Sevgiye aç bir çocuğu, tok anne ve babasının akbaba gölgeleri yuttu~
-------
Hizmetçi kadını sessizce takip ettim. Yaşlıydı; kemikleri çıkmış gibi, ağır ağır yürüyordu. Beyaz kapının önünde durdu, ardından yavaşça itti ve açtı.
Odanın içinde, pencerenin hemen yanında kanopili bir yatak vardı. Yatağın dört köşesinden sarkan perdeler, soluk yeşil ve beyaz tonlardaydı. İki büyük pencere odaya yumuşak bir ışık yayıyordu; menteşeleri bej renkteydi. Tül perdeler yerlere kadar uzanıyordu.
Yerde beyaz peluş bir dikdörtgen halı seriliydi. Soluk yeşil bir gardırop.Yatağın yanındaki şifonyerin üzerinde ise bej renkli zarif bir gece lambası duruyordu.
"Efendim, yatağınızın üzerinde rahat kıyafetler var. İyi geceler dilerim," dedi hizmetçi kadın, ardından sessizce kapıyı kapatarak çıktı.
Yatağın üzerine bırakılmış kıyafete baktım. Düz, beyaz bir saten gecelikti bu. Ciddi misiniz? Bu bildiğin... Geceliğin ince askılarını tutarak biraz şaşkınlıkla inceledim ama yorgunluktan ayakta duracak hâlim yoktu. Üstelik üstümdeki kıyafetleri kaç gündür değiştirmemiştim, artık dayanılmaz bir rahatsızlık hissi veriyordu.
Üstümdekileri çıkardım, geceliği üzerime geçirdim. Askıları inatla omzumdan düşüp duruyordu. Aynanın karşısına geçtim, biraz sıktım belinden, fena durmuyordu aslında. Hafifçe omuz silkip yatağa doğru yürüdüm. Geriye doğru kendimi yavaşça bıraktım.
Göz kapaklarım ağırlaştı… Ve karanlık sessizce üzerime çöktü.
"Eliz Hanım, uyanın lütfen."
Gözlerimi yavaşça araladım. Karşımda beyaz gömlek, siyah smokin yelek giymiş, bıyıklı bir adam duruyordu. Arkasında iki hizmetçi sessizce bekliyordu. Gördüklerim karşısında irkilerek hızla yorganı çeneme kadar çektim. Şaşkın bakışlarla hem adama hem de arkasındaki hizmetçilere döndüm. Kaşlarım çatıldı, gözlerim sorgularla doluydu.
Adam ifadesini bozmadan konuştu. İngiliz aksanı belirgindi:
"Efendim, okulunuz var. Bizler size özel olarak hizmet etmekle yükümlüyüz. Bu, bizzat Atlas Bey’in emridir."
Zorla gülümsedim, adama baktım.
“Ya evet… okul vardı, değil mi?” dedim, elimi saçıma götürerek. Hiç gitmek istemiyordum.
“Evet efendim,” dedi adam.
“Öyleyse siz çıkın. Banyoya gireceğim,leş gibi kokuyorum.”
Adam kibarca başını eğdi. “Memnuniyetle efendim. İhtiyacınız olursa seslenmeniz yeterlidir.”
Ardından hizmetçilerle birlikte odadan çıktı.
Başımı yastığa gömdüm, ellerim saçlarımdaydı. İsyan ediyordum içimden. Ebeveyn banyosuna yöneldim. Sıcak suyu açtım, aynada kendime baktım. Geceliğin askılarını omuzlarımdan kaydırdım, yere süzüldü. Ardından iç çamaşırlarımı da çıkardım ve suyun altına girdim.
Elimi uzatıp lila renkli şampuandan avuçladım. Bir an duraksadım. Evet… başkasının evindeydim. Ama başka çarem yoktu. Kendimi ikna etmeye çalıştım. İçten içe kendime teselli verdim, direniyordum.
Duştan çıktım. Saçlarımdan düşen damlalar yere sessizce süzüldü. Saç kurutma makinesiyle kuruttum, ardından tarayıp düzleştirdim. Üzerime siyah mini etek ve bol, omzu açık siyah bir kazak giydim.
Kapıyı açtım. Aynı anda Acar da kapısını açtı. Saçları dağınıktı. Üzerinde bej bir gömlek, koyu kahverengi bir kravat, geniş kesim kahverengi bir pantolon ve dizlerine kadar uzanan siyah bir palto vardı.
Hiçbirimiz konuşmadan arabaya bindik. Neden böyle yapıyor ki? Sanki ben çok istiyormuşum gibi... Yol boyunca sessizlik hakimdi.
Araba durdu. İkimiz de sessizce indik. Bahçeye çıkınca, herkes farklı köşelere dağılmış, bir yerlere oturmuştu.
“Acar!” diye seslendi Murat ve Emre.
Elbette... Acar'ın etrafı hemen kalabalıklaştı. Ben başımı eğdim ve yürümeye devam ettim.
Sınıfa girdim, kapıyı açmamla herkesin bana dönmesi bir oldu. Hemen arkamdan Asaf da içeri girdi. Sınıfta boş yer yoktu, mecburen Acar'ın yanına oturdum. Elinde defter ve kalem vardı, bir şeyler çiziyordu. Şöyle bir göz attım… yüzüm adeta taş kesildi. Defterde, bir kadına kırbaçla vurulan bir sahne vardı. Kadın çıplaktı… Ama çizim olağanüstüydü.Ama öte yandan iğrenç.
"Herkes sayfa 52'yi açsın!" diye bağırdı kadın hoca.
Bende kitap yoktu. Belli etmeden sadece dinlemeye karar verdim. Acar çizimini tamamlamıştı. Birkaç saniye sonra defterin üst kısmına bir şey yazdı ve çaktırmadan bana uzattı:
“Neden bana trip atıp duruyorsun Eliz?”
Etrafa ve hocaya baktım, herkes meşguldü. Kalemi elime aldım, öfkeyle yazdım:
“Asıl sen trip atıyorsun!!!”
Defteri sertçe ona geri verdim. Yüzüme bakıp alaycı bir ifadeyle kalemi eline aldı, sonra tekrar yazdı:
“Cinayet işlerken iyiydi Eliz.”
Defteri önüme itti. Gözlerim büyüdü. Cinayet mi? Sanki keyfimden öldürdüm! Sinirlerim bozuluyordu. Ayağımla sertçe onun ayağına vurdum. Bir anda bağırdı.
"Eliz, getir o defteri!" dedi hoca yüksek sesle.
İçimden küfrettim. Defterde ‘cinayet’ yazıyordu. Acar sırıtarak bana baktı. Sonra soğuk bir sesle:
"Eliz, hocaya defteri götür," dedi. Dün olanların intikamını mı alıyordu?
Hoca daha da bağırdı:
"Kızım, getir şu defteri de bakayım ne kadar derse hakimsiniz," dedi alaycı bir tonla.
Yine ayağına sertçe vurdum. Eğilerek fısıldadım:
"Lütfen, bir şey yap Acar..."
Ama o sadece acıyla gülümsedi:
"Boşuna çırpınma… götür."
Herkes gözlerini bana dikmiş, ne yapacağımı bekliyordu. Kalbim hızla atarken ayağa kalktım, hocaya doğru birkaç adım attım… sonra birden yönümü değiştirdim, çöpe yöneldim. Tam defteri çöpe atacakken biri elimi tuttu. Başımı hızla kaldırdım.
Mina.
Yüzüme sinsice sırıtarak baktı.
"Eliz, defteri hocaya ver!" dedi, dişlerini sıkarak.
Elimi kurtarıp onu sertçe ittim, sonra defteri çöpe attım. Ardından alaycı bir gülümsemeyle ona baktım. Zor da olsa o da karşılık verdi.
"Hocam, isterseniz eldiven takıp çıkarabilirim çöpten," dedi bana bakarak.
Bu laf yeterdi.
Kolundan tuttum, saçından yakaladım, yere ittim. Saçını kavrayıp yere vurdum. Sınıf panik içinde bizi ayırmaya çalışıyordu. Acar ise umursamaz bir şekilde ayaklarını sıraya uzatmış, bizi izliyordu.
"Acar! İndir o ayaklarını! Eliz, yeter artık!" diye bağırdı hoca.
"Tabii hocam," dedi Acar soğukkanlılıkla, ama ayaklarını indirmedi.
Bir anda Mina beni itti, başımı yere çarptım. Alnımdan kan süzülmeye başladı. Kavga durmuştu ama sınıf donup kalmıştı.
"Yeter!" diye bağırdı hoca. "Acar! Sen, Eliz ve Mina'yı doktorun odasına götür. Tedavi olacaksınız, sonra müdüre gidip her şeyi anlatacaksınız."
Üçümüz sınıftan çıktık.
"Delireceğim ya!" dedim yüzümü buruşturarak.
Acar umursamazca, "Eliz, ben ne yaptım ki?" dedi.
Mina’ya döndüm, gözlerinin içine baktım. "Her şeye burnunu sokmak zorunda değilsin."
"Bu seni ilgilendirmez," dedi burun kıvırarak.
Ona sert bir bakış attım. Onlar önde yürüyordu, ben gerideydim.
Sonra bir anda… koluma güçlü bir el sarıldı ve beni sertçe kendine çekti.
"Atlas?"
Sırıtarak bana baktı.
"Eliz... Şşş... Küçük kardeşim duymasın, öğrenmesini istemem," dedi, neredeyse fısıltıyla.
Yüzüm asıldı, ona soğuk bir bakış attım.
"Ne... ne oldu?" diye sordu. Rahat bir tavırla kollarını göğsünde birleştirmişti. Adam tam iki metreydi. Geniş omuzları, üzerine tam oturan siyah gömleği ve bol paçalı pantolonu. Açık sarı saçları geriye doğru taranmış, koyu mavi gözleri ise doğrudan bana kilitlenmişti.
"Okuldayız, farkındasın değil mi? Hem seni burada biri görürse, olmadığın anlaşılır," dedim.
"Doğru... Ama," dedi, gözlerini kısmıştı. "Yüzüne ne oldu Eliz?"
Yüzünü buruşturmuş, endişeli bir bakışla beni inceliyordu.
"Hiç," dedim. Sesim kısıktı, neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı.
Anlatmak istediğim o kadar çok şey vardı ki... Hem de çok fazla. Ama sustum. Konuşmak bile istemiyordum. Her şeyi içime atarsam... en sonunda şizofreni olurum diye korkuyordum.
Lavaboya eğildim, suyu açıp yüzümü yıkadım. Akan suyla birlikte hem kan hem de makyajım yüzümden süzüldü gitti. Peçeteyi çıkarıp yüzümü sildim. Zaten hafif bir makyaj olduğu için çok dağılmamıştı, sorun yaratmadı.
Atlas arkamdan konuştu, sesi rahat ve hafif alaycıydı:
"Küçüğüm, ben de lisede çok kavga ederdim."
Derin bir iç çektim, sonra gözlerimi ona çevirdim.
"Büyük ihtimalle uzaklaştırma alacağım." dedim, sesi kırgın.
Atlas gözlerini kısıp gülümsedi:
"Oo bu harika haber!"
Ona sert bir bakış fırlattım.
"Nesi harika? Berbat! Geldiğim gibi kavga... Gerçekten çok yoruldum. Hepsi de küçük kardeşin yüzünden..." diye söylendim.
"Neden?" diye sordu Atlas, kaşlarını hafifçe çatmıştı.
Başımı iki yana salladım.
"Boş ver... Müdürün yanına gideceğim. Sen de okuldan çık artık. Bizi yan yana görmeleri hoş karşılanmaz."
Konuşmamı bitirir bitirmez arkamı döndüm ve uzaklaştım.
Müdürün odasının kapısını tıkladım, yavaşça araladım.
"Hiç boşuna girme Eliz Yıldırım. Bir hafta uzaklaştırma aldın." dedi soğuk bir sesle.
Bir süre yüzüne baktım, içimdeki kelimeleri yutkundum. Sonra sessizce kapıyı kapatıp çıktım.
Kapının önünde siyah bir Rolls-Royce Boat Tail duruyordu. İçeriye bindim. Arabada Atlas, Acar, Sena ve tanımadığım biri daha vardı.
"Eliz, bu ortanca kardeşimiz Ayaz." dedi Atlas.
Ayaz bana dönüp bakmadı bile. Siyah saçları, beyaz teni... Acar’a çok benziyordu. Ama ondan da soğuktu. Gerçi hepsi öyleydi. Bir tek Atlas sıcaktı — zaten sarışın olan da sadece oydu. Diğerlerinin saçları siyahtı.
Villanın kapıları açıldı. Hepimiz arabadan indik.
"Ağabey, aklım almıyor. Nasıl olur da 18 yaşında biriyle evlenirsin?" dedi Sena, sert bir tonda.
Atlas’ın o yumuşak gülümsemesi bir anda kayboldu. Sert bir bakışla cevap verdi:
"Aklın almıyorsa zorlama küçük kardeşim."
Sonra önden yürümeye başladı.
Beni bu buzlar arasına bırakıp nereye gidiyorsun Atlas?..
Hepsi bana doğru baktı. Sırtımı dönüp uzaklaşmak üzereydim ki...
"Eliz, benimle gelebilir misin?" dedi Acar.
Başımı hafifçe salladım. Birlikte bahçeye çıktık.
Bir an sessizlik oldu. Sonra Acar gözlerini üzerime dikerek konuştu:
"Eliz, bu konuşmayı ister tehdit, ister uyarı olarak al. Ceset ve vazo elimde. Eğer Atlas’la evlenirsen seni bizzat polise ihbar ederim."
Gözleri buz gibiydi. Donuk ve acımasız.
Şaşkınlıkla ona baktım. Ne saçmalıyordu bu?Acar arkasını döndü, gitmek üzereydi ki dayanamadım, bağırdım:
"Neden yapıyorsun bunu Acar!? O adamı keyfimden öldürmedim! Anlamıyor musun!? Bu... bu hoşuna mı gidiyor senin!?"
Hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Sadece yürüdü. Ardında koskoca bir sessizlik bırakarak...