BÖLÜM 18 – Kuyunun Dibi, Dağın Tepesi

2462 Words
Sabah güneşi, köyün damlarına daha yeni yeni vuruyordu. Gece boyunca biriken düşünceler, duman gibi bacalardan çıkmasa da, her evin içinde bir köşeye çöreklenmiş hâlde bekliyordu. Su küplerinin şıngırtısı, teneke kovaların metal sesi, kadınların birbirine karışan fısıltıları… Kuyu başı yine köyün en kalabalık yeriydi. Ama bugün, suyun şırıltısının altında, daha sert bir akıntı vardı: Dedikodu. Elif, iki boş bakraçla kuyuya doğru yürürken, omuzlarının her adımda biraz daha ağırlaştığını hissediyordu. Başını hafifçe öne eğmişti; hem güneşten korunmak için, hem de bakışlardan. Kuyunun başında üç-dört kadın birikmişti. Biri ipi çekiyor, biri bakraçları dolduruyor, diğerleri de “iş yapıyormuş gibi” konuşuyordu. Elif’i görür görmez, aralarındaki sesler biraz kısıldı. Sonra içlerinden biri, Sırma, kısık ama duyulacak bir tonla konuştu: “Gel gel Elif.” dedi. “Su herkese lazım. Töre de, aşk da susuz kalmaz.” Sözün altındaki imayı duymamak mümkün değildi. Elif, belli belirsiz gülümsedi. “Sabah hayırlı olsun.” dedi, bakraçları kuyuya daha yakın bir yere bırakarak. Bir başkası, Güllü, ipi çekerken araya girdi: “Dün kahvede büyük laf olmuş.” dedi. “Reşit Ağa gelmiş, ‘Kan defteri gönül defterine bağlanmış.’ demiş. İmam da ‘Rıza yoksa nikâh olmaz.’ deyip durmuş. Bizim erkekler eve geldi, yüzlerine bakınca anladık: Çok konuşup az çözmüşler.” Birkaç kadın alaycı bir şekilde güldü. Sırma, bakışlarını Elif’ten kaçırmadan devam etti: “Sen de konuşmuşsun ceviz gölgesinde… Gençsin, kalbin var elbet. Ama bil ki kızım, kalbin sesi dağın sesini bastırmaz buralarda.” Elif, bu sözleri içine çekti, hemen cevap vermedi. Kuyu başında her söz, taş gibi suya düşer; dalgası bütün köye yayılırdı. “Dağın sesi de zamanı gelince yorulur.” dedi sonunda, sakin bir tonla. “Belki bir gün, kalbin sesini de duymak ister.” Güllü, ipi bırakıp gülmekle kızmak arasında bir yüz ifadesi takındı. “Hele şuna bak.” dedi. “Dili açıldı vallahi. Eskiden başını eğip su doldururdu, şimdi dağla konuşuyor. Şehirli damat mı öğretti sana bunları?” Bu sefer imada isim de vardı: Baran. Elif, bakışlarını kuyuya çevirdi. Suyun dibinde, küçük ışık kırılmaları dans ediyordu. Kendini toparlayıp konuştu: “Şehirli damat bana bir şey öğretmedi.” dedi. “Ben sadece imamın söylediğini duydum: ‘Kalbin de hesabı vardır.’ dedi. Belki yıllarca unuttuk, şimdi hatırlıyoruz.” Kadınlardan en yaşlısı olan Hediye Nine, elindeki bakraçtan suyu küpe boşaltırken söze karıştı. Gözleri, yılların yorgunluğunu taşıyan çizgiler arasında parlıyordu. “Genç kuru kalırsa, dal neye yaslanır?” dedi. “Töre de, dağ da, kan da… Hepsi gördük biz. Ama bir kadının kendi isteği sorulmadan evlendiği her günü de gördük. Şimdi imam çıktı, ‘Kalp.’ diyor. Varsın desin. Bırakın genç, korkusunu da söylesin, isteğini de. Töre biraz beklesin, nasılsa aceleci.” Sırma ağzını büzdü. “Senin zamanında,” dedi, hafif bir alayla. “Kim kimden izin aldı Hediye Nine? Şimdi herkes gönül peşinde. Yarın öbür gün ‘Ben istemiyorum.’ deyip evden çıkan çıkana olur.” Hediye Nine, onun bu sözlerini elinin bir hareketiyle itti sanki. “Biz susarak neler gördük, siz konuşarak neler görürsünüz bilmem.” dedi. “Ama şunu bilirim: Susmanın da bedeli ağır, konuşmanın da. Elif kız… sen ikisini de bile bile seçeceksin artık. Biz senin yanındayız, ya da değiliz… Orasını da zaman gösterir.” Bu destek, küçük ama değerli bir kırıntıydı Elif için. İçinde bir yer “yalnız değilim” diye fısıldadı. Tam o sırada, kuyuya giden patikanın başında iki siluet belirdi: İmam ve Zeynep, birlikte yürüyerek geliyorlardı. Kadınlar bir anda toparlandı; kovalar düzeltilip başörtüleri hizalandı. İmam, hafif bir tebessümle yaklaşarak selam verdi: “Allah kolaylık versin bacılar.” “Amin hocam, hoş geldin.” sesleri yükseldi. Zeynep, Elif’in yanına gelip durdu. “Kızım,” dedi yumuşak ama ciddi bir sesle. “İmam efendinin bir işi var seninle. Onu kırma.” Elif’in içinden “Yine mi?” demek geçti; ama söylemedi. Sadece başını hafifçe salladı. İmam, lafı dolandırmadan anlattı: “Dağın yamacında, eski taş ocaklarının orada Hatça Nene var.” dedi. “Dizleri tutmuyor, gözü az görüyor. Evine gitmek lazım; erzak götürülecek, biraz da hâl hatır sorulacak. Zeynep bacıya dedim ki, ‘Elif’le Baran’ı gönderelim. Hem hayır işlemiş olurlar, hem de birbirlerini insan gibi bir iş üstünde görürler. Nikâh masasında değil, hayatın içinde tanısınlar birbirlerini.’” Kadınların bakışları, bir anda Elif’e çevrildi. Kuyu başında bir uğultu dolaştı; kimi onaylar gibi mırıldandı, kimi dudak büktü. “Güzel iş.” dedi Hediye Nine. “İyilik yolunda atılan adımın günahı olmaz.” Sırma ise, içinden geçenleri saklayamadı: “İyilikmiş…” diye homurdandı. “İmam efendi, ceviz gölgesinden sonra taş ocağını da gençlerin buluşma yeri yapacak herhâl…” Elif, bu lafların boğazına takılmasına izin vermedi. İmamın gözlerinin içine baktı. “Gidelim hocam.” dedi. “Hatça Nene’nin duasını alalım.”Baran, o sırada avluda, babasının evinin önünde birkaç çuval unu eşeğin heybesine yerleştiriyordu. Zeynep gelip durumu anlattığında, Baran’ın içi tuhaf bir karışımla doldu: Hem sevinç, hem tedirginlik. “İmam efendi böyle uygun gördüyse,” dedi. “Ben de elimden geleni yaparım.” Eşeğin üstü hazırlandı, iki tarafa yiyecek, un, biraz da köy bakkalından alınmış şeker, çay paketleri yerleştirildi. Zeynep, bir kenarda Elif’in başörtüsünü düzeltti. “Dağın yamacı tekin değildir.” dedi. “Kayalara çok yaklaşma, patikanın dışına çıkma. Hele hele kendi içine hiç gömülme. Susarsan boğulursun; az da olsa konuşun.” Elif hafifçe gülümsemeye çalıştı. “Sen hele içini rahat tut ana.” dedi. “Bir şey olursa, dağ değil, Baran düşer önce.” Baran bu şakayı duyduğunda, kısa bir tebessümle gözlerini kaçırdı. “İnşallah kimse düşmez.” dedi. Dağın yamacına giden patika, köyün içinden çıktıkça daraldı, taşlanıp sertleşti. Eşek önde, Elif ile Baran yan yana yürüyordu. Aralarında birkaç adım mesafe vardı, ama aynı yola bakıyorlardı. Bir süre sadece taşların hışırtısı duyuldu. Kuş sesleri, uzaktan gelen koyun meleşmeleri ve rüzgârın, genç çamların dallarını okşayan sesi… İnsan sesi yoktu. İlk cümleyi Baran kurdu: “Ben,” dedi, önündeki taşa bakarak. “Küçükken bu patikadan çok geçtim. Ama her defasında yanımda bir büyük vardı. Tek başıma ilk kez Hatça Nene’ye gittiğimde, çok heyecanlanmıştım.” Elif, göz ucuyla ona baktı. “Ne götürmüştün?” diye sordu. “İki somun ekmek, bir de annemin yaptığı yoğurt.” dedi Baran. “Hatça Nene o zaman da dizini tutup ‘Bu dizler gençken taş kırardı.’ demişti. Anneme gelip, ‘Bu kadın hep aynı hikâyeyi anlatıyor.’ demiştim. Annem de, ‘Bazı insanlar, gençlik gururunu yaşlılık bastonuna çevirir.’ demişti.” Elif, bu cümlede kendine bir pay buldu. “Bizim evde de,” dedi. “Nene Hatça’nın gençlik hikâyeleri çok anlatılır. Ama onların içinde hep bir yara var. Sanki hiç kimse gençliğini doyasıya yaşamamış da, yarım bırakılan ne varsa dilden dile düşmüş.” Baran, başını salladı. “Bizim kuşak,” dedi. “Biraz o yarım hikâyelerin mirasçısı. Ne tam eskiden kurtulabildik, ne tamamen yeniye aidiz.” Elif, ceviz ağacını düşündü; köyün ortasında, her şeyin ortasında duran gölgeyi. “Ben,” dedi sessizce. “Bazen kendimi, başkalarının yarım bıraktığı cümlenin içine doğmuş gibi hissediyorum. Babamın pişmanlığının devamıyım sanki. Aşiretin kan defterinin son satırı gibi…” Baran, yürürken adımlarını yavaşlattı. “Bunu değiştirme ihtimalin var.” dedi. “Belki hikâyeni, onların başladığı yerden devam ettirmek zorunda değilsin. Kendine yeni bir cümle açabilirsin.” Elif acı acı gülümsedi. “Yeni cümle açmak için önce defterin kenarına not düşmek gerek.” dedi. “Ben daha yeni ‘ben de varım’ demeye başladım. Ne kadar yolum olduğunu sen hesap et.” Patika, bir virajı dönerken daraldı. Aşağıda, eski taş ocağının gri beyaz duvarları göründü. Biraz ilerde, dağın içinden ayrılmış gibi görünen küçük taş ev vardı: Hatça Nene’nin evi. Baran, eşeğin ipini daha sıkı tuttu. “Bak,” dedi. “Şurada saçakları yosun tutmuş evi görüyor musun? Orada, koca bir ömrü kendi içinde taşıyan bir kadın var. Onun hikâyesi de töreyle, aşkla, ihanetle dolu. Belki bizden daha çok bedel ödemiştir. Yine de sabahları penceresini açıp güneşe bakıyor. Biz daha yolun başındayız Elif.” Elif, derin bir nefes aldı. “Ben güneşe bakmaya yeni yeni alışıyorum Baran.” dedi. “Bunca yıl gözümce hep gölge vardı.” Hatça Nene’nin evi, taşların arasına sıkışmış bir inat gibi duruyordu. Kapıyı üç kez tıklattılar. “Geliiin!” diye ince ama güçlü bir ses duyuldu içerden. “Kapı kilit değil, gönül kilit… Açın girin.” Baran, kapıyı aralayıp içeri seslendi: “Selamünaleyküm Hatça Nene.” “Aleykümselam.” dedi yaşlı kadın. “Kim geldi gönül evine?” Baran içeri girdi, Elif arkasından. Eşek dışarıdaki küçük ağaca bağlandı. Ev, eski ama tertemizdi: duvarda birkaç soluk fotoğraf, tavanda is lekeleri, köşede bir tandır ocağı, bir sedir. “Hatça Nene.” dedi Baran, elini öpmek için eğilerek. “İmam efendinin selamı var. Evine erzak getirdik, bir de duanı almaya geldik.” Hatça Nene’nin gözleri iyice küçüldü, Elif’e doğru baktı. “Bu yanındaki güzel başlı kız…” dedi. “Kimin emaneti?” Elif, utangaç bir gülümsemeyle yaklaştı, elini uzattı. “Elif.” dedi. “Yusuf Ağa’nın kızı.” Yaşlı kadın elini tuttu, bırakmadı. “Hah!” dedi. “Sende, annenin gençliğinin gölgesi var. Ama gözlerin başka… Gözlerin, sanki kendine soru soruyor. ‘Ben kimim?’ diye. Güzel. Soru sormayan gözden hayır gelmez.” Baran, erzakları mutfağa benzer bölüme taşırken, iki kadın sedire oturdu. Hatça Nene, hiç lafı dolandırmadı: “Duydum.” dedi. “Senin nikâhın töre masasına konmuş kız. Doğru mudur?” Elif’in boğazı düğümlendi; ama bu kadından bir şey saklamanın mümkün olmayacağını hissediyordu. “Doğrudur.” dedi, başını eğmeden. “Ama kalbim hâlâ düşünmekte. Ne ‘evet’ dedi, ne ‘hayır.’” Nene, başını salladı, dudaklarının kenarında kederli bir gülümseme belirdi. “Ben,” dedi. “Gençken ‘evet’ dedim. Sormadılar. Ciğerimin yarısı altı ay sonra toprağa girdi. Nikâhım sevdaya değil, töreye kıyılmıştı. Beni sorarsan… İçim hâlâ sorar: ‘Ben ne istiyordum?’ diye. Cevap veremem. Çünkü hiç düşünmedim.” Sonra Elif’in elini sıktı. “Sen düşün.” dedi. “Bu köyde birileri ilk kez kendi isteğini düşünürse, belki bu dağ da susmayı bırakır. Belki bazı kan defterleri, kalemin ucuyla değil, kalbin duasıyla kapanır.” Baran mutfaktan geldi, bu cümleleri son kısmından yakaladı. “Hatça Nene,” dedi. “Yusuf Ağa’nın kızına ağır söz yüklüyorsun. Kaldırabilir mi dersin?” Hatça Nene, Baran’a çevirdi gözlerini. “Sen kimsin?” diye sordu. “Baran.” dedi. “Yusuf Ağa’nın oğlu.” Kadının yüzünde kısa bir şaşkınlık, sonra tanıma ifadesi belirdi. “Demek aslanın yavrusu sensin.” dedi. “Senin baban, zamanında aynı taş ocağının dibinde ‘Kan defterini ben kapatacağım.’ diye yemin etmişti. Şimdi de senin adın nikâhla dolaşıyor. Şunu unutma oğul: Barışı birine emanet ediyorsan, önce o kişinin kendi içindeki savaşı bitmiş olmalı. Sen kendi gönlünle barıştın mı?” Bu soru, Baran’ı hazırlıksız yakaladı. Elif, onun yüzüne baktı; şehirdeki, dağdaki, Melis’teki bütün yarıkları bu soruya sıkışmış gibi hissetti. Baran, kısa bir sessizlikten sonra konuştu: “Tam barıştım diyemem.” dedi. “Ama kaçmayacağım. Ne kendi geçmişimden, ne bu köyün yükünden, ne de Elif’in kalbinden. Eksiklerimle de olsa, dürüst kalmaya çalışacağım.” Hatça Nene, başını onaylar gibi salladı. “Dürüstlük…” dedi. “Sevmekten önce gelir. Yalanın üzerine sevda kurulmaz. Elif kız, bu adam seni sever mi bilemem. Ama seni aldatmadan konuşursa, bu bile büyük nimettir. Çünkü bizim kuşak, en çok suskunlukla aldatıldı.” Elif’in gözleri doldu. “Susmanın bedeli…” cümlesi bir kez daha içinden geçti. Evden ayrılırken Hatça Nene dua etti: “Allah sizi, kendinize ihanet ettirmesin.” dedi. “Töreye eyvallah, dağa eyvallah… Ama kalbi toprağa gömmek yok. Gömülen kalp, bir gün yerin altından patlar. O zaman dağ dayanamayıp çökebilir.” Dönüş yolu, gidişten daha sessiz geçti. Söylenecek çok şey vardı ama ikisi de kelimelerini cebinde taşıyordu. Sadece patikanın bir yerinde, Baran kısık bir sesle sordu: “Bu ziyaret… seni ürküttü mü?” Elif, başını salladı. “Uykumu kaçıracak cümleler duydum.” dedi. “Ama iyi oldu. Hatça Nene’nin hikâyesini bilmeden, kendi hikâyem için ahkâm kesemezdim.” Köye yaklaştıklarında, ceviz ağacının gölgesi uzaktan göründü. Elif’in içi ürperdi; bu gölge artık sadece bir ağaç gölgesi değildi, kader gölgesiydi. Ama gölgeden önce, köyün kıyısında bir başka siluet beliriverdi: Duvarın dibinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, onları bekleyen biri… Demir. Eşeğin adımlarını yavaşlatan Baran, durmak zorunda kaldı. Elif’in yüzündeki gerginliği fark etti. Demir, ağır adımlarla yaklaştı. Gözleri önce eşeğin heybesine, sonra Elif’e, en son Baran’a kaydı. “Hatça Nene’ye gitmişsiniz.” dedi, sanki masum bir tespit yapar gibi. “İmam efendi gönderdi.” dedi Baran. “Erzak, hâl hatır…” Demir, onun sözünü bitirmesini beklemeden, Baran’ın biraz daha yakınına geldi. Sesini alçaltmıştı ama tonda gizli bir sertlik vardı: “Bu dağın yamacında,” dedi. “İnsan, yanında kiminle yürüdüğünü iyi bilmelidir. Eşlik etmek başkadır, sahip çıkmak başka. Sen hangisini yapıyorsun Baran?” Elif araya girmek istedi; ama Baran, kısa bir bakışla “bırak” dedi. “Ne yaptığımı,” dedi Baran, sesini yükseltmeden. “En çok vicdanım biliyor Demir. Elif’le ilgili verilen her kararda, ben önce onun kalbini duyurmaya çalışıyorum. Töre için değil, insan olduğu için. Sen ne yapıyorsun?” Demir’in çenesindeki kaslar gerildi. “Ben,” dedi. “Onu yıllardır düşmekten korudum. Şimdi birinin onu sürüklemesine izin vermem. Ceviz gölgesinde, taş ocağı yolunda, kuyu başında… Nerede yanında görünürsen, bu dağ da, ben de bakarım. Eğer bir gün, gözlerinde mecburiyet görürsem, bunu senin yanına bırakmam.” Bu, açık bir tehdit değildi. Ama kelimelerin ucunda, barut kokusu vardı. Baran, Demir’in gözlerindeki yangını gördü. “Eğer bir gün Elif, kendi isteğiyle benden uzak durmak isterse,” dedi. “Ben çekilirim. Tetiğe gerek kalmaz. Ama onu benim yüzümden değil, töre yüzünden kaybedersem… o zaman burada sadece seninle değil, bu köyle de davalı olurum.” Demir’in dudakları ince bir çizgiye döndü. “Sen,” dedi alayla. “Köyle davalı olursun ha? Bak sen! Şehirden avukatlık yapmaya geldin yani bu dağa?” Baran, gülümsemedi. “Ben buraya kimsenin avukatı olmaya gelmedim.” dedi. “Ama kimsenin celladı da olmayacağım. Elif’in de, senin de, bu dağın da…” Demir, bir anlık suskunlukta onun yüzünü inceledi. Sonra başını hafifçe yana çevirdi, Elif’e baktı. “Elif,” dedi. “Sen ne diyorsun?” Elif, iki erkek arasında kalmış gibi hissetmedi bu kez. İçinde hâlâ korku vardı ama sesini bulmuştu. “Ben,” dedi, net ama yumuşak bir tonla. “Henüz hiçbir şeyi tam demiyorum. Kendi içimle kavga ediyorum. İkinizin de, törenin de, babamın da, imamın da söylediği her şey, omzumda. Ama şunu bilin: Bir gün, ‘istiyorum’ da dersem, ‘istemiyorum’ da… bu, benim kelimem olacak. Benim kelimeme saygı duymayanla, aynı gölgenin altına bile girmem.” Bu cümle, ikisini de susturdu. Demir, bir adım geri çekildi. “Güzel.” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Sen kelimeni sakla. Ben de mermimi saklarım. Bakalım hangisi önce çıkar.” Arkasını döndü, patikaya doğru uzaklaştı. Arkasından sadece toz değil, ağır bir ihtimal kaldı. O gece, köyde üç kişi aynı göğe baktı: Elif, “Benim kelimem ne zaman tam olur?” diye düşündü. Baran, “Bu kelime ne olursa olsun, ben dürüst kalabilecek miyim?” diye sorguladı. Demir, “Onun kelimesi benden yana olmazsa, ben neye dönüşürüm?” diye korktu. Ve gökyüzü, hepsine aynı sessizlikle cevap verdi. Ceviz gölgesi ise, bir sonraki buluşmayı bekleyen bir sır gibi, köyün ortasında dimdik durmaya devam etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD