Almira Dolunay
Son kez karşımda duran boy aynasından kendime baktım. "Abi, hazırım. Çıkabiliriz," diyerek üzerimdeki kabanı düzeltip kapıda bekleyen abimin yanına gittim. Dün gece Şanlıurfa'ya gelmiştik. Yolculuğun verdiği yorgunlukla erkenden uykuya daldığım için pek bir şey hatırlamıyordum. Birazdan hastaneye gidip kan verecektim.
Doğrusu bu şehri gezmek istiyordum. Burası annem Gülay Soylu'nun doğduğu şehirdi. Bu topraklar annem kokuyordu.
En son küçük bir kız çocuğuyken buraya gelmiştim. O zamanlar sekiz veya dokuz yaşlarında olduğum için hayal meyal hatırlıyordum. Bu şehir fazlasıyla değişmişti. Urfa'ya çok sık gelen biri değildim. Doğrusu annem ve babamın işi İstanbul'da olduğu için İstanbul ve benzeri illerde bulunurduk.
Otel odasından son olarak eşyalarımı alıp çıktım. Kapıda beni bekleyen İstanbul'un gözde iş adamlarından biri olan abimin yanına gitmemle sağ kolunu belime sarıp "İlaçlarını aldın mı?" diye sorması bir oldu. Gözlerimi kaçırdım. İlaçlarımı İstanbul'da unutmak gibi bir delilik yapmış olabilirdim.
Abim, cevap vermediğimi görünce sıkıntıyla homurdandı. "Yine nerede unuttun, Dolunay? Sana yanından ayırmaman gerektiğini söylemiştim." Tamam, haklı olabilirdi ama unutuyor olmam benim suçum değildi. "Bende unutkanlık olması benim suçum değil ki," diyerek kendimi savunmaya geçmiştim.
"Güzelim," dedi. İlaçlarımı İstanbul'da unuttuğumu öğrenirse daha fazla sinirleneceği belliydi. "Eylemleri veya benzeri şeyleri unutman senin suçun değil tabii. Ama gerekli vitamin takviyelerini kullanmaman senin suçun."
Kendimi bildim bileli unutkan biriydim. Annem bunu fark edince babamla konuşmuş ve hastaneye gidip birkaç tahlil yaptıktan sonra gerekli vitaminleri kullanmaya başlamıştım. Başlarda annem kendisi ilaçları bana getirir, kendi elleriyle içirirdi. Doğum günümden sonra ilaç kullanmak aklıma dahi gelmiyordu. Olaylar zaten fazlasıyla hızlı ilerlediği için bir ara nefes almayı bile unutabileceğimi düşünmüştüm.
"Tamam, sorun değil. Kendini üzme. Anlık sinirle sordum. Kırdıysam özür dilerim," dedi. Bu adamın centilmenliği insana nefes aldırmayı unutturacak seviyedeydi. Gülümseyerek asansöre doğru ilerliyorken "İlaçlarını nerede unuttun? Arabada mı unuttun?" diye sorunca, "Kadir abi, buraya gelecek mi?" diyerek konuyu değiştirdim.
Yalan söylemek yerine konuyu değiştirmek daha cazipti zira abimin yalan söylenmesine karşı ayrı bir nefreti vardı. Ne yalan söyler ne de ona yalan söylenmesinden hoşlanmazdı.
"Hastane çıkışı vakit kaybetmeden İstanbul'a döneceğiz." Bunu söylerken çoktan asansöre binmiştik. "Ne? Bu kadar çabuk mu? Daha buraları gezecektim." Sitemli çıkan ses tonuma karşılık tebessüm etti.
"Şirkette işlerim var. En kısa zamanda dönmeliyiz, güzelim. Bu şehir bize iyi gelmiyor. Hem okulu da aksatmanı istemiyorum," demesiyle dudaklarımı büzdüm. "Bir gece daha kalsak olmaz mı?" Diretmeye devam ederken asansörün kapısının açılmasıyla sustum. Abim çıkış işlemlerini yaptıktan sonra vakit kaybetmeden arabaya bindik.
Yolculuk sessiz bir şekilde ilerliyordu. Abim pür dikkat yola odaklanmışken çantamdan çıkardığım kulaklıkları takarak müzik dinlemeye başladım. Başımı, üstten hafif açık olan cama yaslayarak Urfa sokaklarını izlemeye daldım.
Sokaklardaki insanların yüzü gülüyordu. Herkes birbiriyle fazlasıyla samimiydi. Sanki... Sanki kendi aileleriymiş gibi. Fazlasıyla sıcak kanlı görünüyorlardı.
Kısa bir süre sonra arabanın durmasıyla müziği kapattım. "Geldik, güzelim. İnelim," diyen abimle usulca kapıyı açarak kendimi arabadan tabiri caizse attım. Özel bir hastaneye gelmiştik. Bu demek oluyordu ki devlet hastanesinde doğmamıştım. Bunu yeni öğrendim, daha önce hiç sormamıştım.
Önümde duran kocaman yapıya baktım. Bu zalim dünyaya gözlerimi açtığım, ilk kez ağladığım yere gelmiştik. Kendimi çok gergin hissediyordum.
Abim bunu fark etmiş olmalı ki elimi tuttu. Beni desteklermişçesine, ben hep yanındayım dermişçesine tutuyordu ellerimi.
Yavaş adımlarla hastaneye doğru ilerlediğimizde gözlerimden yaş akmasına zar zor engel oluyordum. Neydi bu böyle? Sulu göz biri değildim ama neden şimdi ağlamamak için direniyordum. Abim haklıydı, bu şehir bize iyi gelmiyordu. Şimdiden İstanbul'u özlemiştim. Şanlıurfa, büyüleyici bir yerdi ama geçmişte her ne yaşandıysa bu bize iyi gelmiyordu. Buraya gelmemiz bir hataydı.
Haftalar önce annemi ve babamı bir trafik kazasında kaybetmiştik. Ve o günden bu yana asla hastaneye gitmemiştim. Hastanelerden nefret ediyordum. Annemi ve babamı çok özlemiştim. Hayatları boyunca beni desteklemişlerdi. Ve şimdi en ihtiyacım olan zamanda yoklardı, beni yalnız bırakmışlardı.
Abim, elini belime sararak dolaylı yolda bana sarılmıştı. "Endişelenme sen benim kardeşimsin. Bunu hiç bir şey değiştiremez tamam mı?" diyince kendime engel olamayıp ona sarılmıştım ama ağlamıyordum. Daha doğrusu ağlayamıyordum. Gözlerim dolmaya başlasa da yaşlar süzülümüyordu.
"İyice sulu göze döndün, Dolunay. Bir şey olmayacak. Kan verip İstanbul'a döneceğiz sadece," dedi, güven veren bir ses tonuyla. "İyi ki varsın abi. Değer verdiğim tek insansın. En büyük şansım sensin, Sarp Soylu," dediğimde saçlarımdan öptü. "Sen değer verdiğim her şeysin, Almira Dolunay."
***
Seri adımlarla doktorun odasına geldiğimizde doktor dışında iki kişi daha vardı. Sınırını dizginlemeye çalışan bir adam ve tabiri caizse ağzı kulaklarında olan bir kadın. İkisinin evli olduğunu düşünüyordum. Nasıl olurda biri bu kadar sinirliyken diğer yerinde duramayacak kadar mutlu olabiliyordu? Çok zıt karakterlere sahiplerdi galiba.
Adam, doktorla bir şeyler konuşurken bizim geldiğimiz görmeleriyle konuşmaları yarıda kesildi. Kadının meraklı bakışlarını üzerimde hissederken adam ise abime bakıyordu. Doktorun konuşmasıyla odadaki gerginlik bir nebze de olsa durulurken bakışlarımız doktortu buldu. Genç bir doktordu. Abimle neredeyse aynı yaşlarda biriydi diyebilirim.
Bizi fark etmesiyle ayağa kalkarken, "Ah, Sarp Bey. Hoşgeldiniz," dedi. Kısa bir eş verip bakışları beni buldu. "Sizde hoşgeldiniz küçükhanım," demesiyle kaşlarımı çattım. "Benim bir ismim var ve hoşbuldum," dedim tebessüm etmeye çalışarak. Doktor anlayışla gülümserken odada duran adam ve kadına baktı.
Abim elini adama uzatarak, "Merhaba, Ben Sarp," diyerek kendini tanıtmıştı. Adam, abimin elini sıkarken, "Memnun oldum. Bende Azad Arslanbey," demişti. Abim kadına döndüğünde nezaketten dolayı kadın elini uzatmamış, onun yerine kadının uzatmasını beklemişti. Kadın, tebessüm ederek hızla elini uzatırken içtenlikle, "Memnun oldum, oğlum. Bende Simay. Azad'ın eşiyim," dedi. Adama oranla daha samimi biriydi bence.
Azad Bey ve Simay Hanım'ın bakışları beni bulduğunda ürperdiğimi hissetim. Galiba kendimi tanıtmam gerekiyordu. Elimi Azad Bey'e uzatınca vakit kaybetmeden kibarca karşılık vermişti.
"Merhabalar, ben Almira Dolunay Soylu," diyerek konuştuğum an karşımdaki adam sanki mümkünmüş gibi kaşlarını daha fazla çatınca bu hâline anlam verememiştim. Bu halini görmezden gelerek hemen yanında duran kadına elimi uzattığımda fazlasıyla içten bir şekilde elimi sıkmıştı.
Kadın bana sarılmak istiyor.
Zaten ismimi duyduğu için tekrar söyleme gereği duymamıştım. "Tanıştığıma memnun oldum, kızım," diyince "Bende," diyerek karşılık vermiştim. Kısa olan bu tanışma faslı sebepsiz yere bana saatler geçmiş gibi gelmişti.
"Buyrun, oturalım," diyen doktorla boş olan koltuklara otururken doktor ise kısa bir eş geçip oturmamızı bekledi. Ardından derince bir nefes alarak konuşmaya başladı.
"Öncelikle tekrardan hoş geldiniz. Burada olmanızın sebebini az çok tahmin ediyorsunuzdur. Bir kaç gün önce Azad Bey'in şikayetiyle geçmiş yıllarda yapılan doğumları içeren belgeleri incelemiştik ve belgelerde büyük bir hata olduğunu fark ettik. Bunun sebebi hâlâ araştırılırken bu hatayı düzeltmek için sizleri buraya çağırdık. Beni de sizinle ilgilenmekle görevlendirdiler. Yani bende aylar önce bu hastanede çalışmaya başladığım için geçmişte yaşananlarla pek bir alakam yok. Sadece yapılan hatayı düzeltmeye çalışıyorum. Azad Bey, siz gelmeden kan vermişti. Almira Dolunay Hanım, sizinde kan vermeniz gerekiyor," diyip kısa bir süre sustu.
Önünde duran sudan bir yudum alıp, "Sema Hanım," diyerek birini çağırdı. Onun sesiyle kapı açılınca içeri, esmer diyemeyeceğim kadar açık tenli ama buğday tenli diyemeyeceğim kadar da esmer olan genç bir kadın girdi. Koyu kahverengi saçları ışıkta çok güzel görünüyordu.
Bu kadın tam esmer güzeli denebilecek tarzdaydı. Önlüğünden anlaşıldığı kadarıyla kendisi hemşireydi. Fazlasıyla genç olması bir stajyer olduğunu düşünmeme sebep oluyordu.
"Buyrun," demesine kalmadan doktor tekrar konuşmaya başladı. "Almira Dolunay Hanım'a eşlik edin lütfen. Kan vermesi gerekiyor." Doktorun konuşmasından çok hemşireye olan tutkulu bakışlarına odaklanmıştım. Doktor basbayağı Sema denen kadına aşıktı.
Ayağa kalkıp hemşirenin yanına gideceğim sırada abim bana bakıp sadece benim duyabileceğim bir şekilde, "Gelmemi ister misin?" diye sormuştu. İğneden birazcık korktuğumu bildiği için bunu dediğini biliyordum. Başımı iki yana sallayarak tebessüm ettim. Gelmesine gerek yoktu. Buna alışabilirdim. İğneden korkmama gerek yoktu. Küçük bir şey sonuçta.
Hemşirenin peşinden ilerlerken, "Arslanbey'lerin kızı mısınız?" diye sorunca afallamıştım. "Hayır, neden sordunuz?"
"Hiç, saçınız dışında her şeyiniz Simay Hanım'ın kopyası gibi. Yanınızda duran adama hiç benzemiyorsunuz." Bunları kötü niyetle söylemediğini bilmeme rağmen söyledikleri bir ok misali yüreğime saplanıyordu. Bu kadın ne dediğinin farkında mıydı?
Bir odaya geldiğimizde gösterdiği yere oturmuştum. İğneyi hazırlarken tekrar konuşmaya başladı. "Saçınız boya mı? Yoksa doğuştan mı?" Bunu sormasına anlam veremezken nezaketten dolayı kendimi tebessüm etmeye zorlayarak, "Doğuştan değil, ortaokulun sonlarından beri düzenli olarak boyatıyorum," dememle bir şeyleri kanıtlarmışçasına gülümsedi.
"Neden bunları sordunuz? Kimsiniz?" diye sakin bir sesle sormamla, "Bende Arslanbey aşiretine mensup biriyim. Çok karışık akrabalık bağlarımız olsa da Simay Hanım ile Azad Bey'i iyi tanırım," diyerek cevap vermişti. Söylediklerini idrak ettiğimde dumura uğramış gibi hissettim. Hem söylediklerini anlamış, hem de anlamamıştım.
Birazdan iğneyi tenime batıracağını bildiğim için gözlerimi kapatırken İstanbul'u düşünmeye başladım. Acaba Yiğit şuan ne yapıyordur? Urfa'ya geldiğimi biliyor mu? Neden beni aramamıştı? Normalde olsa her fırsatta arardı. Urga'ya geldiğimden bu yana hiç aramamıştı.
Yumruk haline gelmiş olan elimin üzerinde başla bir el hissetmemle irkilmiştim ama hâlâ gözlerimi açmaya cesaret edemiyordum. Erkek eli olduğu fazlasıyla belliydi. Abim olmalıydı. Hayır dememe rağmen gelmiş olması beni mutlu ederken hemşirenin sesini işitmemle gözlerimi açtım.
"Tamamdır, Almira Dolunay," diyen kişi isminin Sema olduğunu bildiğim hemşireydi. Ondan bakışlarımı çekip elimi tutan kişiyle afallamıştım. Abim değildi. Yeni tanıştığım, Azad Arslanbey adındaki adamdı. Şaşkınlıkla ona baktığımı fark etmiş olmalı ki, "Su almaya çıkmıştım. Gözlerini kapattığını görünce gelmek istedim, kızım," diyerek açıklama yapmıştı. Az öncekine nazaran sesi ve bakışları daha ılımlıydı.
"Anladım, teşekkür ederim." Sesimin titrememesine sevinirken ayağa kalkıp doktorun odasında doğru ilerledim. Azad Bey de bir kaç adım arkamdan geliyordu. Kapıyı tıklatıp içeriye geçtiğimde hızla önceden oturduğum yere yani abimin yanına oturdum.
Doktor, sahte bir ifadeyle boğazını temizleyip bakışlarını üzerimizde gezdirdi. Ardından herkese hitap edecek şekilde konuşmak için dudaklarını araladı.
"Sonuçlar normalde en erken bir haftada çıkar lakin hastanemiz bir özür mahiyetinde en geç iki güne yetiştirmeye çalışacak. Sonuçlar çıkınca biz iki aileye de haber vereceğiz."
Bir süre daha hastaneyi tüm olanlara rağmen övdükten sonra abim ayağa kalkınca bende ona eşlik ettim. Boyum fazla kısa olmasa da abimin yanında kendimi bir çocuk gibi hissediyordum. Neredeyse tüm gün boyunca işler yüzünden çıkaramadığı takım elbiseleri de ona çok yakışıyordu. İyi ki sevdiği bir kadın yoktu zira onu paylaşmak benim için cehennem azabından farksızdı.
"Biz artık gidelim. Burada kalmamız anlamsız olur." Abimin konuşmasıyla sürekli çatık kaşlarla dolaşan ve isminin Azad Arslanbey olduğunu öğrendiğim adam sanki mümkünmüş gibi kaşlarını daha fazla çatmıştı.
"İstanbul'dan buraya kadar gelmişsiniz sizi misafir etmemek ayıbımız olur. Sonuçlar çıkana kadar konakta misafirimiz olun. Hem otel köşelerinde sürünmezsiniz, konağa gidelim," demesiyle abimin vücudu kasıldı. Bu topraklarda kalmak istemiyordu. Lakin karşımızdaki adam anımı kendi konağına davet ediyor ve gitmemesini istiyordu.
Aslında amacının misafirlerini konuk etmesi değildi, kızı olduğu düşündüğü kişiyi daha iyi tanımak olduğunu herkes biliyordu.
Bu adam... Bu adam fazla kurnaz ama bir o kadarda samimiydi. İki ayrı kişiliği aynı anda yaşıyordu.
Abim sahte bir tebessüm sergileyerek "Davetiniz için teşekkür ederim ama gitmemiz gerekiyor. Kendinize iyi bakın," derken Azad Bey ise abimin ona uzattığı eli sıkıyordu. "Anladım, kapımız size her zaman açık. Olurda fikrinizi değiştirirseniz gelebilirsiniz. Umarım şehrimizi beğenirsiniz."
Azad Bey, burada kalacağımızı sanıyor olmalıydı oysa biz İstanbul'a dönecektik. Şanlıurfa, büyüleyici bir şehir olsa da herkes kendi büyüdüğü şehre müptela olurdu. Ben İstanbul'a âşık bir kızdım ve bunu kimse değiştiremezdi.
Simay Hanım, benden önce davranıp elini uzattığında tıpkı onun gibi sağ elimi uzatarak avuçlarını hafifçe sıktım. "Tanıştığıma memnun oldum, kızım," diyince aklımda yankılanan tek bir sözcük vardı. Kızım. Ben onun kızı değildim. Ben annemin kızıydım. Ben Gülay'ın mis kokulu kızıydım. Onun değil...
Kalbimin çarpıntısı artarken nefes alışlarım sıklaşmadan ellerimi çektim. Belki bunu saygısızlık olarak algılayabilirdi ama ellerim titremeye başlamıştı ve bunu bilmesine gerek yoktu.
Basit bir gülümseme sergiledim. Karşımdaki kadın bana içten bakarken ben ise taş kalpli biri gibi duruyordum.
Saniyeler sonra doktorun odasından çıkmıştık. Azad Bey ve Simay Hanım, doktorla konuşmaya devam ediyordu. Abimle beraber asansöre binip hastane çıkışına doğru ilerledik. Kısa sürede arabaya binip yola çıkmıştık.
Annemin doğup büyüdüğü bu şehirden ayrılmak istemesemde burada kalamazdım. Bu şehir bana annemin mis gibi olan kokusunu hatırlatıyordu, aynı zamanda artık yanımda olmayacağını da...