PATETİK

1486 Words
--- Adamlar çıktıktan sonra hepimiz birbirimize öylece baka kaldık. Mal gibi. Parmağımı dudağıma götürdüm, tırnağımı dişimle sıktım. “Ee, ne yapıcaz?” dedi Mina, Acar’a bakarak. “Sakin olun,” dedi Acar, hafifçe kaşlarını kaldırarak. “Sanki bu başımıza gelen ilk bela. Öncelikle… adamlar bizden ne istiyor?” “İşte sorun da o!” dedi Murat. “Ne istiyorlar?” Hepsinin gözleri bana çevrildi. Korkuyla yüzlerine baktım, sonra hızla yere çevirdim bakışlarımı. Bu çok saçmaydı… Benden ne istiyorlar? Neden çevrem hep sapıklarla dolu? “Size söylediğim gibi… Ben gidiyorum. Ayrıca neden peşimde olduklarını da bilmiyorum ve...” dedim, sesimi yükselterek ekledim: “Size de güvenmiyorum!” “Güvenmiyor musun?” diye tekrar etti Mina. “Evet, güvenmiyorum,” dedim bastıra bastıra. “Eliz… Sadece seninle ilgili değil bu olaylar. Zaten bizim de başımıza çok şey geldi,” dedi Mina, gözlerini devirdi. Başka tarafa baktım. Bu odadaki hiç kimseye katlanamıyorum. Özellikle de ona. Asla. Asaf ayağa kalktı, yavaşça yanıma yaklaştı. “Eliz… Bu halde gidemezsin. Belli ki bu işin arkasında anneannen var,” dedi endişeyle. Tam kapıya yönelmiştim, tek düşündüğüm evime gidip uyumaktı. Ama o anki yorgunlukla, durumun ciddiyetini anlayamamıştım. “Acar, bir mektup var,” dedi adamlardan biri, kapıda belirerek. Acar dudaklarını büzüp hafifçe alaycı bir şekilde konuştu: “Mektup mu? Bu devirde?” Dayanamayıp adamın elinden mektubu ben aldım, açtım. Mektupta bir adres yazıyordu. “Bittik biz… Bizi çiğ çiğ yerler,” dedi Murat, korkuyla başını iki yana sallayarak. Yutkunup mektubu Asaf’a uzattım. Asaf kaşlarını çattı. “Bu sokaklar… dar ve karanlık olur. Eliz, bu senin evinin olduğu mahalle sanırım.” “Ee… Ne yapıcaz şimdi?” dedi Emre, hepimize bakarak. “Ben gidicem,” dedim kararlı bir sesle. Herkes, korku dolu gözlerle bana döndü. Boğazımı temizleyip soğukkanlı görünmeye çalıştım. “Evime tabii ki… Siz ciddisiniz?!” Dalga geçer gibi bir gülümseme yerleştirdim yüzüme ama alnımdan soğuk terler süzülüyordu. Yeniden onlara döndüm. “Öldüreceklermiş de… Ne saçmalık bu?!” dedim nefes nefese, titreyerek. Hepsi bana “Salak mısın Eliz? Beynin yok mu kızım?” der gibi bakıyordu. “Eliz, bence komedi sırası değil,” dedi Asaf sert bir tonla. “Korkudan ne diyeceğini bilmiyor, Asaf,” diye ekledi Mina küçümseyen bir tavırla. Kaşlarımı çatıp sertçe ona baktım. İçimden sinir krizi geçiriyordum. Konu erkek olunca bu kıza bir haller oluyordu. Hepimiz birlikte depodan çıktık. Hava soğuktu, rüzgâr sert esiyordu. Sokakta yürümeye başladık. En arkada ben, önümde Mina ile Asaf yürüyordu. Kız Asaf’a sorular sorup duruyor, resmen içine giriyordu. Onların önünde de diğerleri vardı. Ben arkadan ikisine ters ters bakıyor, adımlarımı sertleştiriyordum. Sokağa vardığımızda dar, birbirine açılan birçok yol vardı. Yan yana dizilmiş gecekondu evlerinin arasında, karanlık gökyüzünün altından geçerken içime bir şeyler doldu. Bu sokak… bu mahalle… Her şey çok tuhaftı. Nedensiz bir yarışın içindeydim sanki. Farkında olmadan Mina’yı itmiştim. Herkes birden onun etrafına toplandı. “Mina, yanlışlıkla oldu,” diyerek yanına yaklaştım. Kız bana sert sert baktı. Ben de ona baktım. Evet, bu aniden oldu. Bu kıskançlık değildi… Ama o sürekli benimle uğraşıyordu. Tam o an… Silah sesi! Tüm mahallede yankılandı. Asaf bize baktı, sesi kısıktı ama tonunda kararlılık vardı. “Hızlıca kendi aramızda grup oluşturalım. Sonra Eliz’in evinin yakınlarında buluşuruz. Çok da kurcalamayın,” dedi. Çetenin yanına gitmek zorundaydık. Niyetlerini öğrenmenin başka yolu yoktu. Bu son çareydi. “Kim kim olacak?” diye sordum sessizliği bozarak. “Aksu, Emre siz bu taraftan. Acar, Murat diğer taraftan. Eliz, Mina ve ben de bu taraftan gideriz,” dedi Asaf. “Nedenmiş o?” dedim, kollarımı hızla birleştirip itiraz ederek. Acar da geri kalmadı. “Evet, haklı. Ben neden Murat’la oluyorum?” dedi. Asaf, ikimize birden sert bir bakış attı. “Dağılın arkadaşlar,” dedi kısa ve keskin bir tonla. Biz üçümüz… ya da bu ikisi önden yürüdü, bense her zamanki gibi arkadan. İç çektim ve onları takip etmeye başladım. Evet, çete beni istiyordu. Ve ben de ecelime yürüyordum sanki. Her konuda şanssızlığım, güneş gibi parlıyordu.Başta çok takmıyordum, ama Mina yüzünden iyice hırstan ölecek gibiydim. Sesli bir şekilde iç çektim, yürümeye devam ettim. Elimi saçıma götürdüm. Neden bu kadar hırslandım ben… Çok abartıyorum kesinlikle. Buz gibi hava tokat gibi yüzüme çarpsa, iyi gelirdi. “Eliz, buraları hiç gördün mü?” dedi Mina. “Yeni taşındım ben,” dedim, sertçe ona bakarak. Asaf göz devirdi, sonra Mina’ya döndü. “Neyse… Mina, ayağın biraz daha iyi mi? İstersen seni taşıyabilirim?” Taşımak mı? Tabii, kızın gözleri parladı. Bana inat yapıyor, bu belli. “Hayır, teşekkürler…” deyip hafifçe inledi. Asaf tam onu kaldıracakken kolundan tuttum. “Eliz?” dedi şaşkınlıkla. “Ben… ıı…” Rezilsin sen Eliz. “Ne oldu Eliz, kriz’in mi tuttu?” dedi Mina kahkahayla. “Ben taşırım,” dedim kararlı bir sesle. İkisi de şok içinde bana baktılar. Bir anda çok gürültülü bir ses geldi. Mina hızla Asaf’ın boynuna yapıştı, Asaf da ona baktı. Ben ise ikisine tiksinerek baktım. “Yada sen kaldır,” dedim, öne geçip yürümeye başladım. Hâlâ bakışıyorlar mı acaba? Arkama hafifçe döndüm. Hayır, ikisi de birbirinden uzak yürüyorlardı. Biraz daha yürüdük. İleride, soğuktan tir tir titreyen, beyaz-gri sakalı öne doğru sarkmış, ince bir kartonun üzerine oturmuş orta yaşlarda bir adam vardı. Asaf adamın yanına yaklaştı, adamın kolunu tuttu. Fısıltıyla, “Asaf, ne yapıyorsun?” dedim. “Eliz, senlik bir şey değil. Hem adamın ne zararı var? Annemin hayır kurumu var, yararlansın diye yanıma da gelsin.” “Evet, bu çok iyi bir haber,” dedi Mina ve bana bu sefer gülümseyerek baktı. Yürüdük… Ki nereye yürüdüğümüz hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Asaf adamla konuştu. Adam çekingen bir ses tonuyla, “Eşim ve çocuklarımı kaybettim. Sokakta açlık, susuzluk, soğukluk... Ölmek kolaydı,” dedi acı dolu bir sesle. Yüksek bir silah sesi havayı yırtarak yankılandı. Kulaklarım uğuldadı, kalbim hızla çarpmaya başladı. “Mina, Eliz, ikiye ayrılalım!” diye fısıldadı Asaf kararlı bir ses tonuyla. “Siz ikiniz bu taraftan gidin. Az ileride adamlar var. Ben kendi tarafımdan onların dikkatini dağıtmaya çalışacağım. Siz saklanın,” deyip hızla uzaklaştı. Hiç vakit kaybetmeden Mina’yla beraber yıkık bir inşaat binasına doğru yöneldik. Bina dışarıdan bakıldığında harabeyi andırıyordu. Duvarlar dökülmüş, camlar kırılmıştı. Zemin parçalanmış betonla kaplıydı. Karanlık ve loş ışıklı koridorlarından geçerek içeri sızdık. Ayaklarımızın altındaki mozaik döşemeler kırık dökük haldeydi; bazı yerlerde yerinden çıkmış, bazı yerlerde ise tamamen yok olmuştu. Toz ve rutubet kokusu burun deliklerimi yaktı. Tavandan sarkan elektrik kabloları karanlığın içinde birer tehdit gibi duruyordu. Kapıları hâlâ yerinde duran, terk edilmiş bir odaya girdik. Kapıyı usulca kapattık ve içeri sinerek beklemeye başladık. Odanın içinde yalnızca kırık bir sandalye, devrilmiş bir masa ve duvarlara yaslanmış tahta kalaslar vardı. Dışarıdan gelen ayak sesleri ve uzak silah sesleri içimize ürperti salıyordu. Elinde odayı açan küçük, paslı anahtar vardı. Parmaklarının arasında sinirle sıkıyordu. Yüzü öfkeyle gerilmişti; gözleri donuk ve yabancıydı. "Eliz... senden nefret ediyorum!" diye bağırdı, sesi boş duvarlarda yankılandı. Kelimeleri, bıçak gibi içime saplandı. Sadece sesi değil, o an sanki nefretin kendisi havada dolaşıyordu. "Ne saçmalıyorsun?!" dedim, geriye birkaç adım attım. Kalbim gürültüyle çarpıyordu. Mina, bir anda elindeki anahtarla kapıya yöneldi. Kilitlemek üzereydi. Tam kaçacakken, son anda koluna yapıştım. Göz göze geldiğimiz o saniyede, gözlerinde beni tanımayan birine ait yabancı bir bakış vardı. Bana bir tokat attı. Şiddetiyle sendeleyip yere düştüm, başım sertçe yere çarptı ama acıyı hissetmeden ayağa kalktım. Üstüne atladım, tüm öfkemle iki tokat da ben vurdum. Çenesi kan içindeydi. Nefes nefese kaldık. O, saçımı bir anda kavradı. Tırnaklarımı ellerine geçirip canını yakmak istedim ama bırakmadı. Ellerini sıyırdım, yine de saçımı bırakmadı. Başımı tutup zemine hızla, acımasızca vurdu. Gözüm karardı. Dünya titredi sanki. O an... sadece ayak seslerini duydum. Koşarak kapıya gitti. Metal kilit sesi... bir klik. Kapı arkamdan kapanırken, içeri sessizlik çöktü. Dizlerimin üzerine düştüm. Gözlerim bulanıktı, başım zonkluyordu. Kan mıydı, gözyaşı mı, anlayamıyordum. Zorlukla ayağa kalktım, sendeleyerek kapıya yöneldim. Yumruklarım sertçe tahtaya çarptı. “Aç şu kapıyı!” diye bağırdım. Sesim yankılanarak loş, nem kokan duvarlara çarptı. Soluğum düzensizdi, göğsüm inip kalkıyor, dudaklarım kuruyordu. Kapının diğer tarafında Mina'nın sesi duyuldu, uzak ve umursamaz bir tonda: “Eliz… Acar ve Asaf’tan uzak dur... Ama yaşar mısın, yaşamaz mısın, bilmiyorum. Keşke sadece o odada kilitli kalsan,” dedi ve adımlarının yankısıyla birlikte varlığı yavaşça silindi. Birdenbire içime buz gibi bir sessizlik çöktü. Arkamı döndüğümde, gölgelerin içinden bir adam silueti beliriverdi. Asaf’ın daha önce yardım ettiği, gözleri korkutucu biçimde boş, yüzüne yerleşmiş yapay bir sırıtışla yaklaşan o orta yaşlı adam… Göz göze gelmemek için başımı hızla çevirdim, korkudan kanım çekilmiş gibiydi. Yeniden kapıya yöneldim. Tüm gücümle, neredeyse yumruklarımı parçalayacak şekilde vurmaya başladım. Ahşap kapı gıcırtıyla inlerken, umutsuzluğum içime çöküyordu. “Kimse yok mu! İmdat!” diye haykırdım, boğazım yırtılırcasına. Çığlığım odada yankılanırken, dış dünyadan hiçbir karşılık gelmedi. Sadece sessizlik ve bir adamın ayak sesleri... Yavaş, ritmik, tehditkâr… Boğazımdaki yanmayı bastırmak için yutkundum ama acı daha da derinleşti. İçimde bir yer kırılmıştı. Güven denilen o hassas şey, birkaç kelimeyle paramparça olmuştu. İyilik... Gerçekten var mıydı? Yoksa herkes, bir maskenin arkasında sırayla kötülüğü mü oynuyordu? Omzum duvara yaslandı. Direncim tükenmişti. Gözlerim, irademin dışında, yavaşça dolmaya başladı. Sıcak gözyaşları, yüzümden süzülerek boynuma aktı. Sessizce akan yaşlar, içimdeki çığlığı bastırıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD