-------
Gözlerimi yavaşça açtım. Başım zonkluyordu, vücudumun her yeri sızlıyordu. Plastik ve küf kokusu burnuma doldu
burası bir depo olmalıydı. Soğuk bir sandalyeye sırtımdan bağlanmıştım. Karşımda, yerde kanlar içinde yatan Asaf’ı gördüm. Hareket etmiyordu ama yaşıyordu… nefes alıyordu.
“Eliz!?” diye fısıldayan bir ses duydum.
Başımı çevirdim, gözlerim Mina’ya takıldı. Hızla yaklaştı, ağzımı çözdü.
Önce Asaf’a, sonra da ona baktım. Nefretle.
“Neden?” dedim dişlerimi sıkarak. “Sen söyledin, değil mi? Yerimi onlara sen verdin!”
Yüzüme korkuyla baktı. “Eliz… olaylar senin bildiğin gibi değil.”
“Sen ne saçmalıyorsun! Neden Asaf’ı dövdüler? Ve neden hâlâ bağlıyım? Çabuk çöz beni, bu sefer polise gideceğim!” dedim, bağırarak.
Başını çaresizce sağa sola salladı. Gözleri doluydu ama bu beni durdurmadı.
Kaşlarımı çatıp, sesimi daha da sertleştirdim. “Bana bak! Çabuk çöz beni!” diye sitem ettim.
Mina yere baktı. Dudakları titredi.
Ama çözmedi.
Ayak sesleri betona vurdukça yankılandı. Geldiklerini anladım. Tabii ki kim olacak
Acar ve onun peşinden gelen o iki salak.
Acar, her zamanki gibi simsiyah giyinmişti. Üzerinde siyah bir gömlek, ona uyumlu siyah kravat, geniş kesimli kumaş pantolon… Siyah saçları, geriye doğru taranmış, tek bir tel bile dışarı çıkmamıştı. Her şey kontrol altındaydı. Gözleri hariç.
“Ne yapıyorsun Mina?” dedi Aksu, kaşlarını çatarak.
“Hiç... Öyle,” diye mırıldandı Mina, sesinde titrek bir boşluk vardı.
“Ya kaçsaydı? Yarım aklınla mı hareket ediyorsun sen Mina?!” diye bağırdı Acar. Sesi depoda tokat gibi yankılandı.
Ben dayanamadım. “Sen yarım aklın ta kendisisin! Çabuk çözün beni!” diye bağırdım öfkeyle.
Acar sırıttı. Yavaşça adımlarla yanıma geldi.
“Mina, çekil,” dedi soğukkanlı bir şekilde. Mina sessizce kenara çekildi.
Acar bir ayağını hafif kırarak önümde diz çöktü. Suratındaki sırıtış bir anda taş gibi ciddiyete döndü. Gözlerinde delici bir karanlık vardı.
“Bana bak Eliz... burada bana ‘yarım akıllı’ diyen, olabileceğin en son kişisin,” dedi sert, sakin ama tehditkâr bir sesle.
Bir şey söylemedim. Çünkü sinirim o kadar bozuktu ki
Acar, bileğimdeki ipi çözdü. Ellerim serbest kalır kalmaz doğruca Asaf'ın yanına gittim. Diz çöküp yüzüne baktım.
“Asaf?!” diye seslendim, ellerim titriyordu.
“Eliz…” dedi kısık, yorgun bir sesle. Kan lekesi dudak kenarında donmuştu. Gözleri hâlâ açıktı ama bakışları bulanıktı.
Ayağa kalktım, hızla öfkeyle onlara döndüm. Gözlerim ateş gibi yanıyordu.
“Hanginiz yaptı bunu?” diye sordum, sesim titrek ama kararlıydı.
Acar sırıtıp kollarını iki yana açtı. “Ne o, bizi mi döveceksin şimdi?” dedi, alaycı bir sesle. Yüz ifadesini asla çözemedim
belki de çözmeye çalışmamalıydım.
“Sen… Ne saçmalıyorsun?” dedim, kısık ama buz gibi bir sesle.
“Ben mi… saçmalıyorum?!” diye bir anda bağırdı. Sesi tüm depoyu doldurdu. İçimde bir şey ürperdi.
“Evet…” dedim yine aynı soğuklukta, gözlerimi onunkilerden kaçırmadan.
Bir adım atıp ayağa kalktı. Aniden ortam gerildi. Hava bile ağırlaşmıştı.
Tam o anda Mina öne çıktı, sesi çatlak ama kararlıydı:
“Acar, Eliz’in hiçbir suçu yok.”
Herkes bir anda ona döndü. Sessizlik. Gergin bir bekleyiş.
Acar’ın gözleri kısıldı. Bakışları, Mina’nın gözlerini delip geçecek gibi sertti.
Acar beni yerden kaldırıp kolumdan tutarak başka bir odaya sürükledi. Ayakta durmakta zorlanıyordum ama direnmeyi de bırakmıştım. Oda küçük, modern ve ürkütücü derecede düzenliydi. Duvarlarda pahalı tablolar, raflarda ise pırıl pırıl parlayan elmas süsler vardı. Pis kokulu, nemli depodan sonra burası başka bir evren gibiydi
sanki bu odada kötülük daha rafine bir hâl almıştı.
Acar kapıyı arkamızdan kapattı. Ardından yavaşça alkışlamaya başladı.
“Ne kadar güzel rol oynuyorsun, tebrik etmek için getirdim,” dedi, gözleriyle delerek baktı.
Ben sadece sustum. Duygusuzca baktım ona. O ise kaşlarını çattı, alaycı gülümsedi.
“Ne bakıyorsun? Bu da mı rol?” dedi. Bir anda saçımı tuttu, başımı geriye çekti. Zaten darmadağın olmuş kıyafetimle savruldum. Ama tepki vermedim.
Derin bir nefes alıp verdi, sonra saçımı yavaşça bıraktı.
“Eliz, sana sakince bir soru soracağım ve sen de doğru cevap vereceksin,” dedi tehditkâr bir sakinlikle.
“Peki,” dedim yorgunca. “Sorularının cevaplarını biliyor musun?”
“Hayır. Zaten bu yüzden soruyorum,” dedi, yüzünde tuhaf bir ciddiyet vardı.
“Peki doğruyu söylediğimi nereden bileceksin Acar?” dedim, gözlerimi kısarak. “Beni bırak, eve gitmem lazım. Uyumam gerekiyor, çok uykum var.”
Acar bir an durdu. Sonra gözlerini devirdi.
“Asaf’ı dövenler senin mahalledeki mafya çetesi,” dedi.
İçimden bir ürperti geçti. Bu beni izleyen o sapık çocuk olabilir miydi? Dört bir yanımın sırtlanlarla çevrili olduğunu hissediyordum.
“Ne… Ben senin dövdüğünü sandım…” dedim, gözlerim büyüyerek.
Acar hafifçe güldü. “Ben böyle bir şey yapmam. Ben son derece iyimserim,” dedi.
Herkesin olduğu odaya geri döndük.
“Ee, ne oldu şimdi?” dedi Emre, ayakta ellerini cebine sokmuş bekliyordu.
“Şimdi anlaşılan o ki, arkamızda bir çete var,” dedi Acar, ellerini havaya kaldırarak. “Ve artı olarak Eliz’in anneannesi.”
“Peki Eliz,” dedi Mina, gözlerini kısmış bir şekilde. “Asaf’ın yüzündeki o dayağın hesabı ne olacak?”
Belli ki Acar’la aynı ortamda olmamdan rahatsızdı. Sözlerinden çok, gözlerinden okunuyordu bu. Ama ben... ben hiçbir zaman Acar’a o gözle bakmadım. Bakmayacağım da.
Acar, Mina’ya tiksinircesine bir bakış attı. Sonra omuz silkti ve konuşmasına devam etti:
“Umarım bu durumdan faydalı sonuçlar çıkarırsınız. Benim gibi mesela,” dedi ve arsızca sırıttı.
Sırtımı dikleştirdim. “Kendinizi hiç yormayın. Zaten okuldan ayrılacağım. Bu şehri de terk ederim,” dedim kararlı bir şekilde.
Ortam bir anda sessizleşti. Kimse bir şey demedi. Sanki herkes ağzında bir kelime tutuyordu ama o kelime, midelerinde taş gibi ağırlaşmıştı.
Kapı tıklanmasıyla sessizlik bozuldu, odaya bir adam girdi.
“Efendim, dediğiniz çete geldi.”
“Gelsin.” dedi Acar.
Beş tane adam içeri girdi, aralarında o beni izleyen şişman adam da vardı. Bana sırıtarak baktı.
Yüzümü başka tarafa çevirdim.
Acar dudağını yalayıp, kaşlarını çattı.
“Acar Sarraf… İsmini çok duymuştum. Aslan babasının velet oğlu.” dediler, ardından aralarında kahkaha attılar.
Acar’ın yüzü düşmüştü ve üzgün olduğu belliydi.
“Siz de… ergen bir kızın peşine düşen bir grup salak olmalısınız.” dedim soğuk bir sesle.
Ortam buz gibi olmuştu.
Herkes şaşkın şaşkın baktı. Adamlardan biri elini hafifçe uzattı arkadaşlarına, belliydi ki baya sinirlenmiştiler. Zor da olsa gülerek bize baktılar.
“Biliyor musun Eliz…” dedi adam, sesi bu sefer ciddiydi, sırtını dönmeden konuştu. “Bir geyiği vahşi bir ortama bırakırsan… o geyikten geriye sadece ismi kalır. Eliz…”
Sözünü bitirdi, ardından diğerleriyle birlikte çıkıp gittiler.