Bardakları masaya koyup "Afiyet olsun." dedikten sonra bir sonraki müşteriye bakmak için cebimden kalem ve defteri çıkardım. "Ne alırdınız?"
Siparişleri alıp, mutfak bölümüne ilerlerken çok sevgili nişanlım çarptı gözüme. Sözde beni almaya gelmişti ama başını telefondan kaldırıp bana bakma zahmetinde bile bulunmuyordu. Beni ne kadar çok (!) sevdiğini tam da buradan, çok iyi bir şekilde anlayabiliyordum bu yüzden. Tamam, sırılsıklam aşık olsun demiyorum, ama insan evleneceği insana değil de telefona bakar miydi? Bakardı. O gece benim yerime, ben hariç herkese bakmıştı. Şimdi de kim bilir benden başka başka neler çekiyordu beyimizin ilgisini.
Evet, hâlâ nişanlıydık. Çünkü ben başıma gelenleri kimseye anlatmamıştım. Ah! Beyefendinin o gece nerede olduğunu da öğrenmiştim bu arada, başka bir pisliğin koynunda! Ballandıra ballandıra anlatırken duymuştum.
Çünkü 'erkek' adamdı ya o, yapardı. Neydi ki onun için, elinin kiri. Hatta övünmeliydi bile bununla, ben utançtan ölürken. Benim için hayatımın hatası, onun için bir gecelik bir şey. Ne vardı ki, ne olacaktı yani? Yaptım. Oldu bitti. Uzatma sen de. Her şeye anlam yükleme. Erkeğim ben dese, kim çıkıp hesap soracaktı.
Ben söyleyeyim. Hiç kimse!
Zaten onu ben seçmemiştim ve bu yüzden de benim onu terk etme gibi bir lüksüm de yoktu. Seçme lüksümum de asla olmadığı gibi.
Defteri bir sonraki garsona verip, üzerimi değiştirmek için soyunma odasına geçtim. Ne kadar iğrenç kokuyordu burası böyle!
Nefes almamaya çalışarak üzerimi değiştirip biricik(!) nişanlımın yanına doğru yol aldım. Bir an önce gitmezsem meraktan, aşkından, özleminden falan ölebilirdi maazallah.
"Gidelim mi artık?"
"A, evet." deyip bana bakma zahmetinde bulunduktan sonra "Annemler seni bekliyor zaten." diyerek arabaya bindi hanzo! Kapıyı açsa elleri kırılırdı çünkü. Tamam, elim ayağım tutuyordu ama bu çocuğun her şeyi gözüme batıyordu ister istemez. Sevmeyi bırak, sempati bile besleyemiyordum çünkü kendisine. Hele ki beni nişan gecemizde tek bırakıp o saçmalığı yapmama neden olduğunu düşündükçe daha da nefret ediyordum ondan. O gece yanımda olsa, bunların hiç biri asla olmazdı. Hem ne demekti ya nişan gecesinde nişanlısını yalnız başına bırakıp da gitmek. Hem de başka kadınlara? Evlenince ne olacaktı? Canı sıkıldıkça beni bırakıp başkalarına mı gidecekti yani? Yapar mı yapardı. Beklerdim ondan.
Arabadan inip de gelinlikçiye girer girmez, "Biz bunu beğendik." diyen kaynanama "O zaman siz giyinin." diyerek annemin yanına oturdum. Ne? Beğendiyse onun olsundu işte. Ne kadar da mükemmel bir gelin adayıydim. Her an onu düşünüyordum sonuçta. Değil mi?
"Kızım o güzel işte." deyip beni dürten anneme aldırmadan yaslandım arkama. Güzel olabilirdi belki, ama benim fikrimi sormadan benim adıma karar veremezdi hiç kimse. Babam yapmıştı onu zaten. Her seferinde biraz daha alttan alıp, kendimi daha fazla ezdirmeye hiç niyetim yoktu. Regl günüm de yaklaşıyor olabilirdi. Bi asabi görmüştüm kendimi.
"Şurada düğüne az kaldı. Terslik çıkarma."
Sinan'a -Sevgili nişanlım olur kendileri- ters ters bakarak kucağıma attığı gelinliği fırlatıp ayağa kalktım.
"Ben... bunu... giyinmem. Anladın mı?"
Gelinlikçiden çıkarken arkadamdan gelen anneme aldırmadan hızla yürümeye devam ettim. Neredeydi bu Allah'ın cezası otobüs durağı?
Durağa yaklaşırken gelen otobüse yetişmek için koşarak, otobüs durunca adeta içine atladım. Otobüsün nereye gittiği umurumda değildi şu an. Annemin dırdırını duymasam yeterdi bana. Bir de o salağın yüzünü. Böyle gelinlik mi seçilirdi? Böyle koca mı seçilirdi daha doğrusu? Hangi yüzyıldaydik biz? Başımızda Saddam Hüseyin vardı da benim mi haber yoktu?
"İyi çocuk, iyi çocuk." diyerek başıma Sinan belasını taktıkları yetmiyormuş gibi bir de her şeye karışan annesini dahil etmişlerdi sinir bozucu kadroya. Evin eşyalarını "Hadi yılların ev kadını, benden daha iyi bilir." diyerek seçmesine göz yummuştum ama bu kadarı da fazlaydı artık. Bıraksaydı da kendi düğünümde ne giyeceğime ben karar verseydim bi zahmet.
Otobüs Kadıköy sahiline yaklaşınca düğmeye basıp aşağı indim. Sahilde bir yere oturunca iş yerinde olduğum için sessize aldığım telefonu cebimden çıkartıp gelen mesajlara baktım. Sinan her zaman olduğu gibi önce sövmekle başlayıp, daha sonra 'Sen haklısın.' a bağlamıştı meseleyi. Bunun için ona anında cevap verip de boşuna kavga çıkartmak istemiyordum hiçbir zaman. Bu huyu babama benzemiyor değildi hani. Annem de biz de az çekmemiştik kendisinden. Babamdı, canımdı, ama ara sıra oldukça despot bir insan olabiliyordu. Ve kesinlikle sinir bozucu.
En son gelen 'Neredesin?' mesajına karşılık, konum atarak olduğum yerde oturmaya devam ettim. Sahil güzeldi. Huzur verici, serin. Keşke denize atıp unutsaydık dertlerimizi. Ya da ben direkt Sinan'ı atıp son verseydim bu ızdıraba.
Kendi düşüncelerime gülerken, "Hayırdır?" diyerek Sinan oturdu yanıma.
"Yok bir şey." Gerçekten, yoktu bir şey. Hiçbir şey. Düşüncelerimde de, içimde de, ona karşı. Asla.
"Yine fazla saçmalamışım değil mi?" diyerek elimdeki telefonu işaret etti.
"Sadece merak ediyorum." deyip yüzümü ona çevirdim. "Acaba o mesajlara cevap versem, sonumuz nasıl olur? Hastane... Morg?"
"Vermiyorsun ama."
"Evet vermiyorum ve sen bunu bile bile her seferinde küfür dolu mesajlar atmaya devam ediyorsun."
"Özür dilerim. Cidden. Yani ben o an çok sinirleniyorum."
"Kusura bakma da. Senin annen benim gelinliğimi seçti ve ben kabul etmedim diye sinirlenmen gereken kişi ben değilim." deyip ayağa kalktım. "Eve bırakır mısın beni? Bu muhabbet uzadıkça daha çok can sıkıcı olmaya başlıyor çünkü." Seninle saçma sapan şeyleri asla tartışmak istemiyorum çünkü.
Sinan hiçbir şey demeden ayağa kalkıp arabaya yönelirken, ben de onu takip ettim. Ne diyecekti ki zaten? Annesini değiştiremezdi bu saatten sonra, e ben de inadımdan vazgeçmeyeceğime göre...
Eve girince annemin söylenmelerine aldırmadan odama geçtim. Babam gelince, 'Aman o duymasın.' diyerek susacaktı nasılsa. Her zaman öyle olurdu. Hiç aksamadan.
Telefonum çalınca, arayanın ablam olduğunu görüp açtım anında.
"Ne zaman geliyorsunuz?"
"Yola çıktık." deyip güldü. "Merak etme, bensiz evlenemezsin."
"Sen olduğunda da evlenmesem iyi olur aslında." deyip gözlerimi devirdim.
"Bu konuyu geldiğimde konuşacağız. Öptüm."
Ablam konuyu kapattığına göre eniştem ile birlikte geliyor olmalıydı. O da aynı benim gibi babamın isteğiyle evlenmişti ama onlar daha nişanlıyken aşık olmuşlardı birbirlerine. Iki sıpa da bunun gül gibi kanıtıydı zaten. Sorun bende miydi acaba? Ben neden sevemiyordum bir türlü Sinan'ı?