bc

Kan ve Bedel +18

book_age18+
721
FOLLOW
10.2K
READ
revenge
dark
forbidden
love-triangle
contract marriage
BE
one-night stand
reincarnation/transmigration
family
HE
escape while being pregnant
time-travel
teacherxstudent
love after marriage
system
age gap
fated
forced
opposites attract
second chance
friends to lovers
pregnant
arranged marriage
shifter
curse
playboy
badboy
kickass heroine
sporty
neighbor
stepfather
mafia
single mother
gangster
heir/heiress
blue collar
drama
tragedy
sweet
lighthearted
serious
kicking
bold
single daddy
werewolves
vampire
game player
campus
city
medieval
mythology
office/work place
pack
small town
high-tech world
another world
ABO
cheating
childhood crush
disappearance
enimies to lovers
lies
secrets
soul-swap
superpower
rebirth/reborn
dystopian
war
ancient
love at the first sight
affair
friends with benefits
surrender
addiction
assistant
actor
substitute
Pharaohs
like
intro-logo
Blurb

Tavandaki çatlaklardan kendime haritalar çıkarıyordum. Her bir çizgi başka bir kaçış yolu, başka bir hesap gibiydi. Benim asıl adım karanlıktı; savaştan doğmuş, savaşın içinde yaşamış ve ancak savaşta ölecek biriydim. Gardiyanlar kapıları kilitlediklerini sanıyorlardı ama bilmedikleri bir şey vardı: Benim bedenimin nerede olduğunun bir önemi yoktu. Ben bu dört duvarın içinde de olsam, dışarıda nefes alan her namussuzun ensesindeydim.Korkarak yaşayanların kaybedecek çok şeyi olur, ama korkmadan yaşayanların kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Bir gün cesaretle yaşayan biri, korkak birinin bütün ömrüne bedel olur. O küçük çocukların kanına girenleri, sattıkları zehirde boğarken vicdanım bir an bile titremedi. 'Öyle bir hesap kes ki,' dedim kendime, 'cehennem bile bu faturayı öderken zorlansın.'İşimiz bittiğinde, elimdeki tuşlu telefonu sağa sola çevirirken aslında ne kadar yalnız olduğumu fark ettim. Düşmanlarım için kaybedecek hiçbir şeyimin olmaması iyiydi;

chap-preview
Free preview
Savaşın oğlu Şervan
Şervan'ın anlatımı.. Yatağıma uzanmış, tavandaki çatlaklardan kendime haritalar çıkarıyordum. Her bir çizgi başka bir kaçış yolu, başka bir hesap gibiydi. Telefonum titredi. Gelen mesaj tek kelimeydi: “Paket açıldı.” Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. O uyuşturucu baronunun şimdi nasıl yalvardığını gözümde canlandırabiliyordum. Çocukların katili… şimdi bir farenin kapana kısılması gibi çırpınıyordu. Parmaklıkların arasından süzülen ay ışığına baktım. Soğuk, keskin, sessiz… Kendi kendime fısıldadım: “Öyle bir hesap kes ki… cehennem bile bu faturayı öderken zorlansın.” Derin bir nefes aldım. İçimdeki karanlık kabarıyordu. Demin çıktığım hücreden. “Zehir, kes şunun biletini… cehennemde zebanilerle tanışsın.” Sesim, duvarlarda yankılandı. Sert adımlarla ilerleyip koğuşa girdim. Adımlarım zemini döverken, karanlığın gözlerimde değil, içimde yaşadığını biliyordum. Benim asıl adım karanlıktı. Savaştan doğmuş, savaşın içinde yaşamış… ve savaşta ölecek biriydim. Korkarak yaşayanların kaybedecek çok şeyi olur. Ama korkmadan yaşayanların… kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Bir gün cesaretle yaşayan biri, korkak birinin bütün ömrüne bedel olur. Dün gazetede okuduğum haber hâlâ zihnimi kemiriyordu. Bir okulun önünde, küçücük çocuklara sattıkları zehir yüzünden ölenlerin sayısı yüzü geçmişti. Her satırda damarlarım şişmiş, öfkem kabarmıştı. “Lan…” dedim dişlerimin arasından, “bunlar nasıl elini kolunu sallaya sallaya bu işi yapıyorlar?” Elimi önümdeki masaya öyle bir vurdum ki masa ortadan ikiye ayrıldı. “Zehir!” diye kükredim. “Biz ne diye varız lan? Bunlar it gibi geziyor sokaklarda! ‘Sokaklar bizim’ diye boş konuşup duruyoruz!” Zehir başını eğdi. Sesi kısık ama ağırdı. “Artık adım başı varlar… yetişemiyoruz.” Elimdeki gazeteyi buruşturup yere fırlattım. “Yirmi dört saat,” dedim, sesim buz gibiydi. “Yirmi dört saat içinde o it gebermezse… sizi onun yerine toprağa gömerim.” Kurşun ve Zehir kısa bir bakış attı birbirine. “Tamam,” dediler. “O iş bizde.” Bir an duraksadılar. “Ama önce buradan çıkmamız lazım.” Başımı hafifçe salladım. Bir işaret yetti. Adam kapıya vurdu. Birkaç saniye sonra gardiyan sinirli bir yüzle içeri girdi. “Yine ne oluyor? Bu sefer ne yaptınız?” Alaycı bir gülümseme yerleşti yüzüme. “Daha bir şey yapmadık,” dedim. “Ama yapmayacağız anlamına da gelmez.” Başını geriye attı, bıkmış bir halde. “Müdürün gözü üstünüzde. Beni işlerinize karıştırmayın. Artık ileri gidiyorsunuz.” Bir adım attım. Mesafeyi kapattım. Nefesimi çekerken gözlerinin içine baktım. “Aslanım…” dedim alçak ama tehditkâr bir sesle, “ne kadar ileri gideceğimize sen mi karar vereceksin?” Gözlerindeki korku büyüdü. “sadece biz karar veririz.” Bir adım daha yaklaştım. Gardiyan istemsizce geri çekildi. “Korkma,” dedim. “Bizim işimiz devletle olmaz. Bizim işimiz… suçlularla, şerefsizlerle.” Yutkundu. Cesaretini toplayıp mırıldandı: “O yüzden mi geçen ay cezaevini yaktınız?” Zehir ve kurşun hafif tebessüm ettiler. Gözlerimi kısmadan cevap verdim: “O konu başka. Sen de biliyorsun… biz haklıyız.” “Haksızsın” diyemedi. Diyemezdi. Çünkü o kelimenin bedelini biliyordu. Arkamı dönmeden konuştum: “Kurşun ve Zehir bugün buradan çıkacak.” Gardiyan derin bir nefes aldı. “Tamam… hallederiz. Ama bu kaçıncı oldu?” Yavaşça ona döndüm. Bakışlarımı üzerine kilitledim. “Kaçıncı olmuş?” dedim. Sessizlik çöktü. Cevap vermesini bekledim. Gözlerim ondan tek bir kelime koparmak ister gibi sabitlenmişti. “Bilmiyorum…” dedi sonunda. Bir adım daha attım. “Bilmiyorsan konuşma o zaman.” Adam iyice afalladı. Ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Kurşun ve Zehir yan yana durmuş, tek kelime etmeden beni izliyordu. Ve ben… içimde büyüyen o karanlıkla birlikte, yaklaşan fırtınayı hissediyordum. “Erken dönerler, değil mi?” dedi, konuyu değiştirerek. “Merak etme,” dedim soğuk bir sesle. “Senin başını yakacak bir durum olmaz.” “Tamamdır…” dedi. Başımı hafifçe salladım. “Eyvallah.” Elimdeki tuşlu telefonu sağa sola çevirdim. Arayacak kimsem yoktu. Düşmanlarım için kaybedecek hiçbir şeyimin olmaması iyiydi… ama bazen, sadece bir anlık yalnızlıkta, bu durum ağır geliyordu. Böyle anlarda telefonu açıp tekrar kapatırdım. Sanki biri varmış gibi… sanki biri arayacakmış gibi. Bir süre sonra numarayı çevirdim. “Çağla,” dedim, “Kurşun’la Zehir’i cezaevinin önünden al.” Karşı taraftan hemen itiraz geldi. “Şervan, bak yanlış yapıyorsun.” “Nasihat yok, avukat hanım.” Sesim sertleşti. “Dediğimi yap. Bana ne yapmam gerektiğini söyleyip durma.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonunda pes etti. “Tamam… çıkmadan önce haber versinler, alırım.” “Aldığın gibi bırak,” dedim bu sefer, sesinde hafif bir alay vardı. Kaşlarım çatıldı. “Bunlar süs köpeği mi? ‘Al’ deyince al, ‘bırak’ deyince bırak?” Hafifçe sırıttım. “Şşş… avukat hanım,” dedim. “sivas kangalına süs köpeği muamelesi yaparsan gücenirler.” Cevabını beklemeden telefonu kapattım. Kurşun’la Zehir’e döndüm. “Hadi bakalım, süs köpekleri… avukat sizi bekliyor.” İkisi aynı anda homurdandı. “Bari kangal falan deseydin,” dedi Kurşun. “Süs köpeği ne lan?” Zehir başını salladı. “Köpek olmamızda sorun yok da… süs köpeği ağır oldu.” Birbirlerine bakıp sustular. Gururlarına dokunmuştu ama ses etmediler. Hazırlanıp, ellerini kollarını sallaya sallaya cezaevinden çıktılar. Ben ise tekrar yatağıma uzandım. Tavandaki çatlaklara bakarak zamanın akmasını izledim. Saatler sonra haber geldi. “Adamı yakaladık.” Dudaklarım kıvrıldı. “Tamam, Beni bekleyin ben de geliyorum” dedim. Şimdi sıra bendeydi. Üzerime geçirdiğim üniforma ile adımlarım yankılandı. Yeri döve döve yürüyordum. Elimdeki jopu hafifçe çevirerek demir parmaklıkların arasından bir gardiyan gibi geçiyordum. Şapkam yüzümü gölgeliyordu. İçerideki adamımız sayesinde. Geçtiğim her kameranın açısı birkaç saniyeliğine donuklaşıyordu. Beni fark etmeleri… imkânsızdı. Çamaşırhaneye indiğimde, malzeme getiren kamyonetin arkasına sessizce süzüldüm. Tam o sırada, baş gardiyanın telaşlı sesi duyuldu: “Kurban olayım… başımı yakma. Hemen gelin…” “Ne ağladın gardiyan… tamam dedik ya. Ne zaman seni zor durumda bıraktık?” Kamyonetin kasasına giren ben değildim. O, gölgelerimden biriydi. Ben ise çamaşırhanenin nemli sıcağında, sırtımı duvara yaslamış bir sigara yaktım. Duman ağır ağır yükselirken içerideki rutubetle karışıyordu. Baş gardiyan yanıma yaklaştı. Sesi titriyordu. “Şervan… yapma, kurban olayım. Sen buradasın ama ruhun dışarıda. İstersen çıkarsın… bunlara gerek kalmaz. Bir duyulursa ikimizin de ipini çekerler.” Gözlerimi kapıya diktim. Dumanı ciğerlerime değil, sanki ruhuma çektim. “O kadar korkutma lan kendini,” dedim. “Ölümden ötesi yok… Bir de ölümden korkmuyoruz” Adamın aklı bazen beni anlamaya yetmiyordu. “Benim bedenimin nerede olduğunun bir önemi yok, gardiyan,” dedim. “Ben bu dört duvarın içinde de olsam, dışarıda nefes alan her namussuzun ensesindeyim.” İkinci kamyonete binip dışarı çıkan araç, cezaevinin kapısından ağır ağır çıktı. Birkaç dakika sonra araç durdu. Kapı açıldı. “Az zamanınız var,” dedi biri. İleride duran siyah jip korna çaldı. Bana gel diyordu. Ama ben kimsenin ayağına gitmem. Olduğum yerde kaldım. Yoldan geçen araçların arasında, yolun ortasında dikildim. Jip üzerime doğru geliyordu. Milim kıpırdamadım. Sonunda kapı açıldı. Arka koltukta oturan Çağla bana bakıp gülümsedi. “Hoş geldin.” Başımı salladım. “Eyvallah.” Arabaya bindim. “Nereye gideceğimizi biliyorsun,” dedim. Çağla’nın karşısına geçip oturdum. Gözleri üzerimdeydi. Cebimden telefonu çıkarıp açtım. Zehir’i aradım. Kurşun ve Zehir… benim gölgemdi. En sadık mermilerim. Yolda giderken aniden, “Dur,” dedim. Araç yavaşladı. Çağla’nın inmesini bekledim ama inmedi. “Devam et,” dedi. Bir anda gelip kucağıma oturdu. “Kaşınma kızım… in,” dedim dişlerimin arasından. Elini gömleğimin düğmelerine götürdü. “Avukatın olarak yardımcı oluyorum,” dedi alayla. Başımı geriye attım. “Çağla… sabrımı zorlama.” Elleri göğsüme değince öfkem kabardı. “Lan bak, in… canımı sıkma.” Zaten sinirlerim gerilmişti. Bir de bu oyun peşindeydi. “Seni rahatlatmama izin ver,” dedi. Sertçe baktım. “Seni şimdi bir rahatlatırım… görürsün.” Sesim soğuktu. Kesindi. “Çağla, in.” Bu sefer ses etmedi. Üstünü düzeltti ve indi. Üzerimi değiştirmiş bir şekilde Arabadan indim. Üzerimde kargo cep pantolon ve gömlek vardı. Üniformayla adam öldürmeye gitmeyecektik. Gecenin karanlığına adım attım. Sokaklar bile kokumu almış gibi sessizleşmişti. Sanki Azrail’in suretine bürünmüştüm. Serin hava yüzüme çarptı. İleride bekleyen zehir’in yanına yürüdüm. “Neredeler?” dedim. “İstediğin gibi… meydanda,” dedi. Başımı salladım. Arkamızdan bakan Çağla, “Benim işim bitti. Ne haliniz varsa görün,” deyip çekip gitti. Zehir’e baktım. “Yürü,” dedim. Arabaya bindik. Gaza sonuna kadar bastım. Motor kükredi. Zehir gözlerini yumdu; umurumda değildi. Uçakla yarışacak kadar hızlıydım. İki-üç dakika içinde vardık. Geceydi. Haber yayılmıştı. Sokakta kimse yoktu. Kurşun sözünü tutmuştu. Adama dokunmamıştı bile. “Şero, hoş geldin dostum,” dedi. “Elim çok kaşındı ama dokunmadım.” Başımı salladım. Korkudan altına kaçırmış gibi duran adama baktım. “Ne demiştin sen bana, hatırlıyor musun?” dedim. Adamın dili tutulmuştu. Sadece bakıyordu. “Söyle lan!” dedim, saçından tutup başını kaldırdım. Zehir cebine elini koymuş izlerken “galiba şey demişti fare deliğinde olduğunu, ona ulaşamazsın demişti,” Kaşlarımı havalandırarak Adama baktım. “ ben geldim.”dedim Ne yapacağımı bilmediği için gözleri doluyordu. “Erkek ol biraz,” dedim. “Öldürdüğün çocukların kanı yerde kalmaz.” “Kaç yaşındaydı?” dedim. “Hangi okul?” Kurşun okulun adını verdi. “Lan…” dedim dişlerimi sıkarak. “Soysuz köpek… çocuk lan onlar!” Zehir ensesinden tutup başını kaldırdı. Sigaramdan derin bir nefes çektim. Dumanı yüzüne doğru üfledim. Bana bakıyordu… korkudan parçalanmıştı. Ama ben hiçbir şey yapmıyordum. Bu… onu daha çok korkutuyordu. Neden beklediğimi anlamaya çalışıyor, her saniye daha da çözülüyordu. Gülümsedim. Kılıımı kıpırdatmadan adam altına yapmıştı. Zehir" adi herif puuu " dedi yüzüne tükürerek. Sabahın ilk ışıkları sökmeye başlarken, sattığı zehri ona içirdim. Bekledim. Yerde, kesilmiş tavuk gibi çırpınmaya başladı. Zehir yanıma eğildi. “Abi… dozu çok mu kaçırdık acaba?” dedi. Başımı salladım. “Fark etmez. Onun için erken ölüm… kurtuluş.” Dakikalar sürdü. Yüksek dozdan titreyerek, kıvranarak… sonunda geberdi. “Sakin,” dedim. “Hadi gidelim.” Zehir bana baktı. “Bu kadar mı?” Başımı salladım. “Ne yapalım? Sokak ortasında işkence mi edelim?” “Yok da… Şero, bu çok kolay oldu. Çıkmana gerek yoktu.” Gözlerimi karanlığa diktim. “Onun için çıkmadım,” dedim. “Diğerleri de görsün diye… bana ettiği lafı yedirdim ona.” Üçümüz arabaya bindik. Telefonumu çıkardım. Gardiyanın beni otuz kere aradığını gördüm. Sakin bir şekilde geri aradım. “Ne oldu gardiyan?” dedim. “Bizi mi özledin?” “Birazdan sayım yapılacak! Neredesiniz? Çabuk yetişin!” dedi gardiyan, sesi panik içindeydi. “Müdür koğuşta olmadığınızı fark etti. Baskın yapılacak!” Zehir gaza bastıkça bastı. Araca bindiğimiz anda ortalık yangın yerine dönmüştü. Koğuşa girdiğimizde bağırışlar yükseliyordu. Müdür, karşısına geleni yakasından tutup sarsıyor, tokatlar savuruyordu. Adamın biri sendeleyip gelip tam ayaklarımın dibine düştü. Kaşlarımı kaldırdım. “Hayırdır müdür?” dedim alayla. “Bizi mi gördün rüyanda?” Gözlerim karardı. “Ne bu cüret? Ne bu hadsizlik? Benim koğuşumda, himayemde olan adama hangi hakla vuruyorsun?” Bir adım yaklaştı. “Neredeydiniz?” dedi dişlerini sıkarak. Gülümsedim. “Buradayız,” dedim. “Başka nerede olabiliriz?” O da biliyordu burada olmadığımı. Hatta adı gibi emindi. Ama ispatı yoktu. Ve ispatlanmamış suç… suç değildir. Arkasındaki gardiyan derin bir nefes aldı. Gözleriyle etrafı süzüyordu. İçeri nasıl girdiğimizi anlamaya çalışıyordu. Onun bilmediği şey şuydu: Biz istersek burayı yakar, yıkar… yok ederiz. Ama biz paşa paşa yatmayı seçiyorduk. Müdür bana son bir bakış attı. “Gözüm üzerinizde,” dedi ve çıktı. Kapı kapanır kapanmaz baş gardiyan yanıma yaklaştı. “Nasıl girdin?” diye fısıldadı. “Girdik işte,” dedim. “Biz sorgudan geçeli çok oldu.” Zehir yerdeki adamı kaldırdı. Dudağından akan kanı silmesi için omzumdaki havluyu uzattım. Başını salladı. “Sağ ol abi.” “Eyvallah koçum,” dedim. Sandalyeye oturdum. Zehir bana baktı. “Yaptığımız çok riskliydi,” dedi. “Yapacak bir şey yok,” dedim. “İçeri suçlu ve gardiyan olarak girdik. Çamaşırhanede üstümüzü değiştirip, sanki bahçede top oynamışız gibi geri döndük.” Bahçeye çıktığımda gözümün önünden gitmeyen o küçük kızın yüzü yine belirdi. Zehir yanıma geldi. “Haberlere konu olmuş kızın kanı, yirmi dört saat dolmadan alındı,” dedi. Başımı iki yana salladım. “Bu yeterli değil,” dedim. “Önceden durduracaktınız.” “Buradan bu kadar olur,” dedi. Elimdeki barfiksi yerinden söküp ona fırlattım. Son anda geri çekildi. “Lan! Atarken haber ver!” dedi. Saatlerdir şınav çekiyor, spor yapıyordum. Öfkem ancak böyle sakinleşiyordu. Kurşun yanıma geldi. “Şero… gel. Senin ki haberlerde.” Gözlerim parladı. “İşte bu…” dedim. Havluyu alıp alnımdaki teri sildim. Etrafımdaki adamlar durmuş beni izliyordu. “Ne bakıyorsunuz lan?” dedim sertçe. “Gelirsem belanızı—” Zehir sırıttı. “karı yok burda olsa onlar izlerdi" dedi Havluyu ona fırlattım. “Seni de o itin yanına gönderirim,” dedim. İçeri girdiğimde televizyon açıktı. Sağ köşede takım elbiseli, kravatlı hâli… ekranda duruyordu. Ana haberde spiker konuşuyordu: “Ünlü iş adamı, yüksek doz uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybetti…” Dudaklarım kıvrıldı. Arkasındaki duvara yazdığım yazı gözümün önüne geldi: “Bu şerefsize acımayın. Ela’nın katili.” Zehir’in önceden bulduğu bütün belgeleri suratına fırlatmıştım. Olay yerinde kalabalık toplanmıştı. Polisler çember oluşturmuş, insanları uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ama kimse gitmiyordu. O an… herkes o “ünlü iş adamının” aslında ne kadar pislik olduğunu öğrenmişti. “İşte bu,” dedim. Zehir yine işini temiz yapmıştı. Duş alıp kahvaltıya oturduğum sırada telefon çaldı. Zehir konuşup bana baktı. “amcan…” dedi. “Ne oldu?” " Seninle konuşmak istiyor …” Kaşlarım çatıldı. “Ne amcası lan?” dedim dişlerimi sıkarak. “Amcanın oğlu… kız kaçırmış.” Gözlerim karardı. “Ne diyorsun lan?” “Galiba… onlar da…” dedi, cümlesini tamamlayamadı. “Ne lan? Ne?” diye sert çıktım. Telefonu bana uzattı. “Sen konuşsan daha iyi olur, abi…”

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Unscentable

read
1.8M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
703.3K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.5M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
943.2K
bc

A Warrior's Second Chance

read
338.2K
bc

Not just, the Beta

read
337.1K
bc

The Broken Wolf

read
1.1M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook