AYNI SOFRANIN EKMEKLERİ

1746 Words
Yelkovan Mahallesi’nde sabah, denizden gelen tuzlu rüzgârla uyanmıştı. Dalgalar kıyıya ağır ağır vuruyor, sahildeki eski kayıklar hafifçe sallanıyordu. Gökyüzü soluk mavi, güneş utangaç bir sıcaklıkla çatıların arasından sızıyordu. Mahallenin tam ortasında, yıllardır aynı yerde duran ahşap kürsü yine kurulmuştu. Boyası yer yer dökülmüş, köşeleri eskimişti ama dimdik ayaktaydı. Tıpkı Yelkovan’ın insanları gibi. Kemal Bey kürsüye doğru ağır adımlarla yürüdü. Üzerinde her zamanki koyu renk ceketi, ütülü pantolonu vardı. Yüzünde ciddi ama sıcak bir ifade… Elini mikrofonun başına götürdü. Hoparlörden önce hafif bir cızırtı yükseldi. Ardından bütün mahalleyi dolduran o tok ve güven veren ses duyuldu. “Yelkovan Mahallesi’nin güzel insanları…” Kapı önünde çay içen kadınlar başlarını kaldırdı. Bakkalın önünde okey taşlarını dizen adamlar ellerini durdurdu. Çocuklar oyun oynarken bir anlığına sustu. Ses, dar sokaklardan geçip bahçelere, pencerelere, açık balkonlara doldu. “Biz bu mahallede sadece yan yana yaşamıyoruz. Biz aynı rüzgârı soluyor, aynı denizin tuzunu taşıyoruz yüzümüzde.” Sokak başındaki çınar ağacının yaprakları hafifçe hışırdadı. Kemal Bey bir an durdu, gözleri mahalleyi süzdü. “Son zamanlarda herkesin omzunda bir yük var. Geçim derdi, evlat derdi, hayatın yorgunluğu… Ama biz bir araya geldiğimizde o yük hafifler. Birlik olunca hafifler.” Sesindeki kararlılık hoparlörden yankılanarak çamlığa doğru uzandı. “Bu yüzden yarın akşam üzeri, çamlıkta bir piknik yapıyoruz. Hep birlikte. Kimsenin cebinden ayrı bir masraf çıkmayacak. Herkes evinde ne varsa onu getirecek. Bir tepsi börek, bir tabak dolma, bir demet maydanoz… Ne varsa. Çünkü mesele sofranın zenginliği değil, yüreğin zenginliğidir.” Bir balkon kapısı açıldı. Sevda Hanım elindeki bezle camı silerken durdu, yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. Kemal Bey devam etti. “Çocuklarımız koşsun, büyüklerimiz aynı masada otursun. Kırgınlıklar varsa bitsin. Dargınlıklar varsa unutulsun. Biz Yelkovan’ız. Aynı toprağın, aynı suyun insanlarıyız.” Bir anlık sessizlik oldu. Ardından sesi daha da yumuşadı. “Yarın akşam, güneş batarken çamlıkta buluşuyoruz. Herkes davetlidir. Soframız bir, niyetimiz bir.” Mikrofonun sesi hafifçe kesildi. Ama sözler çoktan mahalleye yerleşmişti. Hazırlıklar daha o an başladı. Kadınlar kapı önlerinde toplanıp ne yapacaklarını konuşmaya koyuldular. Birinin aklına sarma geldi, öteki kek yapacağını söyledi. Genç kızlar örtüleri silkeledi. Çocuklar piknik lafını duyunca sevinç çığlıkları atarak çamlığa doğru koştu, kuru dalları toplamaya başladılar bile. Denizin kokusuna bu kez bir telaş karışmıştı. Çamlık, mahallenin biraz yukarısındaydı. Çam ağaçları uzun gövdeleriyle gökyüzüne uzanıyor, reçine kokusu havaya yayılıyordu. Yerde sararmış iğne yapraklar yumuşak bir halı gibi seriliydi. Gençler eski tahta masaları taşımaya başladı. İki delikanlı, kahverengi bankları omuzlayıp gölge bir yere yerleştirdi. Bir kadın seslendi. “Şuraya uzun masa kuralım, herkes yan yana otursun.” Bir başkası cevap verdi. “Çocuklar için de ayrı bir köşe yapalım, ateşten uzak olsunlar.” Güneş yavaş yavaş batıya kayarken çamlığın içinde bir hareket, bir canlılık belirdi. Kuş seslerine insan sesleri karıştı. Mahalle yeniden nefes alıyordu. Lal, evlerinin penceresinden çamlığa doğru bakıyordu. Saçları omzuna düşmüş, yüzünde anlaşılması zor bir ifade vardı. İçinde bir kıpırtı… Hem gitmek isteyen hem de kalmak isteyen bir duygu. Sevda Hanım mutfaktan seslendi. “Akşam için ben börek yapacağım. Sen de bir şey hazırlamak ister misin kızım?” Lal gözlerini çamlıktan çekmeden cevap verdi. “Bilmem anne…” Sevda Hanım yanına geldi, kızının yüzüne dikkatle baktı. “Mahalle bir araya geliyor Lal. Bazen insanın kalbi de kalabalıkta iyileşir.” Lal başını hafifçe eğdi. İçinden geçen ismi söylemedi. Ama o isim, rüzgâr gibi zihninin içinde dolaşıyordu. Yaman. Çamlıkta kurulan masaların bir ucunda, gençlerle birlikte çalışan uzun boylu bir siluet vardı. Kollarını sıvamış, bir bankı tek başına kaldırmıştı. Yüzünde ciddi ama sakin bir ifade… Mahalle birlik için hazırlanıyordu. Ama bazı kalpler, akşam yalnızca piknik için atmayacaktı. Ve Yelkovan Mahallesi, güneş batarken, uzun zamandır ilk kez gerçekten aynı sofraya oturmanın heyecanını taşıyordu. Evlerinin mutfağı o gün başka türlü kokuyordu. Tereyağının kızgın tavada bıraktığı o hafif yanık kokusu, ince ince doğranmış ıspanağın buharı, açılan yufkaların hışırtısı… Sevda Hanım tezgâhın başında, yılların alışkanlığıyla hamuru inceltirken bile zarifti. El bilekleri hızlı ama yumuşaktı. Tepsinin içine dizdiği börekleri parmak uçlarıyla düzeltip üzerine yumurta sarısını sürdü. Fırının kapağı kapanırken mutfak bir anda ısındı. Camlar hafif buğulandı. Lal ise karşı tezgahta, kollarını sıvamış, saçlarını ensesinde toplamıştı. Önünde cam bir karıştırma kabı, içinde yumurtalar ve şeker… Çırpma telinin ritmik sesi mutfağın sessizliğine eşlik ediyordu. O kek, mahallede “Lal Denizi’nin keki” diye anılırdı. Yumuşacık olurdu. Kokusu bile insanın içini ısıtırdı. Şeker eriyip karışım köpük köpük olunca Lal ununu eledi, vanilyasını kattı. Karıştırırken gözleri bir an dalıp gitti. Çamlık… akşam… Kalabalık… Ve belki bir bakış. Kek kalıbına dökülen hamurun akışı bile umut gibiydi. Tam o sırada Kemal Bey kapıdan içeri girdi. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamıştı. Burnuna gelen kokuyla yüzü aydınlandı. “Evde bayram var da benim mi haberim yok?” Sevda Hanım başını kaldırmadan cevap verdi. “Akşamki piknik için hazırlık yapıyoruz Kemal. Sen kürsüde konuştun, biz de sözünü yere düşürmeyelim dedik.” Kemal Bey mutfağın ortasına kadar geldi. Fırının kapağını açan Sevda Hanım’ın tepsisinden yayılan börek kokusu odayı doldurdu. “Şu koku var ya şu koku… İnsan bu mahallede doğduğuna şükrediyor.” Ama gözleri bir anda tezgâhtaki kek kalıbına takıldı. Lal tam kalıbı fırına yerleştirirken babasının bakışını yakaladı. Kemal Bey’in yüzünde çocukça bir sevinç belirdi. “İşte en sevdiğim limonlu kek yapılmış!” Lal gülümseyemeden babası yanına geldi. Saçlarının üstüne eğilip sevgiyle bir öpücük kondurdu. Lal kıkırdayarak babasına sarıldı. “Annem duyarsa kızar ama…” Kemal Bey gür sesiyle kahkaha attı. “O zaman duyurma!” Gözleri muzipçe parladı. Lal hemen geri çekildi, gözlerinde yaramaz bir ışık vardı. “Asla! Hemen yetiştireceğim. Babam benim yaptığım her şeyi daha çok seviyor diyeceğim.” Sevda Hanım arkasını dönmüş olsa da omuzları hafifçe titredi. Gülmemek için kendini zor tuttuğu belliydi. Kemal Bey bir anda Lal’i yakaladı. Beklemesine fırsat vermeden onu omzuna attı. “Hop! Kaçmak yok!” Sonra abartılı bir şekilde inledi. “Of of… Bu ne böyle! Sen ne ara bu kadar büyüdün, ağırlaştın?” Lal kahkaha atıyordu. Saçları omzundan aşağı sarkmış, ayakları havada sallanıyordu. “Baba! Baba bırak!” Kemal Bey yine söylendi. “Benim minik kızım ne ara böyle oldu?” Lal gülerek cevap verdi. “Baba ben on sekiz yaşındayım ve elli dokuz kiloyum!” Kemal Bey bir an durdu. Sonra kızını yavaşça yere indirdi. Ellerini Lal’in yüzüne götürdü. Avuçlarının arasına aldı. Göz göze geldiler. O an mutfaktaki bütün sesler sanki uzaklaştı. Kemal Bey’in sesi yumuşadı. “Sen hâlâ benim kucağımda minik pembe battaniyeye sarılmış, al yanaklı, deniz gözlü kızımsın.” Bir nefes aldı. “Gözlerinde hayat bulduğum, nefesimi hissettiğimsin.” Lal’in gözleri bir an doldu. Dudakları titrer gibi oldu ama gülümsemeyi seçti. Tam o sırada Sevda Hanım tepsiyi tezgâha bıraktı ve sahnenin içine girer gibi konuştu. “Aşkınız bittiyse çıkalım mı? Herkes toplanmaya başladı.” Kapıya doğru yürüdü, dış kapıyı açtı. İçeri sonbaharın serin rüzgârı doldu. Kemal Bey ve Lal aynı anda kahkaha attılar. Lal tepsiyi uzattı. Kek nar gibi kızarmış, kabarmıştı. Kemal Bey tepsiyi eline alırken göz kırptı. “Annen yine kıskandı.” Dışarıdan mahalle sesleri geliyordu. Birileri masa taşıyor, çocuklar bağırıyor, kadınlar birbirine sesleniyordu. Evlerinin kapısından çıktıklarında güneş yavaşça batmaya hazırlanıyordu. Gökyüzü turuncu ve pembe arasında bir yerdeydi. Ve Yelkovan Mahallesi, sadece piknik için değil… Bir ailenin içindeki sevginin sıcaklığıyla da ısınıyordu. Yelkovan’ın çamlığına giden patika, akşamüstü güneşinin altında altın gibi parlıyordu. Çam ağaçlarının gölgeleri uzamış, reçine kokusu serin rüzgârla karışmıştı. Lal, annesiyle babasının arasında yürürken ayaklarının altındaki kuru iğne yaprakların hışırtısını duyuyordu. Kemal Bey bir elinde kek tepsisini, diğer elinde ince katlanmış bir örtüyü taşıyor; Sevda Hanım börek tepsisini dikkatle tutuyordu. Çamlığa yaklaştıkça sesler arttı. Önce kahkahalar, sonra çocuk çığlıkları, ardından semaver kapağının metal sesi… Alan neredeyse dolmuştu. Büyükler iki köşede semaver yakmış, biri körükle ateşi harlıyor, diğeri çaydanlığı yerleştiriyordu. İnce duman çamların arasından yükselip gökyüzüne karışıyordu. Küçük çocuklar top oynuyor, arada top masalara kaçınca özür dileyip geri alıyorlardı. İki kız ip atlıyor, ipin yere her çarpışında ritmik bir ses çıkıyordu. Birkaç küçük çocuk koştururken çam iğnelerinin üzerinde kayar gibi ilerliyordu. Gençler biraz daha kenarda, kendilerine ayrı bir masa kurmuştu. Masanın üstünde kola şişeleri, çekirdek paketleri, birkaç plastik bardak… Aralarındaki kahkahalar diğer seslerden daha yüksekti. Lal’in gözleri istemsizce o tarafa kaydı. Ve onu gördü. Yaman, masanın bir ucunda oturmuştu. Kolları sıvalı, dirsekleri masaya dayanmıştı. Başını hafif yana eğmiş, bir şey dinliyordu. Güneşin son ışıkları yüzünün bir tarafını aydınlatıyor, diğer tarafını gölgede bırakıyordu. Çene hattı belirgin, bakışları sakindi ama içinde bir mesafe vardı. Lal’in adımı bir an tökezledi. Sanki yere takılmış gibi. Ama takılan şey ayağı değildi. Bir anlık duraksama… ardından gözlerini başka yöne çevirdi. Kalbi hızlanmıştı ama yüzünde belli etmemeye çalıştığı bir sakinlik vardı. Yürümeye devam etti. Uzun masanın sonuna doğru baktığında Esin’i gördü. Esin, annesi Neriman Hanım ve babası Hakan Bey’le birlikte oturuyordu. Zaten Kemal Bey de adımlarını o yöne çevirmişti. İki aile neredeyse yıllardır aynı sofrada oturur gibiydi. Kemal Bey yaklaştığında Hakan Bey ayağa kalktı. İki adam sıkıca sarıldı. Omuzlarına vurarak, gülerek… “Hoş geldiniz komşular!” “Hoş bulduk, çamlık yine bizim çocukluğumuz gibi olmuş!” Sevda Hanım ile Neriman Hanım da birbirlerine sarıldılar. Kadınların sarılması daha yumuşak, daha içtendi. Esin yerinden kalkıp Lal’e doğru geldi. Sarıldıklarında o eski, çocukluk kokusu vardı aralarında. Aynı sokakta büyümenin, aynı sırayı paylaşmanın kokusu. “Sonunda geldin!” Lal gülümsedi. “Kek anca oldu.” Esin hafifçe yana eğildi, sesi biraz alçaldı. “Aras, abimin yanında oturuyor… Bir türlü oraya bakamadım.” Sözlerindeki gerginlik saklanamıyordu. Lal’in kalbi o isimle birlikte bir kez daha çarptı. Başını yavaşça gençlerin masasına doğru çevirdi. Yaman’ın yanında gerçekten de Aras vardı. Yaman’ın en yakın dostu. Belki de tek dostu. Uzun boylu, güler yüzlü, ama gözlerinde çocuğa benzeyen o derinlik. Lal’in bakışı o masada birkaç saniye gezindi. Sonra kenarda, biraz daha ileride, mahallede yaşayan bekar ablaların oturduğu masayı fark etti. Şık giyinmişlerdi. Saçları yapılmış, makyajları özenli… Kahkahaları biraz daha yüksek, bakışları biraz daha cesurdu. Bir boş sandalye çekildi. İçlerinden biri oturdu. Diğeri yer açtı. Lal derince yutkundu. Esin o masaya bakıp iç çekti. “Keşke… keşke biz de onlar gibi olsaydık.” Lal başını Esin’e çevirdi. “Nasıl yani?” Esin dudaklarını büzdü. “Umursamaz. Rahat. Kim ne der diye düşünmeyen. Bak… istedikleri masaya oturuyorlar. İstedikleri gibi gülüyorlar.” Lal’in gözleri bir an yeniden Yaman’ın olduğu masaya kaydı. Sonra geri geldi. İlk kez, içindeki o ince sızı yüzüne yansıdı. “Keşke…” Kelime dudaklarından çok yavaş çıktı. Esin o an durdu. Lal’in gözlerine dikkatle baktı. O bakışta hâlâ dinmemiş bir şey vardı. Yıllardır üstü örtülmüş ama tamamen kaybolmamış bir şey. Esin’in sesi yumuşadı. “Kuşum…” Tek kelimeydi ama içinde anlayış vardı. Hüzün vardı. Lal gözlerini kaçırmadı bu kez. Hafifçe gülümsedi ama o gülümsemenin altı kırılgandı. Çamlığın içinde semaver fokurduyordu. Çocuklar bağırıyordu. Büyükler sofraya tabak diziyordu. Ama iki genç kızın arasında, geçmişten kalan bir cümle asılı duruyordu. Keşke.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD