UFAKLIĞIN GÖZ YAŞI

1799 Words
---- Oturduk. Sessizlik çığlık gibiydi. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Aynı odada Mina'yla kalmak... işkenceydi. "Ben... kendimi savundum. Yoksa..." Sustum. Devam edemedim. Neden kendimi açıklamak zorundayım? Neden hâlâ suçluyum gibi hissediyorum? İçimde bir yer cayır cayır yanıyordu. Mina gözlerini kısmıştı. "Yoksa ne Eliz? Bu senin suçundu!" dedi küçümseyerek. Gözlerim karardı. Hızla üzerine yürüdüm, saçından yakaladım. Diğerleri hemen beni durdurmaya çalıştı. "Bırak saçımı!" diye çığlık attı Mina. Kendimi kurtardım ve onu saçından sürükleyerek mutfağa kadar çektim. Sertçe yere düşürdüm. Direndi, tırnaklarını bileğime geçirdi ama umurunda değildi. Tezgâhtan bıçağı aldım, boynuna dayadım. "Bir adım daha atan olursa... onu keserim!" diye bağırdım. Mina panikle çığlık attı: "Acar! Yardım edin! Bu kız beni öldürecek!" Acar öne çıktı, sesi titriyordu: "Eliz, yapma... Ne olur saçmalama. Bu yaptığınla hapislerde çürürsün. Lütfen, bırak bıçağı, tamam mı?" Sertçe bağırdım: "KES SESİNİ! Ne kadar rahatsınız! Bu kız yüzünden biri öldü. Yetmedi, bir de gelip benimle dalga geçiyor!" Gözüm dönmüştü. Bıçağı daha da yaklaştırdım. Nefes alışverişi hızlandı. Tam o anda... Asaf geldi. Elimi tuttu. Sıkıca. Avuçları parçalandı. Kan yere damladı. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. O da bana. Bir şey demedi. Sadece... elini kaldırdı ve sert bir tokat attı. Yere düştüm. Ağzımda kanın metalik tadı vardı. Mina'yı yerden kaldırdı. Banyoya götürdü. Onlarsa… beni geride bıraktılar. Yerde kaldım. Saçlarım yüzüme dökülmüş, gözlerim dolmuştu. Sanki herkes bana sırtını dönmüştü. Sanki… suçlu bendim. Neden böyle olmak zorunda? Neden hep ben? "Eliz?!" Arkamı döndüm. Acar’dı. "Acar?" dedim titreyen sesimle. O hiddetle ilerliyordu. "Ben göstereceğim ona—" Kolundan tuttum. "Çıkın." dedim boğuk bir sesle. "Çıkın evimden... Acar, hepsini çıkar." Gözlerimin içine baktı, başını salladı. Kimse itiraz etmedi. Herkes sustu, ağır adımlarla evden çıktılar. Yavaşça kalktım. Banyoya gittim. Aynaya baktım. Yüzümde kanın kurumuş izleri… gözlerimde uykusuzluk, çaresizlik. Parmaklarımı yüzüme götürdüm. Bir zamanlar bana ait olan bu suret, şimdi tanımadığım birine aitti. "Kadar baba..." dedim fısıltıyla. "Sen bile sırtını döndün. Benim acım hiç dinecek mi? Kimse benim için endişe duymayacak mı? Beni... kimse sevmeyecek mi?" Odaya geçtim. Kendimi yatağa attım. Gözlerimi tavana diktim. Hiçbir şey düşünemedim. Hiçbir şey hissetmek istemedim. Bir süre sonra kapı çaldı. Zorla doğruldum. Yavaşça kapıya yürüdüm. Kapıyı açtım. Karşımda bir polis memuru duruyordu. "Hanımefendi... Eliz Yıldırım siz misiniz?" "Evet?" "bizimle karakola kadar gelmeniz gerekiyor." Onlarla birlikte sessizce arabaya bindim. Konuşmadan cam kenarına yaslandım, başımı cama dayadım. Gözlerim yolun karanlığında kaybolmuştu. Her şey üzerime çökmüş gibiydi; kelimeler boğazıma dizilmiş, içimde yankılanan tek şey suçluluk ve yorgunluktu. Araba ıssız bir yolda ilerliyordu. Hiçbir ses yoktu; ne kuş, ne rüzgâr. Sanki dünya bile susmuştu. Derken... uzakta bir far belirdi. Siyah bir araba... hızla yaklaşıyordu. Kalbim bir anlığına durdu. O araba sanki bize çarpmak ister gibi savrularak geldi. Şoför “TUTUN!” diye bağırdı ama artık çok geçti. Bir çarpma sesi… sonra karanlık… gözlerim karardı, kulaklarımın içi uğuldamalarla doldu. Zaman durmuş gibiydi. Bir an sonra yüzüme buz gibi bir kova su çarptı. Nefesim kesildi. Gözlerimi araladığımda loş, pis bir odadaydım. Soğuk metal bir sandalyeye ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Işık doğrudan yüzüme tutulmuştu, gözlerimi yakıyordu. Zemin kirliydi. Havada pas kokusu ve kanın metalik tadı vardı. Duvarlardan bir damla su bile akıyor gibiydi. Her şey kasvetli, her şey düşmandı. Boğazımdan zorlukla bir ses çıktı: "Ne... istiyorsunuz benden?" Ama kimse cevap vermedi. Sadece gölgeler vardı... ve yaklaşan ağır ayak sesleri. “Vay... vay... Eliz,” dedi adam alaycı bir tebessümle. Üzerinde kusursuz bir siyah takım elbise vardı. Omuzlarına kadar inen uzun, siyah deri paltosu, her adımında yerleri süpürüyordu. Ayaklarında parlayan siyah konçlular... Ağır ağır yürürken zeminde yankılanan ayak sesleri buz gibi bir tehdit taşıyordu. Etrafı, yüzleri karanlıkta saklanan adamlarla çevriliydi. Her biri suskun, her biri bekleyişteydi. Ama o... Merkezdeydi. Liderdi. Başımı kaldırıp gözlerimi kıstım, yüzüne dikkatle baktım. Boyu neredeyse iki metreydi; dev gibi bir adamdı. Kalın omuzları, kaslı vücudu, yürüyüşüne otorite katıyordu. Açık sarı saçları alnına düşmüş, koyu mavi gözleri ise buz gibi ve delici bir soğuklukla bana kilitlenmişti. Öyle bir bakıştı ki, yargılar gibi... çözer gibi... ezip geçer gibi. Yanıma yaklaştı. Sandalyeye bağlı hâlde kıpırdayamıyordum. Başını eğdi, nefesi yüzüme çarptı; yoğun bir alkol, sigara ve ağır bir erkek parfümü kokusu burnumu yaktı. Parmaklarının arasında gevşekçe tuttuğu purodan duman yükseliyordu. Bir anda çenemi kavradı. Sertti... acıtacak kadar güçlü. “Yüzünü nihayet görebildik Eliz,” dedi kısık ama tehditkâr bir ses tonuyla. Gözlerimin içine baktı, dudaklarında soğuk bir tebessüm belirdi. “Bana anlatacakların vardır, değil mi?” Tüm bedenim gerildi. Gözlerim onun gözlerine dikilmişti. Ve o an anladım: Burası sıradan bir yer değildi. Bu adam... sıradan biri değildi. Ve ben... sıradan bir kurban olmayacaktım. Adam birden durdu. Çevremde ağır adımlarla dolaşırken bir parmağını omzuma dokundurdu. Teni, deri montunun soğukluğu kadar sertti. Başını yavaşça eğip kulağıma yaklaştı. Nefesi boynuma değdi. “Eliz...” dedi tok ve sert bir sesle. Ardından kulağıma usulca üfledi. Vücudum irkildi, tüylerim diken diken oldu. “Bana bir sandalye getirin… ya da koltuk,” diye bağırdı ansızın. İki adam hemen harekete geçti. Tam karşıma koyu siyah, deri bir koltuk yerleştirdiler. Adam, tüm ihtişamı ve umursamazlığıyla koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne attı, kahvesinden bir yudum aldı ve gözlerini üzerime dikti. “Şimdi biraz sohbet edeceğiz,” dedi soğukkanlılıkla. “Bilirsin, muhabbet… Ama ilginçtir, bir sürü mafya senin peşinde. Dedim ki, herkesin eline düşeceğine önce ben kapayım. Hadi bakalım Eliz, şimdi sen söyle, nedir bu işin aslı?” Gözlerimi ondan kaçırdım, başka yöne baktım. “Ben hiçbir şey bilmiyorum,” dedim, sesim kararlı ama yorgundu. “Hmm... Demek bilmiyorsun,” dedi, dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrım belirerek. “E ben de bilmiyorum.” Öne doğru eğildi, yüzüme daha yakından baktı. “Sırf bu yüzden mi yani? Hadi, söyle de şunlar seni çözsünler.” Omuz silkti, tekrar geriye yaslandı. Adamlarının biri kahvesini tazeledi. Yavaşça bir yudum daha aldı. “Cinayet işlemişsin… O yüzden seni almaya geldiler, değil mi?” “Evet…” dedim sessizce. Adam birden daha ciddi bir tavırla konuştu: “Sana bir teklifim var, Eliz. Benimle evlen. Hem seni büyükannenden, hem mafyalardan, hem de diğer tüm çetelerden korurum.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Gözlerim irileşmişti. “Ne?.. Ama ben 18’im, sen... sen en az 30’sun. Olmaz bu.” Düşünceler kafamda çarpışmaya başladı. İçimdeki sesler küçük bir savaş alanına dönmüştü. Birinci Ses: “Yaş sadece bir sayıdır. Zaten başımıza daha ne gelebilir ki? Belki de kaderdir bu.” İkinci Ses: “Hayır! Bu çok saçma. Yaş farkı, tehditler, bilinmezlik... Bu bir tuzak olabilir.” Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kısmış, yüzüne dikkatlice bakıyordum. “Tamam,” dedim yutkunarak. “Ama sadece mecbur olduğum için. Yine de… Neden yardım ediyorsun bana?” Elini çenesine götürdü, gözlerini benden ayırmadan cevapladı: “Küçüğüm... Yalnızlık gerçekten can sıkıyor.” Yüzümü buruşturup ona sertçe baktım. “Dalga mı geçiyorsun benimle? Hem beni ne zaman çözeceksin?” Adam iç çekti. Sessizce arkamdan dolandı. Bileklerimi bağlayan ipleri çözdü. Yavaşça ayağa kalktım. Ama içimde hâlâ cevaplanmamış onlarca soru vardı. Bu adam kimdi gerçekten? Ve ben artık kimdim? Depodan çıktığımızda etrafımızdaki adamların adımları sertti ama başları öne eğikti. Sanki sessiz bir korku hâkimdi ortama. Arabanın ön koltuğuna oturduğumda kısa bir şaşkınlık yaşadım. Arka koltukta biri oturacak sanmıştım, ama Atlas direksiyona geçti. “Bu arada,” dedi, direksiyon başındayken sırıtarak. “Ben Atlas.” Başımı hafifçe salladım. Sesim çıkmasa da zihnimde yankılanan sorular vardı. Kimsin sen? Neden yardım ediyorsun? Yol bir süre sessiz geçti. Ardından büyük, demir kapılarla çevrili bir bahçeye girdik. Kapılar yavaşça açıldı, araba içeri süzüldü. Gözlerim önümde yükselen villaya kilitlendi. Beyaz cephesi, altın detaylarla süslenmişti. Dev gibi görünüyordu. Bahçede yontulmuş çalılar, zarif heykeller ve adeta tablo gibi dizilmiş çiçekler vardı. Araba durdu. Atlas inip kapımı açtı. İçeri birlikte girdik. Mermer zemin neredeyse kaygandı, her şey parlıyordu: kristal avizeler, altın yaldızlı vazolar, duvarlara asılı eski tablolar... Buraya ait değildim, bunu her hücremde hissediyordum. Tam o anda bir ses yankılandı mermer koridorda. “Eliz?” Ses tanıdıktı. Kalbim bir an duracak gibi oldu. “Acar?” dedim kısık ama şaşkın bir sesle. Uzakta, merdivenlerin başında duruyordu. Bize doğru yürümeye başladı. Yüzü her zamanki gibi ifadesizdi ama gözleri beni inceler gibiydi. Atlas hafifçe güldü, eliyle aradaki mesafeyi kapatan Acar’ı gösterdi. “Tanıştırayım,” dedi. “Acar… kardeşim.” O an içimde bir şey kırıldı. Bir şey oturmadı. Acar ve Atlas... Kardeş miydi? Dünya bir kez daha ayaklarımın altından kaymaya başladı... Acar, Atlas’a sorgulayıcı gözlerle döndü. Kaşları çatılmıştı, sesi şüphe doluydu. "ağabey… Eliz sınıf arkadaşım.Da siz ne alâka?” Atlas bir adım öne çıktı, hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Biz evleneceğiz, Acar.” O an gözlerim fal taşı gibi açıldı. Boğazım kurudu. Böyle bir şeyi bu kadar rahat, bu kadar açık söylemesini beklemiyordum. Şaşkınlıkla Atlas’ın yüzüne baktım. İçimdeki düşünceler çığ gibi büyüyordu. Acar’ın sesi sertleşti. “Saçmalama. Eliz’in yaşı çok küçük…” Atlas kaşlarını kaldırıp kardeşine baktı, sesi iğneleyiciydi. “Tebrik edeceğine söylediklerine bak. Hiç olmadı, Acar.” Acar bana döndü. Gözleriyle delip geçiyordu. Utanmıştım, ya da öfkeyle karışık bir huzursuzluk sarmıştı beni. Başka tarafa baktım, göz göze gelmeye cesaret edemedim. “Haydi Eliz, bizimkilere tanıştıralım seni,” dedi Atlas. Olduğum yerde kaldım. Fakat o, tereddüdüme aldırmadan bileğimden sertçe çekti. Acar arkamızdan şaşkınlıkla gelip durumu anlamaya çalışıyordu. Salona girdiğimizde ortam bir anda sessizleşti. Gözüm ilk olarak bir koltukta oturan kadına takıldı. Sarışındı, elinde bir gazete tutuyor, sanki hiç kimse yokmuş gibi okuyordu. Yanında oturan adamın elinde sigara değil, puro vardı. Kalın dumanı salonda ağır bir hava bırakıyordu. Köşede, benim yaşlarımda bir kız vardı: yukarıdan toplanmış at kuyruğu, mat kırmızı bir ruj… Yanında da uzun boylu, buğday tenli, top sakallı bir adam duruyordu. Atlas yanlarına yürüdü, ben de peşinden. Hepsi, onun gelişiyle ayağa kalktı. “Bu annem,” dedi Atlas. Kadın zar zor gülümsedi, elini uzattı. Sıktım. “Ve babam.” Aynı şekilde elini uzattı, el sıkıştık. Ama gülüşler zorlama, bakışlar soğuktu. “Sena, kızım, gelsene buraya!” dedi annesi. Sena denilen kız, bana buz gibi bir bakış fırlatıp önümden geçip gitti. Gergin bir sessizlik oldu. “Onun adına özür dilerim,” dedi yanında duran adam. Sena’nın eşiymiş, top sakallı. 21 yaşındaymış. “Sorun değil,” dedim kısa bir tebessümle. Ama içimdeki kasvet artıyordu. “Ben lavaboya gideceğim,” dedim. Atlas başını onaylar şekilde salladı. Salondan çıkıp koridorda ilerlemeye başladım. Ama yönümü bulamıyordum ki arkamdan bir ses geldi: “İkinci kat, sağda.” Döndüm. Acar’dı. “Teşekkürler… Acar,” dedim kısık bir sesle. Tam gidecektim ki, arkamdan konuştu. “Eliz… kendine neden bunu yapıyorsun? Neden kendine yükleniyorsun?” Sesi buz gibiydi. Tanıdık ve kırıcı. Eskiden de hep böyleydi — susardı, anlayış göstermezdi. Hep ben suçluymuşum gibi davranırdı. Şimdi karşıma geçmiş, hâlâ aynı soruları soruyordu. Cevap vermeden yürümeye başladım. Kolumdan tuttu. “Sen daha küçüksün, Eliz. Buna izin veremem. Atlas’ın oyunlarına gelme. Bırak bu inatçılığı,” dedi, sesinde yorgun ve alkolle harmanlanmış bir titrek ton vardı. Onu dinlemeden bir adım daha attım. Gitmek istiyordum. Fakat yine kolumdan tuttu. “Eliz, yapma!” diye bağırdı. Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki, salondaki herkesin birazdan buraya toplanacağından emindim. “Acar, sus! Şimdi herkes buraya gelecek,” dedim dişlerimin arasından. Kolumu sertçe çekip kendimi kurtardım. Son bir kez ona baktım. O da bana… Ama sonra gözlerimi kaçırdım. Uzaklaştım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD