. O akşam, köyün üzerini yine sessizlik örttü ama bu sessizlik, artık sadece bekleyiş değildi. Bu, dağın karar vermeden önce tuttuğu nefesti. Elif, odasında otururken, annesi Zeynep’ten Reşit Ağa’nın gelişini duydu. Babasının yüzündeki çizgilerin daha da derinleştiğini gördü. Baran, kendi odasında, imamın sözlerini ve Reşit’in bakışlarını düşünürken, bir kez daha anladı: Bu hikâyede, bir tek “evet” ya da “hayır” yok. Her kelimenin ucunda, bir kurşun ihtimali var. Demir ise o gece tüfeğini temizlerken, parmakları metalin üzerinde oyalanıyor, aklı ceviz gölgesindeki iki siluete gidiyordu: Elif… ve onun karşısında oturan Baran… İçinden geçen cümle, dağın taşlarına çarpıp geri döndü: “Bu işin sonunda ya ben, ya o… Ama ikimizin de aynı yastığa bakması zor.” Dağ, yine cevap vermedi. Ama rüzgâr, köyün üzerinden geçerken, herkesin yüreğine aynı soruyu bıraktı: “Barışı kim, kimin üzerinden ödeyecek?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD