Anksiyetik Şizofrenik Korkular 1
ANKSİYETİK ŞİZOFRENİK KORKULAR
Bölüm: 1
Kısım 1: İstanbul’un Son Düğümü ve Bursa’ya Uzanan Yollar
Eylül ayının ilk günleri, Bursa’nın o meşhur Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’na usulca süzülürken, asırlık çınarların yapraklarında vaktinden önce sararmış birkaç damla sonbahar izi salınıyordu. Şehrin bu en canlı, en hareketli caddelerinden birinde yükselen modern ve keskin hatlı apartmanın otopark girişi, büyük bir taşınma telaşına ev sahipliği yapıyordu. Büyük nakliye kamyonunun hidrolik frenlerinden yükselen o keskin ses, Gökçe’nin dakikalardır direksiyon başında hissettiği o içsel uğultuyu bastırmaya yetmemişti. Gri renkli arabasının içinde, motoru stop ettikten sonra bir süre öylece kaldı genç kadın. Elleri hâlâ simidin üzerindeydi; parmak uçları, İstanbul’un o kaotik trafiğinden sıyrılıp Osmangazi Köprüsü’nü geçerek Bursa’ya varana kadar geçen üç buçuk saat boyunca direksiyonu öyle sıkı kavramıştı ki, eklemlerindeki kan çekilmiş, teni bembeyaz kesilmişti.
Dikiz aynasına doğru hafifçe eğildi, gözlerinin içine baktı. Göz altlarındaki o hafif, yorgun gölgeler, İstanbul’da bıraktığı o kâbus gibi geçen son iki yılın, bitmek bilmeyen narsistik kavgaların, tıp camiasının o ikiyüzlü ego savaşlarının ve ruhunu yavaş yavaş tüketen o bitkinliğin acı birer nişanesiydi.
Gökçe, otuzlarının hemen başında, neşesini de öfkesini de yüzünden, gözlerinden okutmaktan asla çekinmeyen, lafını esirgemeyen, adımlarını toprağa basarken tüm kararlılığıyla basan o güçlü, atılgan ve renkli kadınlardandı. İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ni dereceyle bitirmiş, ardından psikiyatri ihtisasını da aynı başarıyla tamamlamıştı. Herkes onun Nişantaşı’nda ya da Bağdat Caddesi’nde parıltılı bir klinik açmasını, televizyon programlarına çıkıp popüler bir figür olmasını beklerken, o ani bir kararla her şeyi geride bırakıp Bursa’ya gelmeyi seçmişti. Daha doğrusu, bu yeşil ve mağrur şehre sığınmıştı. Hem eski sevgilisi Selim’in o insanı sürekli yetersiz hissettiren, her şeyi maddiyatla ve unvanla ölçen plastik dünyasından hem de İstanbul’un insanın içindeki yaşama sevincini adeta bir sünger gibi emen o kaotik kalabalığından kaçmıştı.
Telefonu cebinde aniden titredi. Avucunun içindeki o metalik sarsıntı, onu içine düştüğü o derin düşünce sarmalından kopardı. Ekranda "Annem" yazısını görünce derin bir nefes aldı, göğsü hızla yükselip indi. Telefonu açıp kulağına götürürken kapıyı açtı ve arabadan indi; topuklu botlarının beton zeminde çıkardığı o tok, kararlı ve ritmik ses apartmanın o geniş, loş otopark boşluğunda derin bir yankı buldu.
"Efendim anne?" dedi, sesindeki o önüne geçemediği yorgunluğu saklamaya çalışarak.
"Gökçe, güzel kızım, vardın mı nihayet? Sesin neden öyle uzaktan, derinden geliyor? Baban sabahtan beri evin içinde, o eski çalışma odasında bir ileri bir geri yürüyor. ‘Gökçe aradı mı, Gökçe’nin sesi nasıldı, o şehirde tek başına ne yapacak, bir başına o muayenehaneyi nasıl idare edecek’ diye sorup duruyor. Biliyorsun adamı, sabah ilacını da zorla yutturdum zaten. Senin sesini duymadan, güvende olduğunu bilmeden sakinleşmiyor, durmuyor yerinde."
Gökçe, apartmanın asansör düğmesine basarken gözlerini kapattı, sırtını o henüz sıfır binanın soğuk mermer duvarına yasladı. Babası emekli bir edebiyat öğretmeniydi. Yıllar boyu binlerce öğrenciye şiirleri, r******rı sevdiren o entelektüel adam, son yıllarında zihnine yerleşen ağır bir major depresyon ve onun getirdiği o aşılmaz güvensizlik duvarları yüzünden odasından çıkamaz, insan yüzü görmek istemez hale gelmişti. Gökçe’nin tıp fakültesinde psikiyatriyi seçmesinin, ruhun o karanlık dehlizlerine inmek istemesinin en büyük sebebi de belki o evde büyürken şahit olduğu sessiz çığlıklar, babasının kendi zihnindeki o görünmez gölgelerle yaptığı sessiz savaşlardı.
"Vardım anneciğim, sağ salim vardım, merak etmeyin," dedi Gökçe, asansörün aynasındaki yansımasına bakıp yüzüne sahte ama rahatlatıcı bir tebessüm yerleştirerek. Gözlerinde beliren yaşları geriye itti. "Eşyalar kamyondan iniyor şimdi, işçiler yukarı taşıyorlar. Babama söyle, burası tam istediğim gibi. FSM Bulvarı’nda tuttuğum o klinik de evim de çok güzel bir konumda. Birkaç güne tadilat tamamen biter, buradaki düzenimi kurar ve hastalarımı kabul etmeye başlarım. Babamın sesini versene bana bir dakika, onunla da konuşayım."
Telefonda uzun, hışırtılı bir sessizlik oldu. Ardından o yaşlı, titrek, her hücresine kırgınlık ve endişe sinmiş o tanıdık, babacan ses duyuldu kulağında. "Gökçe... Benim güzel, akıllı kızım. Gittedin mi gerçekten o şehre? Beni burada o kelimelerin, o bitmek bilmeyen gürültünün içinde bir başıma bıraktın. Sabah rüzgarı estiğinde pencereyi açtım, senin odanın kapısı kapalıydı..."
"Baba, aşk olsun," dedi Gökçe, sesini olabildigince neşeli ve dik tutmaya çalışarak. "Ben seni hiç bırakır mıyım? Bak, Bursa’dayım, aramızda sadece birkaç saatlik yol var. Her fırsatta, her hafta sonu geleceğim yanına. Sen sadece ilaçlarını aksatmadan, düzenli iç ve annemi üzme, tamam mı? Benim şimdi yukarı çıkmam lazım, işçiler kolileri açıyor, yukarıda olmalıyım."
"Tamam kızım, tamam... Sesini duydum ya, içimdeki o gri hava biraz dağıldı. Dikkat et kendine o büyük şehirde, FSM diyorlar o bulvara, kalabalıktır orası. İnsanlara çok çabuk güvenme, mesafeni koru."
Telefon kapandığında Gökçe asansörden beşinci katta indi. Kat koridoru oldukça geniş, parlatılmış açık renk mermerlerle kaplıydı. Havada henüz hiç oturulmamış binalara has o yoğun boya, taze beton ve ahşak cila kokusu dalgalanıyordu. Kendi dairesinin çelik kapısı sonuna kadar açıktı. İçeride iki nakliye işçisi, üzerinde "Kütüphane - Dikkat" yazan büyük bir ahşap koliyi koridordan içeriye doğru hamstring kaslarını zorlayarak taşımaya çalışıyor, nefes nefese kalıyorlardı. Tam o sırada, karşı dairenin ağır çelik kapısı da yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan dışarıya doğru aralandı.
Kısım 2: Koridordaki Tek Karşılaşma ve Sessiz Mühür
Karşı dairenin kapısından çıkan adam, uzun boylu, oldukça zayıf, beyaz tenli ve derin, simsiyah gözleri olan biriydi. Üzerinde hafif kırışmış, kolları dirseklerine kadar muntazam bir şekilde katlanmış koyu mavi bir keten gömlek vardı. Yüzünde, sanki yılların uykusuzluğunu, hastane koridorlarında geçen uykusuz nöbet gecelerini ve yüzlerce zorlu operasyonun ağırlığını taşıyan ama aynı zamanda inanılmaz bir entelektüel zekayı, sarsılmaz bir iradeyi barındıran o asil, mesafeli ifade dikkat çekiyordu. Dağınık siyah saçlarının birkaç teli alnına düşmüştü. Gözleri, koridordaki bu taşınma hareketliliğine bakarken bir anlığına, tam ortada, Gökçe’nin gözleriyle kesişti.
Gökçe, işçilere yol açmak için koridorda duran kolilerden birinin üzerinden kalkarken, adama çarpmamak adına bir adım geri çekildi. Adamın bakışlarında öyle derin bir sessizlik, öyle tarif edilemez, dingin ama bir o kadar da insanı çarpan bir yoğunluk vardı ki, Gökçe hayatı boyunca binlerce hastanın, insanın gözlerinin içine bakıp onların ruhsal haritalarını çıkarmış bir uzman olarak, bu bakışın altındaki o farklı frekansı o saniyede hissetti. İçindeki o bilindik, atılgan, lafını sakınmayan ve sıcak yapısıyla elini hemen ileriye doğru uzattı.
"Kusura bakmayın," dedi Gökçe, neşeli ve duru sesiyle koridoru doldurarak. "İlk günden koridoru tamamen işgal ettik, size geçecek yer bırakmadık galiba. Ben Gökçe. Karşı dairenize yeni taşınıyorum."
Adam bir anlığına duraksadı. Sağ eli gömleğinin cebine doğru gidecekken havada kaldı. Gökçe’nin uzattığı o samimi, maskesiz ele baktı. Sanki o an orada bir an için tereddüt etti, arkasında ya da yanında bir başkası varmış, ondan onay alması gerekiyormuş gibi hafifçe omzunun üzerinden geriye, dairenin karanlık holüne doğru hızlı, tuhaf bir bakış fırlattı. Sonra bakışlarını tekrar Gökçe’ye çevirdi, elini uzatıp genç kadının elini sıktı. Parmakları bir cerrahın olması gerektiği gibi uzun ve inceydi; teni soğuktu ama kavrayışı son derece net, güven vericiydi.
"Ben de Nedim. Dr. Nedim. Memnun oldum," dedi. Ses tonu pes, pürüzsüz, kelimeleri tane tane seçen ve inanılmaz derecede sakin bir tondaydı.
"Doktor mu?" Gökçe’nin gözleri merakla ve mesleki bir bağ kurmanın verdiği o keyifle parladı, yüzüne o renkli, atılgan kişiliğini yansıtan içten bir tebessüm yerleşti. "Meslektaşız desenize! Ben de uzman psikiyatristim. FSM Bulvarı’nda yeni bir klinik açıyorum şu sıralar, onun da tadilat işleri yürüyor, bizzat takip ediyorum."
Nedim’in ince dudaklarında belli belirsiz, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif bir tebessüm belirdi. Gözlerini Gökçe’nin yüzünde gezdirdi; onun bu canlı, hayat dolu, sözünü kimseden esirgemeyen atılgan duruşunu zihnine, hafızasının en güvenli odasına kaydeder gibi baktı. "Öyle mi? Çok güzel. Ben de beyin cerrahıyım. Özel bir hastanede çalışıyorum, aynı zamanda benim de bulvarda bir muayenehanem var. Sanırım hem evde hem iş yerinde yan yana, komşu olacağız. Kolay gelsin size, taşınma işi zordur."
"Teşekkür ederim Nedim Bey, size de iyi çalışmalar, iyi nöbetler dilerim," dedi Gökçe elini yavaşça geri çekerken.
Nedim başıyla nezaketle hafifçe selam verdi ve asansöre doğru kararlı adımlarla yürüdü. Asansörün kapısı kapanıp o gözden kaybolana kadar Gökçe koridorda öylece durdu ve arkasından baktı. Nedim’in koridorda bıraktığı o tuhaf, mesafeli, entelektüel ama insanı derinden sarsan o manyetik hava, genç kadının içindeki o İstanbul yorgunluğunu bir anlığına tamamen unutturmuştu.
Bu, onların bu apartman koridorundaki, bu hayattaki ilk ve son yüz yüze gelişleriydi. Karşı karşıya durup, birbirlerinin nefesini hissederek, gözlerinin içine bakarak konuştukları tek an olarak kalacaktı bu saniyeler. Asansörün kapısı kapandığı an, aralarına görünmez, kalın, aşılması imkansız ve bir daha asla ihlal edilmeyecek bir mesafe mühürlenmişti.