1
Bölüm 1: Makas ve Kuşak
Gece, köyün üzerine kalın, boğucu bir karabasan gibi çökmüştü. Sadece ara sıra havlayan bir köpek ya da rüzgarın eski evlerin tahtalarını sızlatışı duyuluyordu. Dila'nın küçük odasında ise, dışarıdaki sessizliği yırtan bir telaş ve keskin bir acı vardı. Soluk bir gaz lambasının titrek ışığı, duvarlarda iki kadının devleşen, titreşen gölgelerini dans ettiriyordu: Dila ve annesi, Gülizar.
Dila, aynanın karşısında, bir kaya parçası gibi hareketsiz duruyordu. Gözleri, aynadaki yansımasına değil, içinde filizlenip ciğerlerini saran paniğe takılıydı. Yarın. O korkunç kelime beyninde çınlıyordu. Yarın Berat'ın evi olacaktı. Üçüncü karısı. Bir meta. On sekiz yaşında bir kız, yirmisinde karı düşkünü bir sosyopatın üçüncü karısı. Midesi bulanıyordu. Berat'ın soğuk, hesaplayıcı bakışlarını, kendisine bakarkenki o eşyayı değerlendirir gibi kayıtsız ifadesini hatırladıkça tüyleri ürperiyordu. Eli kolu uzundu dedikoduya göre; kaçsa bile bulur, bulduğunda da... Dila iç geçirdi, sonucu düşünmek bile istemiyordu.
"Korkma kızım," diye fısıldadı Gülizar, sesi bir yandan titriyor, bir yandan da çelik gibi bir kararlılık taşıyordu. Elinde, mutfaktan getirdiği büyük, keskin bir makas parlıyordu. Gözleri kızının uzun, kestane rengi, ipek gibi saçlarındaydı. Onun güzelliğiydi bu saçlar, şimdi ise bir tehdit, bir işaret. "Bundan başka yolumuz yok. Akla gelmeyecek en güvenli yer... asker ocağı."
Dila gözlerini kapadı. Annesinin ellerinin hafif titremesini ensesinde hissetti. İlk makas darbesi geldiğinde, bir çığlık boğazına düğümlendi. Kıt! Ses odada yankılandı, bir şeyin kopuşu gibi keskin ve acı verici. Kalın bir tutam saç, sessizce halıya düştü. Sonra bir diğeri. Kıt! Her kesiş, Dila'nın gözlerinden sızan sıcak damlalara eşlik etti. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, dudaklarını ısırarak sustu. Bu saçlar, kadınlığının, özgürlüğünün simgesiydi. Şimdi yerdeydiler, ölü bir hayvanın postu gibi. Annesinin sessiz hıçkırıkları, makasın soğuk metal sesine karışıyordu. Gülizar'ın gözyaşları, kızının dökülen saçlarının üzerine damlıyordu. Hem fedakarlık yapıyordu hem de bir parçasını kesip atıyordu.
Saçlar kısa, düzensiz, erkek çocuğu gibi kesildiğinde, Gülizar makası bıraktı. Elleri şimdi daha kararlıydı. "Sıra bunlarda," dedi, sesi hâlâ nemli ama daha güçlü. Gözleri Dila'nın ince gömleğin altında belli olan göğüslerine takıldı. Dila içgüdüsel olarak kollarını kavuşturdu, utandı.
"Anne..."
"Sus kızım. Acıyacak ama dayan." Gülizar, hazırladığı uzun, kalın, yün bir kuşağı aldı. "Derin nefes al. Ciğerlerini iyice doldur, sonra nefesini tamamen ver."
Dila gözlerini sıkıca kapayarak derin bir nefes aldı. Göğüs kafesi genişledi. O an, Gülizar kuşağı sıkıca, acımasızca sarmaya başladı. İlk turda nefesi kesildi. İkinci, üçüncü turda kemikleri sıkışıyormuş, ciğerleri patlayacakmış gibi geldi. Kuşak, etini sıkarak, her kıvrımı bastırarak bedenine yapıştı. Bir zırh gibi, ama içeriden ezici. Nefes almak güçleşti, her soluk bir mücadeleye dönüştü. Gözleri faltaşı gibi açıldı, acı ve korkuyla annesine baktı.
"Dayan Dilam, dayan," diye mırıldandı Gülizar, kendi yüzü de acıdan buruşmuştu. "Böyle olacak. Her sabah, her akşam. Sıkıca. Hiç gevşetmeyeceksin." Son düğümü atarken, Dila'nın inlediğini duydu. Göğüsleri düzleşmiş, erkeksi bir silüet oluşturmuştu ama bedenin içinde her şey sıkışmış, acı içinde kıvranıyordu. Dila aynaya baktı. Tanınmaz haldeydi. Kısa saçlı, göğüsleri gizlenmiş, gözleri korku ve acıyla parlayan yabancı biri.
Sonra Baran'ın giysileri. Gülizar, komada yatan ikizinin dolabından eski, solmuş bir asker yeşili pantolon, kalın yünden bir kazak ve kaba saba bir ceket çıkardı. Kokusu Baran'ı hatırlattı; toprak, güneş ve teninin garip karışımı. Dila, ağır, kaba kumaşları üzerine geçirirken, ikizinin bedenini, onun yerine geçtiğini düşündü. Giysiler bol geldi, onu daha da küçük, daha da savunmasız gösterdi. Son dokunuş, Baran'ın eski, yıpranmış postallarıydı. Ayakları içinde kayboldu ama bağcıklarını sıkıca bağladı.
Kapı hafifçe tıklatıldı. Gülizar irkildi, sonra rahatladı. "Dayın," diye fısıldadı. Kapı aralandı, İsa Dayı'nın çizgili, tedirgin yüzü göründü. Karanlıkta sadece beyazlamış bıyıkları ve endişeli gözleri seçiliyordu. Dila'yı görünce gözleri büyüdü, bir an nefesi kesildi. Sonra başını acıyla salladı.
"Vakit yok," diye homurdandı alçak sesle. "Arka yoldan, dere kenarından gideceğiz. Atlar hazır." Elinde küçük bir bez bohça vardı. "Biraz ekmek, peynir. Ve bu..." Bohçayı Dila'nın eline sıkıştırdı. "Baran'ın kimlik kağıtları. Ve asker celbi. Sakın kaybetme."
Gülizar, kızını son bir kez kucakladı. Sarılması öylesine güçlüydü ki, Dila kemiklerinin kırılacağını sandı. Kuşak daha da sıkıştı. Annesinin gözyaşları boynuna damladı. "Aman kınalı kuzum, aman," diye hıçkırdı. "Gözlerini dört aç. Kimseye güvenme. Erkek gibi yürü, erkek gibi konuş. Sesini kalınlaştır. Sakın... sakın açığa verme kendini." Sözler boğazında düğümlendi. "Baran'ın hayatı senin elinde şimdi. Ve senin hayatın..."
Dila, annesinin sırtına sarıldı, nefes almakta güçlük çekerek. "Ben... ben hallederim anne," diye zorlukla mırıldandı, sesini mümkün olduğunca kalınlaştırmaya çalışarak. Kulağına bile yabancı geliyordu. "Korkma."
Gülizar onu iterek uzaklaştırdı, gözleriyle gitmesini söylüyordu. İsa Dayı, Dila'nın kolundan tutup kapıya çekti. "Hadi Baran," dedi vurgulayarak. "Yola çıkmalı."
Dila, eşikten çıkmadan önce son bir kez döndü. Annesi, gaz lambasının solgun ışığında, yerdeki saç tutamlarına bakıyordu, eli ağzında, omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. O görüntü, Dila'nın yüreğine bir bıçak gibi saplandı. Sonra kapı kapandı, kendini soğuk, yıldızlı geceye ve dayısının peşinde, karanlık sokaklara attı.
Atlar, köyün dışına çıkan tozlu patikada sessizce ilerliyordu. Çan sesi çıkarmamaları için ağızları bağlanmıştı. Sadece nal sesleri ve rüzgarın hışırtısı vardı. Dila, postallarının içinde kaybolmuş ayaklarıyla atın hareketlerine uymaya çalışıyor, kuşağın her sıkışına, nefes darlığına katlanıyordu. Korku, soğuktan daha çok içini kemiriyordu.
İsa Dayı, uzun bir sessizlikten sonra konuştu, sesi alçak ve ciddi: "Dinle iyi Baran," dedi, ismi vurgulayarak. "Sen artık Baran'sın. Ölene kadar. Unut Dila'yı. O köyde kaldı. Anladın mı?"
Dila başıyla onayladı, boğazı düğümlü.
"Askere gidiyorsun. İlk günler zor olacak. Sert olacaklar. Bağırıp çağıracaklar. Dayanacaksın. Gözünü kırpmayacaksın. Sakın ağlamayacaksın. Erkekler ağlamaz. Hele askerde asla!" Dayının sesi keskinleşti. "Her emri 'Başüstüne çavuşum!' diye cevaplayacaksın. Hiç itiraz yok. Hiç mızmızlanma yok. Sen küçük bir çividen başka bir şey değilsin şimdi. Anladın mı?"
"An... Anladım dayı," diye zorlukla çıkardı Dila, sesini kalınlaştırmaya çalışarak.
"İyi. Tuvaletler... berbat olur. Hepsi bir arada. Mahremiyet yok. Sakın utanıp sıkılıp bir köşeye çekilme. Diğerleri gibi yap. Gözünü kırpmadan. Soyunup giyinirken... dikkatli ol. Hep hareket halinde ol. Bir köşede tek başına soyunma. Kalabalığa karış. Ve kuşağını... ASLA çözme. Banyo zamanı bile. Bir yolunu bul, kimse görmeden, hep sırtını dönerek. Anladın mı?"
Dila'nın yüzü kızardı, karanlıkta görünmese bile. "Anladım."
"En ufak bir şüphe... En küçük bir yanlış hareket... Seni de, beni de, anneni de mahveder. Berat'ın eline düşmekten beter olur." İsa Dayı'nın sesindeki korku hissediliyordu. "Bu, senin için bir kaçış ama aynı zamanda bir savaş alanı. Her an tetikte olacaksın."
Saatler süren zorlu bir yolculuktan sonra, şafak sökerken, uzakta bir ilçenin silueti belirdi. Askerlik şubesi binası, gri ve soğuk, diğer binaların arasında yükseliyordu. İsa Dayı, atı durdurdu. Son bir kez Dila'ya baktı, gözlerinde bir ömür sıkıntı vardı.
"İşte orası," diye mırıldandı. "Bundan sonrası senin. Allah yardımcın olsun yeğenim. Unutma: Sen Baran'sın. Baran!"
Dila, kuşağın sıktığı göğsünü zorlukla genişleterek derin bir nefes aldı. Ceketinden gelen Baran'ın soluk kokusu burnuna doldu. Adımlarını sertleştirdi, omuzlarını geri attı, çenesini yukarı kaldırdı. Erkek gibi yürümeliydi. İçindeki korkuyu, acıyı, Dila olma arzusunu derinlere, kuşağın sıktığı gibi sıkıca gömmeliydi. Askerlik şubesinin o soğuk, ağır kapısına doğru yürüdü. Her adım, kendine yabancılaşmanın, hayatta kalma mücadelesinin ilk adımıydı. Arkasında, atının üstünde, onu izleyen dayısının endişeli bakışlarını sırtında hissediyordu. Kapıyı itti ve içeri girdi. Kesif bir sigara, ter ve evrak kokusu burnuna çarptı. Kayıt masasında uykulu gözlü bir çavuş vardı. Dila, ilk defa duyacağı yeni ismiyle konuşmak için boğazını temizledi:
"Baran... Baran Demir. Celbim var."
Geçmişin Gölgesi: Baran'ın Düşüşü
Bir yıl önce...
Güneş, tarlaların üzerine acımasızca vuruyordu. Havada, sıcak toprak ve olgunlaşan buğdayın ağır kokusu vardı. Baran, babası Mustafa'nın yanında, geniş tarlanın kenarındaki kanalı temizliyordu. On yedi yaşında, güçlü, esmer, Dila'nın aynadaki yansıması gibiydi; sadece daha geniş omuzlu, daha güçlü çeneli. Ter, gömleğinin sırtında koyu bir leke oluşturmuştu. Şakalaşıyor, gülüyordu. Gelecek sene askere gidecekti, heyecanlıydı.
Uzakta, köyün girişinde, aşiret ağası Halil Ağa'nın görkemli konaklarından birinin önünde bir hareketlilik başladı. Bir düğün alayı vardı. Gelenek olduğu üzere, havaya silah sıkılıyordu. Bang! Bang! Sesler uzaktan güçlü birer tokurtu gibi geliyordu. Baran ve Mustafa, işlerine devam ediyorlardı. Bir anlık gürültüydü sadece.
Sonra, hiç beklenmedik bir anda, farklı bir ses geldi. Vınnnzzzz! Keskin, hızla yaklaşan bir sinek vızıltısı gibi. Baran'ın kafasının hemen yanındaki toprağa bir toz bulutu kaldırarak saplandı. Kurşun!
"Yat!" diye bağırdı Mustafa panikle.
Ama ikinci bir ses daha vardı. Thud! Sert, kemik kırılır gibi bir ses. Baran'ın yüzündeki gülümseme dondu. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Sanki başının arkasına kocaman bir çekiçle vurulmuş gibiydi. Bir sıcaklık, sonra ani bir boşluk hissetti. Elleri başına gitti, sıcak ve ıslak bir şey hissetti. Kan. Kıpkırmızı, bol bol akan kan. Şaşkınlıkla babasına baktı. "Baba...?" diye mırıldandı, sesi güçsüz. Sonra gözleri kaydı, bedeni öne doğru cansız bir kütük gibi yığıldı.
Mustafa'nın çığlığı tarlayı yardı: "BARAN! OĞLUM! ALLAHIM!"
Kaos başladı. İnsanlar koşuşturuyor, bağırıyorlardı. Dila, evden fırlamış, çığlıklar atarak tarlaya koşuyordu. Baran'ı kucakladığında, kardeşinin başından sızan kan, onun önlüğünü kıpkırmızı boyuyordu. Baran'ın gözleri yarı açıktı, boşluğa bakıyordu. Nefes alışı güçlükle geliyordu.
"Hastane! Çabuk, şehre hastaneye götürelim!" diye bağırıyordu Mustafa, çılgınca.
Ama Halil Ağa ve adamları, olay yerine geldi. Halil Ağa'nın yüzü asık, gözleri tehditkardı. "Ne hastanesi Mustafa?" diye gürledi. "Resmiyet. Polis. Soruşturma. Senin oğlunun başına ne geldiğini kimse bilmiyor. Belki kendi düştü, taşa çarptı." Eliyle bir işaret yaptı. Adamlarından biri, Mustafa'nın koluna girdi, onu Baran'ın yanından uzaklaştırdı.
"Ne? Ama oğlum ölüyor!" diye inledi Mustafa.
Halil Ağa yaklaştı, sesini alçalttı, ama tehdit tonu ortadaydı: "Dinle iyi Mustafa. Konu kapansın. Benim doktorum var. Konağımda bir yoğun bakım odası kurdururum. En iyi bakımı alır oğlun. Kimse de burnunu sokmaz bu işe. Sen de..." Adamlarından biri, Mustafa'ya kalın bir zarf uzattı. "Bu da, oğlunun sessizliğinin ve bu kazayı unutmanın bedeli. Bir ömür çalışsan bu kadar kazanamazsın. Kabul mü?"
Mustafa, yerde kanlar içinde yatan oğluna, sonra elindeki kalın, dolu zarfın ağırlığına baktı. Korku ve açgözlülük gözlerinde savaşıyordu. Halil Ağa'nın gücü karşısında eziliyordu. Zarfın ağırlığı vicdanını ezip geçti. Başını öne eğdi, boğazı düğümlenerek, "Kabul," diye mırıldandı.
Gülizar'ın çığlığı kulakları sağır etti: "HAYIR! MUSTAFA! O SENİN OĞLUN! PARAYA SATAMAZSIN ONU! HASTANEYE GÖTÜRELİM!"
Ama Mustafa onu itti, gözlerinde bir vahşilik vardı. "Sus kadın! Bilmezsin sen! Ağa'nın dediği olacak!"
Baran, Halil Ağa'nın adamlarınca dikkatsizce kaldırılıp bir arabaya konuldu. Gülizar, çaresizce, oğlunun gittiğini izledi, ellerini yüzüne kapamış, içini parçalayan hıçkırıklarla titriyordu. Dila, annesine sarılmış, ikizinin cansız bedeninin götürülüşüne bakakalmıştı. Yüreğinde, o gün, sadece Baran için değil, ailesi için de bir şeylerin öldüğünü hissetmişti. Babası, para için oğlunu sattı. Annesinin gözlerindeki o çaresiz kırgınlık ve sessiz öfke, Dila'nın hafızasına kazınmıştı.
Ve şimdi, aynı baba, kızını da Berat'a satmaya hazırlanıyordu. Ama Gülizar'ın gözlerindeki o kırgınlık, bir kıvılcıma dönüşmüştü. Oğlunun asker celbini sakladığı çekmeceyi açtığında, Baran'ın yerine Dila'nın geçmesi fikri, çaresizlikten doğan çılgınca bir umut olarak doğmuştu. Bir çocuğunu paraya satan kocasına karşı, diğer çocuğunu kurtarmak için tek silahıydı. Ve Dila, bu silahı kuşanmaya, kendini Baran yapmaya, kuşağın verdiği acıya ve asker ocağının bilinmezliğine rağmen, evet demişti. Özgürlüğü ve kardeşinin yatağa mahkum hayatı için savaşmaya.