Sabahın erken saatleriydi. Şehir henüz uyanmamış, sokaklar sessizlik içindeydi. Simay, şirketin cam kapısından içeri adımını attığında, boş ve sakin koridorlar ona garip bir huzur vermişti. Her şey hâlâ uykudaymış gibi sessizdi; sadece kendi ayak seslerini duyabiliyordu.
Simay, adımlarını yavaş ve dikkatli atarak Deran’ın odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe araladı ve odanın içini inceledi. Geniş ofis, güçlü ve karizmatik bir imajı yansıtacak şekilde döşenmişti; deri koltuklar, koyu ahşap masa ve arka plandaki bordo perde, odanın ağır ve etkileyici havasını tamamlıyordu.
Ancak sabahın bu sakin saatinde, odadaki her eşya sanki Simay’ın dokunuşunu bekliyormuş gibiydi.
Simay, yavaş adımlarla masaya yaklaştı. Üzerinde dağınık duran evrakları tek tek topladı, düzenledi ve renkli dosyaları kategorilere ayırdı. Masanın köşesinde duran kalemlik, Simay’ın titizliğiyle hizalandı; her kalemin ucu yukarı bakıyor, her kalemin rengi düzenli bir sıra oluşturuyordu.
Odanın bir köşesinde, Deran’ın sürekli kullandığı kahve fincanı vardı. Simay onu dikkatlice yıkayıp yerine koydu. Masanın tam ortasında, Deran’ın ajandası ve birkaç önemli evrak vardı. Simay, ajandayı açtı, sayfaları hafifçe çevirdi ve not defterini yanına koyarak eksik gördüğü notları düzeltti. Her hareketi, sessiz ama kararlı bir ritimle ilerliyordu; sanki odanın enerjisini kendi düzenine göre ayarlıyordu.
Pencereden içeri süzülen güneş ışığı, odanın zengin tonlarını ortaya çıkarıyordu. Bordo perde hafifçe dalgalanıyor, odanın ağır havasına yumuşak bir sıcaklık katıyordu. Simay, perdeleri hafifçe araladı; ışık, masanın üzerinde özenle dizilmiş evrakları aydınlatıyor, Simay’ın yüzüne hafif bir parlaklık yansıtıyordu.
Simay bir adım geri çekilip odanın tamamını gözden geçirdi. Her şey yerli yerindeydi; kalemler, dosyalar, masa ve koltuklar… Oda artık sadece Deran’ın ofisi değil, Simay’ın titizliğiyle şekillenen bir düzen alanı olmuştu. Derin bir nefes aldı, kahvesini yudumlamak ister gibi durdu ama kahve makinesi henüz çalışıyordu. Bir an için odanın sessizliğini dinledi; bu sessizlik, ona hem huzur veriyor hem de sabahın erken saatinde yapılacak işleri düşünmesini sağlıyordu.
Tam o sırada Deran’ın telefonu çaldı. Simay, refleks olarak ajandaya göz attı; bu, güne dair planlamanın ilk işaretiydi. Oda artık hazırdı ve Simay, kendini görevini başarıyla tamamlamış hissediyordu.
“Deran Bey’in ofisi, Simay ben,” diye nazik ama kararlı bir tonla konuşmaya başladı.
İlk arayan, önemli bir tedarikçi firmadan biriydi. Simay, konuşmayı dikkatle dinlerken, not defterini açtı ve gerekli bilgileri hızlıca kaydetti: isim, firma, telefon numarası ve arama sebebi. Kalemi akıcı bir şekilde not kağıdının üzerinde dans ediyordu.
Ardından ikinci bir telefon çaldı. Bu kez arayan, şirketin finans departmanından geliyordu.
Simay, ses tonundan işin aciliyetini hemen anladı ve not defterine ayrıntılı şekilde kaydetti. toplantının tarihi, ödenecek tutarlar ve Deran’ın onaylaması gereken belgeler. Her not, Simay’ın düzenli ve sistematik yaklaşımıyla derin bir profesyonellik taşıyordu.
Telefonlar birbiri ardına çalmaya devam etti. Simay, her bir aramayı büyük bir dikkat ve sabırla yanıtladı; kimi zaman mesaj iletmek, kimi zaman kısa bir bilgi vermek, kimi zaman da not almak gerekiyordu.
Masasında, not defteri yavaş yavaş doluyor, Simay her satırda küçük bir titizlik ve özen sergiliyordu.
Bir noktada, telefonlardan biri Simay’ın dikkatini özellikle çekti. Arayan kişi Deran ile acil bir görüşme yapmak istiyordu. Simay, ses tonunu hafif yükselterek “Tamam, not aldım. Deran Bey geldiğinde sizi hemen bilgilendireceğim,” dedi ve bilgileri özenle defterine kaydetti.
Kalemiyle hızlı ama net bir şekilde tarihler, saatler ve görüşme detaylarını yazdı; böylece hiçbir detay atlanmamış olacaktı.
Simay, tüm telefonları yanıtladıktan sonra bir an için derin bir nefes aldı ve masanın üzerindeki notlara göz gezdirdi.
Her bir sayfa, onun sabah mesaisi boyunca gösterdiği disiplinin ve dikkatli çalışmasının bir kanıtıydı. Oda artık hem düzenli hem de Deran’ın iletişim akışını kontrol edebilecek şekilde hazırdı.
Simay, son bir kez not defterine bakarken hafifçe gülümsedi
. “Her şey yerli yerinde,” diye kendi kendine mırıldandı. Ancak bu sessizlik, kısa bir süre sonra Deran’ın adım sesleriyle bozulacak, Simay ile Deran arasında yeni bir gerilim ya da beklenmedik bir etkileşim başlayacaktı.
Ofisin sessizliğini sadece telefonların hafif cızırtısı bozuyordu. Simay, masanın başında Deran’ın günlük rutinini düzenlemeye çalışırken, kapı birden sert bir şekilde açıldı. Deran içeriye girdiğinde yüzündeki öfke, odanın havasını anında değiştiriyordu. Gözleri Simay’nin üzerine dikildi, adımlarını ağır ve keskin bir şekilde attı.
“Simay!” dedi Deran, sesi neredeyse odadaki camları titretecek kadar keskinti. Simay hafifçe irkildi, not defterini tutan elleri titredi.
“Efendim?” dedi Simay, sesi normalden biraz daha titrek çıkmıştı.
Deran masaya doğru yürüdü, gözleri telefon notlarının üzerinden Simay’ye kilitlenmişti.
“Bana gelen raporlar… bu kadar mı dikkatsiz olabilirsiniz? Her şey birbirine girmiş!” dedi, kelimeleri sanki her bir harfiyle sivrilmişti.
Simay, hızlıca açıklamaya çalıştı, ama Deran bir adım daha yaklaştı, bakışları daha da sertleşti. Oda neredeyse nefes almayı imkânsız kılacak kadar gerilmişti.
Deran, masaya sertçe telefonu bıraktı ve gözlerini Simay’nin üzerinde gezdirdi.
“Simay!” dedi, sesi keskin ve öfkeyle doluydu. “Sabah gönderdiğin mail… iş anlaşmasını yanlış kişiye göndermişsin, değil mi?”
Simay irkildi, gözleri büyüdü ve elleri hafifçe titredi. “Efendim… ben.. Ben.. fark etmediö…”
Deran, öfkesini kontrol etmeye çalışarak derin bir nefes aldı ama sesi hâlâ gergindi.
“Fark etmedim mi? Simay, böyle bir hata… böyle bir şey olamaz! Neden dikkat etmedin?”
Simay, kelimeleri toparlamaya çalışarak, titrek bir sesle cevap verdi. “Özür dilerim… gerçekten fark etmeden oldu… hemen düzeltebilirim…”
Deran, bir an sustu ve Simay’nin yüzündeki panik ve endişeyi gördü. Öfkesi hâlâ belirgindi ama artık durumu çözmeye odaklanmak gerektiğini biliyordu.
Deran’ın öfkesi doruğa ulaşmıştı. Simay’nin titreyen bakışlarını gördü ama öfkesi dinmek bilmiyordu.
“Simay!” diye bağırdı, sesi odada yankılandı. “Hemen çık odadan!”
Simay, irkilmiş bir şekilde Deran’a baktı.
“Efendim… ama…”
Deran, başını sallayarak daha da sert bir tonla tekrarladı.
“Çık! Hemen! Şu an git!”
Simay, çaresizce başını salladı, kalbi hızla çarparken ağır adımlarla odadan çıktı. Arkasında Deran’ın sert bakışları hâlâ üzerine dikilmişti. Kapı kapandığında odadaki sessizlik, sadece Deran’ın öfkesinin bıraktığı gerilimle doluydu.
Simay odadan çıktıktan sonra Deran’ın öfkesi aniden boşaldı gibi oldu, ama gerilim hâlâ içindeydi. Masaya yaslanarak birkaç kez derin nefes aldı; her nefes alışında göğsündeki sıkışıklık yavaşça açılıyordu ama öfkesinin izi hâlâ yüzünde duruyordu. Parmaklarını masaya sertçe vurarak sessizliğe tepki gösterdi, dişlerini hafifçe sıktı.
Deran ardından ağır adımlarla odanın camına yaklaştı. Elleri cama yaslanırken, yüzünü yukarı kaldırdı ve gözlerini kapattı.
Güneş ışığı pencereden yüzüne vuruyor, sert gölgeler yanaklarında dans ediyordu. Bir an için tüm dünyadan kopmuş gibi, sadece kendi nefesini duyabiliyordu.
Göğsü derin derin kalkıp iniyor, öfkesini ve hayal kırıklığını kendi içinde bastırmaya çalışıyordu. Kafasında hatanın büyüklüğünü, Simay’nin dikkatsizliğini ve iş sahibinin alaycı tonunu tekrar tekrar geçirdi. Gözlerini kapalı tutarken, dudaklarını sıkıca bastırdı; yüzündeki kaslar gerilmişti ve her nefes alışında sanki tüm öfkesini içine çekip sonra kontrollü bir şekilde salıyordu.
O anda Deran, sadece sessizliği ve güneş ışığının sıcaklığını hissediyordu. İçinde biriken yoğun öfke, nefes alışverişine karışıyor ve odanın havasını hâlâ boğucu bir gerilimle dolduruyordu.
Herkese hükmederken, ailesinin tek bir sözüyle yıkılıyordu. Kalbine giren hançeri sürekli deşiyorlardı.
Deran, camın kenarında dururken gözlerini hâlâ kapalı tutuyordu, nefesini derin derin alıp veriyordu. O an fark etti ki, aslında az önceki öfke patlaması yalnızca Simay’ye yönelik değildi. Bu, yıllardır içinde birikmiş, bastırdığı birikmiş öfkelerin, hayal kırıklıklarının ve çaresizliğinin patlamasıydı.
Küçüklüğünden beri babasıyla yaşadığı gerilim, kendisine dayatılan sorumluluklar ve beklentiler, yıllar içinde bir yük olmuştu.
Deran bunu her zaman kontrol etmeyi bilmiş, duygularını içe atmıştı; ama bugün, küçük bir hata bile içindeki tüm öfkeyi tetiklemişti. Nefes alışları giderek derinleşiyor, göğsü sıkışıyor, elleri cama daha sıkı sarılıyordu.
“Bu… sadece bir mail değil…” diye mırıldandı kendi kendine, sesi neredeyse odada yankılanacak kadar kısık ve boğuktu. “Bu yıllardır biriktirdiğim her şey… Babamın her zaman benden istediği mükemmeliyet… Asla yetmeyen çabalar… Her defasında hissettiğim yetersizlik…”
Deran, gözlerini kapalı tutarken kafasında geçmişin gölgeleri bir film şeridi gibi geçti.
Babasının sert bakışları, yüksek sesle verdiği emirler, sürekli test eden sözleri… Hepsi tekrar tekrar zihninde yankılandı. Az önce Simay’ye öfkesini yansıttığında, aslında kendini ifade edemediği tüm o duyguları serbest bırakmıştı.
Bir süre camda durdu, sessizliğin içinde kendi nefesini dinledi. Güneş ışığı yüzüne vururken, sert gölgeler yanaklarında dans ediyor, yüzündeki gerilim çizgileri derinleşiyordu. İçinde biriken öfke ve kırgınlık yavaş yavaş, kontrol edebildiği bir şekilde, yalnızca nefes alışverişine karışıyordu. O an fark etti ki, öfke patlaması sadece Simay’ye değil, kendi içsel dünyasına da bir ayna tutmuştu.
Bu öfkenin asıl sebebi, İçinde günlerdir biriktirdiği öfkeydi.
Babası Hakim bey, annesi Defne hanımla günlerdir savaşının öfkesiydi.
Ne zaman babası Hakim Sayar buraya gelmişti, işte o zaman bu öfke başlamıştı. Deran’ı yeniden istemediği şeylere zorluyorlardı. Deran yine hayır diyordu ama asla dinleyen olmuyordu.
Deran’ın öfkesi kendineydi.
Simay, Deran’ın öfkeyle bağırışlarından sonra koridor boyunca ağır adımlarla yürürken kalbi deli gibi atıyordu.
Adımlarının yankısı, yalnızlığını daha da belirgin kılıyordu. Ellerini sıkıca kenetlemiş, kendini toparlamaya çalışıyordu ama gözlerinden süzülen birkaç damla yaş, kontrolünü kaybettiğinin işaretiydi.
Tuvaletin kapısını araladığında hemen kapıyı kapattı ve kendini köşeye bıraktı.
Dizlerini karnına çekti, başını ellerinin arasına aldı. İlk defa, kimse görmeden, içinde biriken kırgınlığı ve korkuyu dolu dolu yaşamasına izin verdi. Gözlerinden süzülen yaşlar, sessiz bir çığlık gibiydi; nefes alışları düzensiz ve kesik kesikti.
“Ben… neden her şey bu kadar zor olmalı?” diye mırıldandı kendi kendine, sesi neredeyse boğuk ve hıçkırıklarla karışık çıkıyordu.
Tüm günün baskısı, Deran’ın öfkesi ve kendi dikkatsizliği birikmişti; şimdi hepsi birden üzerindeydi. Kendi kendine kızıyor, aynı anda üzüyor ve çaresizliğini hissediyordu.
Simay’nin gözyaşları avuçlarına dolarken, bir yandan da titrek nefesler alıyordu.
İçinde biriken öfke, utanç ve kırgınlık birbiriyle karışıyor, onu hem yıpratıyor hem de bir nebze olsun rahatlatıyordu. İlk defa, sadece bir hata yüzünden değil, tüm baskı ve sorumlulukların ağırlığını hissetmesine izin veriyordu.
Bir süre öyle kaldı; tuvaletin soğuk duvarları arasında, sessizliğiyle ve kendi kırgınlığıyla baş başa.
Hıçkırıkları ve nefes alışları yavaş yavaş düzene girmeye başladı, ama kalbindeki sızı hâlâ oradaydı. Simay, o anda fark etti ki, bazen kırgınlığı dolu dolu yaşamak, içindeki sıkışmış duygulara nefes vermenin tek yoluydu.
Saatler öğleni gösteriyordu. Deran, öfkesinin ardından toparlanmış gibi görünüyordu ve yeni bir toplantıya girmek üzere odasından çıkmıştı. Simay, masanın köşesinde sessizce not defterini ve kalemini hazırladı, toplantı için gerekli tüm evrakları özenle sıraladı. Gözleri Deran’ın arkasını takip ediyor, fakat hiç konuşmuyordu; konuşmak için bir kelime bulamıyordu, sessizlik onu hem koruyor hem de tedirgin ediyordu.
Deran, toplantı odasına adımını attığında Simay arkasından sessizce ilerledi.
Adımlarının sesi, koridorun boşluğunda yankılanıyordu ama hiçbir kelime çıkmıyordu. Toplantı odasının kapısını açarken Deran hafifçe başını salladı; bu, Simay’ye “İçeri gel, ama konuşma” demenin sessiz bir işaretiydi.
Simay da başını eğdi, hiçbir tepki vermeden içeri girdi.
Toplantı odasının ışığı ve güneşin hafif aydınlığı arasında Simay notlarını açtı.
Kalemi eline aldı ve Deran’ın konuşmalarını özenle kaydetmeye başladı. Her kelimeyi hızlıca yazıyor, gözleri Deran’ın hareketlerinden kopmuyordu.
Deran, odanın ortasında ayakta dururken sesi odada yankılandı. “Bu projede özellikle bütçe kısmına dikkat edin. Her kalem başlığı net olmalı, yanlış anlaşılacak hiçbir detay kalmamalı.”
Simay, not defterine hızlıca yazarken başını hafifçe salladı. “Anladım, efendim,” diye fısıldadı ama Deran’ın gözleri hiç ona bakmıyordu.
Deran devam etti: “Toplantı bitmeden önce raporları tekrar gözden geçireceğim. Kimse detayları atlamasın. Simay, notların tam olsun.”
Simay titrek bir şekilde başını salladı, “Tamam, efendim.”
Oda sessizdi ama sessizliğin içinde bir gerginlik vardı. İkisi de yan yana duruyor, aynı havayı soluyor, aynı toplantıya katılıyor, ama aralarına görünmez bir duvar örülmüştü. Konuşmak yerine, her bakış ve her sessizlik, yaşanan öfkenin, kırgınlığın ve utancın yankısını taşıyordu.
Toplantı ilerledikçe Deran konuşmaya devam ediyor, Simay not alıyor, ama hiçbir kelime birbirlerinin dudaklarından çıkmıyordu. Sessizliğin gerginliği, kelimelerden daha güçlü bir bağ kurmuştu aralarında; hem yakın hem uzak, hem görünür hem görünmez bir gerilim vardı.
Deran’ın başındaki dert, Simay için baş rol olma yoluydu aslında..