(1) Doğduğum Topraklar

2357 Words
Günümüz Almira Dolunay Felaketler, kıyameti yaşatmak için var olurdu. Ben bir felakettim. Ben kıyametin ayak sesleriydim. Ben acı bir meyveden ibarettim. Hiç doğmaması gereken bir kız çocuğuydum. Bunu anlamam biraz zaman alacaktı, hayat kafama vura vura bu gerçeği bana anlatacaktı ama geç olmasını istemiyordum. "Yaa adamım benim. Abim. Beni nasıl da fizik dersinden kurtarmayı biliyorsun. Adamın dibisin, kalbimin prensisin Sarp Soylu." Kahkaha atmamak için zor duruyordum. Hayatımda nadiren ödevlerimi yapmazdım ve dün gece masanın başında uyuya kaldığım için fizik ödevini yapamamıştım. Fizik dersinden önce, şuan sürücü koltuğuna oturup arabayı süren bu adam, yani abim, beni okuldan erken alarak sevmediğim bu dersten kurtarmıştı. Derslerinde gayet başarılı biriydim. Sonuçta bizim de hayallerimiz vardı. "Aynen, hayalin var. Bir gün avukat olacağım diyorsun, diğer gün savcı olmaya karar veriyorsun. Allah'tan bugüne kadar hiç doktor olacağım, demedin," diye düşünerek kendi kendimle laf dalaşına girdim. Ben sevinçten havalara uçmak üzereydim ama benim yegâne abimden çıt çıkmıyordu. Onun bu hâlini fark edince yüreğimde sanki bir fırtına gerçekleşmiş gibi gülümseyişim yerini kederli bir göze bırakmıştı. Abim gülümsemiyordu. Bana her baktığında yüzünde tebessüm oluşan adam bugün gülmüyordu. Tıpkı annemin ve babamın cenazesinde olduğu gibi... Konuşmayı bıraktım. Gülümsemeyi bıraktım. Boğazımda bir yumru oluşmuş gibi yutkunamıyordum. O günler zihnimde tekrar canlanmaya başladı. Ben o gün, hayatı boyunca asla ağlamayan abimin gözlerinden bir damla yaş aktığına şahit olmuştum. Ben haftalar önce annemin ve babamın, buz gibi olan toprağa gömülüşünü izlemiştim. O günleri hatırlamak istemiyordum. Bu canımı yakıyordu. "Güzelim." Abimin sesiyle bakışlarımı sabitlediğim camdan çekip ona baktım. Arabayı sürdüğü için bana bakmıyordu. Efendim abi." Sıkıntılıydı. Abim, benim yanımdayken somurtmamaya dikkat ederdi. Bana her baktığında gözlerinin içi parlayan o adam, bana bakınca harelerinde keder beliriyordu. Sıkıntıyla bir nefes aldı. Sanki kalbi, göğüs kafesine sığmıyordu. Henüz nereye gideceğimizi sormamıştım. Düşüncelerimi duymuş gibi, "Hastaneye gidiyoruz," dedi. Ne için hastaneye gidecektik? Yoksa hasta mıydı? Niye hastaneye gidiyoruz abi? Hasta mısın? Sana bir şey mi oldu? Bak bir şey olmuşsa ve söylemiyorsan bi' daha seninle asla konuşmam-" Sözümü kesip, "Hasta değilim," diyince rahat bir nefes aldım. Ona bir şey olmasından çok korkuyordum. O, benim için çok değerliydi. Onu kaybetmeyi, hayatımda olmadığını düşünemezdim; düşüncesi bile canımı yakmaya yetiyordu. "Şirketteyken beni hastaneden aradılar," diyip kısa bir an duraksadı. Derin bir nefes alarak söyleyeceklerine devam etti. "Doğduğun gün hastanede karışmış olma ihtimalin olduğunu söylediler." "Aman abi, bende bir şey oldu sandım. Altüstü karışmışım-" Ben ne diyordum? Abimin söylediği şeyi yeni yeni idrak etmeye başlamıştım. Bu ne demek oluyordu? "Hey, bu şaka mı? Bana şaka mı yapıyorsun abi?" Lütfen şaka yapıyor olsun. Kitaplarda okuduğum hayatı yaşamayacaktım değil mi? Ben hayatımı seviyordum. Abim, şaka yapıyor olmalıydı. Sarp Soylu, şaka yapmak amacıyla bile asla yalan söylemezdi. Abim daha önce bana asla yalan söylememişti. Ben Almira Dolunay Soylu, beyaz yalanlarımla insanları hayattan bıktırırken beni tam zıttım olan abim daha önce hiç yalan söylememişti. Lütfen, bu sefer yalan söylemiş olsun. Söz kızmayacağım. "Güzelim. Merak etme, bir şey olmayacak. Sadece hastaneye gidip test yapacağız o kadar. Endişelenmeni gerektirecek bir durum yok. Sen benim kardeşimsin." Yüreğime hançerler saplanıyordu sanki. Ya gerçekten karışmışsam? Düşüncesi bile canımı yakıyorken gerçek olmamasını diledim. Sustum. Kendimi kandırmak yerine sustum. Camdan dışarıya bakmak için kendimi cama yasladım. Arabanın yan aynasından yüzümü fark edince bir gerçek daha yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Güneşle aynı renkte olan sarı saçlarım bana her şeyi açıklıyordu aslında. Sarı saçlarım doğuştan değildi. Sessiz bir yolculuk olmuştu. Ne abim ne de ben konuşmamıştık. Dakikalar sonra araba durunca dışarıya baktım. Burası hastane değildi. Havaalanına gelmiştik. Bakışlarımı abime çevirip sorarcasına ona baktım. "Urfa'da doğduğunu biliyorsun Dolunay. Şanlıurfa'ya gitmeliyiz güzelim. Senin için sakıncası yoktur umarım." Başımı iki yana sallayıp araçtan indim. Ne yapacağımı, nasıl tepki vereceğimi hiç bilmiyordum. Susmayı tercih ettim. Burası normal bir havalimanı değildi. Soylu ailesine aitti. Üstelik özel uçakla gidecektik. Abim bir kaç korumaya yan bakış atarak arabada olan birkaç eşyayı getirmelerini isterken yanıma yaklaşıp güven verircesine kolunu belime sardı. Bundan rahatsız olmazdım aksine hoşuna giderdi. Bana bir abiden çok bir baba gibi davranırdı. Babam hayattayken kimi zaman kendi oğlunu bile benden kıskanırdı. Düşüncelerim beni geçmişte yaşadığım bir anıya sürüklerken uçağa doğru ilerliyordum. Henüz beş veya altı yaşlarındaydım. Her zamanki gibi huzurla ve neşeyle dolu bir akşam yemeği yiyorduk. Bugün Ramazan ayının ilk günü olduğu için annem kendi elleriyle yemek yapmıştı. Normalde evin çalışanı yapardı, onun eli lezzetli olsa da annemin yemek yapması daha çok hoşuma gidiyordu. Yemeklere sanki sevgisini katıyor gibiydi. Önümde duran bardakta meyve suyu bitince bardağı abime uzatarak "Baba, doldurur musun?" dedim. O zamanlar henüz çok küçük ve saftım. Abim bardağıma içecek doldururken babamın bakışlarını beni ve abimi buldu. Annem şaşkınlıkla bizi izliyordu. "Ne babası? Az önce Sarp'a baba mı dedin meleğim?" Babam, sesini sakin çıkarmak için büyük çaba sarf ediyordu ama anlaşılan bunu pek becerememişti. Kıskandığını herkes tek bir bakışla bile anlayabilirdi. "Evet. Ne olmuş? Ben onun babasıyım," dedi abim. Ardından devam etti. "O da benim kızım." Abim henüz 13 veya 14 yaşlarındaydı. Annem hep, "Abin seni çok seviyor. Hatta elinde olsa seni bizden kaçırıp kendi kızıymış gibi bakar,_ derdi. Annem ve babam, abimin bana olan bağlılığından dolayı her defasında sitem etseler de bu onların hoşuna gidiyordu. Babam, "Sarp, o benim kızım senin değil! Kendine gel. Kızımı sahiplenmene izin vermem," diyerek sahte bir kızgınlıkla abime baktı. Abim, babamı dinlemeyerek omuz silkti. Bu halleri onu daha çok benimsememi sağlıyordu. Bazen abimin kız olmasını yani ablam olmasını istesem de onu bu haliyle daha çok seviyordum. O benim ikinci babamdı. "Banane, o benim." Abim, babamla kapışmaktan asla vazgeçmeyecek gibiydi. Bir ara anneme kısa bir bakış attım. Yanaklarının içini, gülmemek için ısırıyordu. Anlaşılan annem bulunduğumuz durumdan gayet memnundu. "Sarp, onu ben doğurdum. O benim kızım; senin değil." Babamın söylediği cümle ile annem daha fazla dayanamayarak kahkaha attı. O gülünce ben de güldüm. İkimizin gülüşleri odayı doldururken babam söylediği cümlenin anlamını hâlâ anlamamıştı. "Bu umrumda değil baba. O benim kızım. Bana baba diyor." "Lan yoksa sen benim kızımı baba demesi için zorluyor musun?" Kısmen doğruydu. Abim sürekli ona baba diye hitap etmemi istiyordu. Bende onu kırmamak için söylemeye başlamıştım ama beni zorlamıyordu. Henüz beş yaşlarındaydım ve bana söyleneni yapıyordum. Abim o kadar çok ona baba dememi istiyordu ki sanki öyle hitap etmesem küçük bir çocuk gibi oturup ağlayacaktı. Sen ona iyi babalık yapamıyorsan bu benim suçum değil. Ben senden daha iyi bir babayım," diyince babamın harelerini keder kaplamıştı. Onun bu hâlini annem fark edince o da durgunlaştı. Abimle birbirimize baktık. Ne olmuştu şimdi? "Ona ne şüphe..." dedi babam. Sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı. "Sen benden çok daha iyi bir baba olacaksın, hem kız kardeşne hem de gelecekteki torunlarıma," diyerek devam etti. Bakışları beni buldu. İçinde fırtınalar kopuyor gibiydi ama gülümsüyordu. Bana sıcacık bir tebessümle bakıyordu. Sanki hiç bırakmayacakmış gibi... Geçmişe dönebilmek için her şeyimi verirdim. Bir süre sonra uçağa binmiş, yerimizi almıştık. Uzun zaman sonra tekrar Şanlıurfa'ya gidecektim. Annemin memleketine... "Güzelim, merak etme hiçbir şey olmayacak. Sadece gidip test yapacağız ve diğer ailenin emin olmasını sağlayacağız. Hem bu olay olmasaydı bile Şanlıurfa'ya gitmeyi planlıyordum. Orda bir kaç işim vardı. Seni asla yalnız bırakmayacağım," diyip bana sarıldı. Bir şey düşünmek istemiyordum. Başımı, abimin göğsüne yaslayıp kendimi uykunun kollarına teslim ettim. Fazlasıyla nefret edeceğim bir gün olacaktı anlaşılan. Geçmiş asla geçmeyecekti. *** Karanlık bir ormanda bıkmadan usanmadan yürümeye devam ediyordum. Etraf karanlıktı, önümü dahi göremiyordum. Nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Sanki ayaklarım benden bağımsız bir şekilde hareket ediyormuş gibiydi. Bir süre daha yürümeye devam ettim. İşin ilginç yanı önümü dahi göremememdi. Buna rağmen sanki yollara aşinaymışım gibi ilerliyordum. Biraz daha yürüdükten sonra karşıma bir göl çıktı. Etraf, dolunay şeklini almış Ay'dan dolayı aydınlanmıştı. Ay ışığı, göl yüzeyine çarparak yansıma ortaya çıkarıyordu. Temkinli adımlarla göle yaklaşırken takip ediliyor olmam hissi beni yalnız bırakmıyordu. Korku tüm bedenimi ele geçirmişken gölün yanında durup yansımama baktım. Saçlarım sarı olmasına rağmen yansımamda kahverenginin açık tonlarındaydı. Yansımam bana gülümseyerek bakıyordu. Gölde gördüğüm kişi kesinlikle Dolunay Soylu değildi. O ben değildim. "Merhaba, Dolunay." Az önce yansımam konuşmuştu. Şokla etrafıma bakarken bunu idrak etmem biraz zaman almıştı. "Sende kimsin?" Korku denen duyguyu iliklerime kadar hissediyordum. Gördüğüm yansıma alaycıl bir ifadeyle kahkaha attı. Deliriyor olabilir miydim? "Ben kim miyim?" dedi. Ses tonundaki alaycıl ifade beni sinir ederken konuşmaya devam etti. "Güldürme beni Dolunay. Sen zeki bir kızsın. Ben senim." Ne dediğini anlamazken bana delirmişim gibi bakıyordu. "Açık konuş. Kimsin, dedim!" Davranışları sinirlenmeme sebep olurken bu sesime de yansıyordu. "Sandığım kadar zeki değilmişsin." Kim olduğunu bilmediğim bu yansıma anlaşılan lafı uzatmaktan zevk alıyordu. "Senin kadar sinir bozucu olmadığım sürece sıkıntı yok bence," diyerek tanımadığım bir yansımayla laf dalaşına girdim. Kesinlikle deliriyor olmalıydım. "Ben Almira. Soylu ailesinin kızı olmayan, Almira," dedi. "Ben Almira'yken sen Dolunay'sın İstanbul Güzeli." Bu yansıma ben miydim? Neden bu kadar karışık konuşmaya devam ediyordu? Üstelik dış görünüş olarak bile birbirimizin tıpatıp aynısı değildik zira ben sarı saçlı, o ise kahverengi saçlıydı. Ben Almira Dolunay Soylu'ydum... Kendisinin ben olduğunu iddia eden bu varlık çok karışık konuşuyordu. Ne dediğini anlamazken, "Çok yakında öğreneceksin. Sabret Dolunay. Soylu'ların yegâne kızı olmaya devam et. Dolunay Soylu'yu sadece onlar sevebilir," diyerek gözden kayboldu. "Hey! Nereye gittin? Buraya gel. Sana soracaklarım bitmedi!" Bağırışlarım ıssız ormanda yankılanırken bir kurt sesi duydum. Tüylerim diken diken olurken, "Almira, buraya gel. Nereye gittin? Korkuyorum," dedim. Yalnız kalmaktan fazlasıyla korkardım ve şuan da ıssız bir ormanda bir başıma kalmıştım. Uzaklardan gelen yırtıcı hayvan sesleri panik atak geçirmeme sebep oluyordu. Hızla etrafıma baktım. Gölün çevresi dışında her yer zifiri karanlıktan ibaretti. Korkuyordum ve bunu iliklerime kadar hissediyordum. Yalnız kalmaktan fazlasıyla korkan biriydim. Bu benim tek zaafımdı ve abim dışında kimse bilmezdi. Annem ve babam bile yalnızlık fobimden bihaberdi. "Abi. Nerdesin? Korkuyorum. Yanıma gel. Ben korkuyorum, abi. Yardım et," diyerek abimin gelemeyeceğini bilmeme rağmen gelmesini istedim. "Kızım..." Bu ses... Bu ses anneme aitti. "Anne... Sen misin? Anne nerdesin?" Bir süre ses gelmedi. Koskoca ormanda bir başıma kaldığımı hissetmek kalbimin canımı yakacak derece de hızlı atmasına sebep oluyordu. Annemin sesini duyduğuma emindim. Rüya görüyorsun Dolunay. Uyan! "Dolunay, Dolunay uyan. Kabus görüyorsun kardeşim. Uyan," duyduğum ses abime aitti. Saniyeler önce içinde bulunduğum orman yok olmuş gerçek dünyaya dönmüştüm. Göz kapaklarım yavaş yavaş açılırken terlediğimi hissettim. Her şey bir rüyaydı. Hayır. Her şey bir kabustan ibaretti. Ama annem... Onu görmek isterdim. Onları kaybettiğimden bu yana hiçbir zaman rüyamda görmemiştim ve ilk defa annemin sesini bir kabusta duymuştum. Onun sesini duymam bile gördüğüm rüyayı kabus olarak nitelendirmemi yasaklıyordu. Uyku mahmurluğuyla abime baktım. Yeni uyandığım için cılız çıkan sesimle, "Abi," dedim. Etrafıma kısaca bir göz attığımda abim beni kollarına almış uçaktan iniyorduk. "Sakin ol. Uçak iniş yaptı, uyuduğun için uyandırmak istemedim. Yorgunsan uyumaya devam et güzelim,"dedi. Abimin kokusu bana huzur verirken gözlerim hâlâ uykusuzluktan ağırlaşıyordu. Düşmeyeceğimi bile bile anlık içgüdüyle kollarımı abimin boynuna dolayıp gözlerimi yumdum. Burnuma dolan amber kokusu tıpkı babamın kokusu gibiydi. Tek fark babam sigara içtiği için ondan sigara kokusu gelirdi lakin abimin huzur verici bir kokusu vardı. Babam hiçbir zaman yanımızda sigara içmezdi ama içtiğini iyi bilirdik. Abim ise sigara içilmesine fazlasıyla karşıydı. "Abi?" "Efendim güzelim." "Düşmeme izin verme olur mu?" "Sen asla düşmeyeceksin." "Ya düşersem?" "Olmayacak bir şeyin ihtimalini düşünerek gereksiz yere kendini üzüyorsun, güzel kızım." Gülümseyerek başımı göğsüne yasladım. Beni hâlâ kızı olarak görüyordu. Saniyeler sonra beni arabaya bindirerek "Değer verdiğim tek şeysin kardeşim," diyip saçlarımdan öptükten sonra emniyet kemerimi takmıştı. Nereden aldığını bilmediğim battaniye benzeri ince bir örtüyü alıp üzerimi örttü. Daha rahat uyumam için beni arka koltuğa bırakırken o, sürücü koltuğuna geçerek arabayı sürmeye başladı. Uyku bedenimi esir alırken artık hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Abim yanımdaydı. O benim değer verdiğim bir şeyim değil her şeyimdi. Bakışlarımı hafifçe arabayı süren abime çevirip uyku mahmuru bir sesle, "Seni seviyorum," diye fısıldadım. Duymadığına adım kadar emindim zira sesim bir fısıltı gibi çıkmıştı. Hoş, duymasını da istemiyordum. Onu seviyordum ama onun bunu bilmesine gerek yoktu. Sarp Soylu Annemi ve babamı haftalar önce trafik kazasında kaybetmiştim. Sebebi hâlâ araştırılıyordu. Arka koltukta uyuyan kıza baktım. Değer verdiğim tek insan olma özelliğine sahip olan bu kız benim için bir kardeşten fazlasıydı. O benim olmayan kızımdı. Annemin bana emanetiydi. Araç, gecenin sessizliğinde yol alırken aniden çalan telefon, içeriye bir daldırma etkisi yarattı. Çantada olduğu için ışığı görünmeyen ekran, sorun yaratmasa da arabayı ele geçiren melodi her an Dolunay'ı uyandırabilirdi. Arabanın içini dolduran telefon sesiyle başta kendi telefonum olduğunu düşünsem de Dolunay'ın telefonu olduğunu geç olmadan anlamıştım. Telefona dokunmak istemesem de biraz daha ısrarla çalmaya devam ettiği için almak istedim zira annemi ve babamı kaybettiğimden bu yana kız kardeşim doğru düzgün uyumuyor ve kabuslar görüyordu. Hatta psikolojik destek bile alıyordu. Arabayı köşeye çekerek telefonu aldım. Ekrana baktığımda sevgilim arıyor yazısını görünce istemsizce kaşlarımı çatmıştım. Yiğit, benim kardeşimin yaklaşık olarak bir buçuk yıllık sevgilisiydi. Hâliyle onu tanıyordum, iyi bir çocuktu ama Dolunay'a göre biri olduğunu düşünmüyordum. Bunu birkaç defa dile getirsem de Dolunay bundan rahatsız olduğu için anlayışla karşılamaya çalışıyordum. Kız kardeşim onu fazlasıyla seviyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse Yiğit'in de onu sevdiğini düşünüyordum lakin ikisi çok farklı dünyaların insanlarıydı. Daha fazla vakit kaybetmeden telefonu açtım. "Alo," diyerek konuşan kişinin Dolunay değil de kendim olduğumu belli ettim. "A-Alo Sarp Abi?" "Evet benim Yiğit. Dolunay uyuyor, niçin aramıştın?" "Şey... Bugün okuldan erken çıkmıştı. Onu merak etmiştim. Bir sorun mu var?" "Hayır yok. Kardeşim uyanınca seni arar. Bir şey diyor musun?" "Hayır. Kendine iyi bak. Görüşürüz." "Görüşürüz," diyip telefonu kapattım. Dolunay uyanınca ona Yiğit'in aradığını söylerdim. Arabayı tekrar çalıştırıp otele doğru sürmeye başladım. Karanlık çökmüştü. Hastaneye yarın erkenden gidecektik. Telefonumdan Kadir'i arayıp kulaklığımı taktım. Kadir, Soylu ailesinin manevi oğluydu. Benimle aynı yaştaydı. Yani 25 yaşındaydı. Babası, babamın değer verdiği bir korumaydı ve babamı korumak için canını feda etmişti. Annesi ise Kadir henüz çok küçükken kanserden ölmüştü. Bu yüzden o, babam için fazlasıyla değerliydi. Benim can dostumdu. "Alo, Sarp. Her şey yolunda mı? Urfa'yaa vardınız mı? Dolunay nasıl?" Sesindeki endişe kolaylıkla anlaşılıyordu. "Evet, şuan da Şanlıurfa'dayız. Dolunay, yorgun olduğu için uyuya kaldı. Birazdan otele gideriz ama Dolunay'ı otel köşelerinde süründürmek istemiyorum. Yarın hastaneden çıktıktan sonra İstanbul'a geri döneceğiz. Bu şehirde olmamız hiç hoşuma gitmiyor." Sözümü bitirdikten sonra derince bir nefes aldım. Dolunay'ın Urfa'da olması beni rahatsız ediyordu. Eğer gerçekten hastanede karıştırılmışsa biyolojik ailesi Urfa'daydı. Belki onları tanırsa onlarla kalmak ister, düşüncesi beni delirtiyordu. "Haklısın. Benim yapabileceğim bir şey var mı?" "Dedemlerin hiçbir şeyden haberi olmasın Kadir. Eroğlu ailesi olanları duymamalı aksi takdirde olay büyür. Dedemin Dolunay'a ne kadar düşkün olduğunu biliyorsun. Bir de..." diyip sustum. Olacakları tahmin edememek beni fazlasıyla tedirgin ediyordu. "Eğer doktorların söyledikleri gerçekse biyolojik aile, Dolunay'ı almak isteyecektir. Bana o aileyi araştır Kadir. Onlar hakkında her şeyi bilmek istiyorum. Özellikle de zaaflarını..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD