"Aslında bu işteki ortağımızın ilk yapımcılık işi olduğu için her şeyi çok ince eleyip sık dokuyor. Toplantı o yüzden biraz ertelendi. Belli ki sizin ne kadar profesyonel işler çıkardığınızı o da öğrendi ki, sonunda gönül rahatlığı ile kabul etti."
Mine, kibarca gülümsedi. Bu işe hiç girmezdi de... Yanında bir sürü insan çalışıyordu ve bu programın geliri çok yüksek olacaktı. Galasını yapacakları filmde Arslan oynuyordu. Ancak yapım ortaklığından Mine'nin haberi yoktu. İmzayı atar, gala olup bitene kadar işleri asistanlara devrederek, Amerika'ya, babasının yanına tatile giderdi. Yani, planı buydu en azından. Ama kader ağlarını hiç beklenmedik bir şekilde örüyor, yıllar önce yarım kalan bir hikâyeyi tamamlamaya uğraşıyordu sanki.
Bu yüzden arkasından gelen ses, tüm tüylerini diken diken etti. İçtiği su, sanki boğazında bir buz kütlesine dönmüştü, yutamıyordu. Gülümsemesi dudaklarında donmuş; aldığı derin nefeslerle, göğsü ve omuzları hızla yükselir olmuştu. Çığlık atmak istiyordu. Bu kabustan uyanmanın başka bir yolu yoktu. Ama kendisi kaşınmıştı. Uğradığı ihanetin üzerine, senelerce ortalıktan kaybolup izini kaybettirdikten sonra adamın oynadığı filme organizatörlük yaparsa olacağı buydu işte! Önünde sonunda karşılaşacaklardı bu projenin içinde. Ne bekliyordu ki?
En azından böylesine etkilenmeyi beklemiyordu. Korkmayı da beklediği söylenemezdi. İlk karşılaşmalarını defalarca hayal etmiş, bu noktada tonlarca senaryo yazmıştı kafasının içinde. Hiçbir sahne şuan yaşadığı duyguların yakınından geçmiyordu. Öfkeli olması gerekirdi, soğuk ve kızgın olmalıydı. Ama kendini senelerce hasretini çektiği bir yemek, önüne sunulmuş gibi hissediyordu. Duygusal, özlem dolu, heyecanlı, korkak, tedirgin... Ve daha bir sürü şey. Öfkesini bulamadı ama bu hislerinin yanlış olduğunu kendisine fısıldayan mantığı buralardaydı, çok şükür. İkinci kez aynı hataya düşemez, tekrar ondan etkilenemezdi. Zira ilk seferi, kendisinde kapanması imkansız yaralar oluşmasına neden olmuştu. Karnında büyüyen, tekmelerini hissettiği, kalp atışlarını duyduğu bir evlada bedel olmuştu... Bunu hatırlamak, Mine'yi biraz kendine getirdi.
Biliyordu... O kadar yıkık döküktü ki aralarında tekrar bir şey olması imkansızdı. Hem yıllar yıllar geçmişti. Arslan'ın hayatına başka başka kadınlar girmişti. Kendi hayatına da öyle... Yani, en azından denemişti, değil mi? Başarısız olması, onun suçu değildi.
"Selam, millet! Geciktim, kusura bakmayın."
Başını kaldırıp adama bakmaya korktuğu halde, organları onun emirlerini dinlemeden ona döndü hemen. Bu adam hiç mi bir şey kaybetmezdi? Kaybetmemişti işte. Aksine, eskisinden daha yakışıklıydı. Artık otuzlu yaşlarının ortasında olmanın verdiği olgun yüz hatları daha da çekici kılmıştı onu. Hiç şaşkın görünmüyordu. Haberi var mıydı? Ya da masaya yaklaşmadan önce tanımış mıydı kendisini? Yutkunamadı. Mavi gözleri ışıl ışıl parlıyordu, haddinden fazla kalın olan dudaklarını beklentiyle sıkmıştı, omuzları daha geniş, vücudu çok daha iriydi, sarı saçları eskisinden daha kısaydı ama zaten bunu magazinlerden görüyordu hep. Peki ya kokusu? Kokusu aynı mıydı acaba?
'Düşünme, Mine! Düşünme bunları, yalvarırım!'
Kendisini telkin etmeye uğraştıysa da bu arada masada dönen muhabbeti kaçırmıştı. Arslan, hemen yanına oturmuştu. Karşısındakiler ona geç kalmasının önemli olmadığını, zaten daha yeni toplandıklarını söylüyordu. Tekrar yutkunmaya çalıştı. Sonunda, Arslan, gözlerini Mine'sine çevirdi.
"Mine, nasılsın?"
Şaşkınlıkla baktı... Gerçi, çocuk gibi saklayacaklar mıydı? Ama önemli olan bu değildi ki! Mine, nasıl ses çıkartacağını unutmuştu! Hangi dilde cevap verecekti? Bildiği dört dili, gözden geçirdi. Türkiye'delerdi. Türkçe cevap vermesi gerekiyordu, evet. Yapabilirdi.
"B-ben... İyiyim. Teşekkürler."
Arslan, kendisine öyle yumuşamış, öyle sıcak bakıyordu ki... Erimemeyi denedi. Eriyemezdi. Güçlü iradesine ne olmuştu? Hepsini, yıllarca, Arslan'ın kapısına dayanmamak için kullanıp tüketmiş miydi?
"Sen, nasılsın?"
Hasretle gülümsedi. Özlemi gözlerinden okunuyor, daha şimdiden Mine'ye yiyecek gibi bakıyordu.
"İyi olmaya çalışıyorum, uzun zamandır."
İmalı cümlesini masada kimsenin duyup, duymadığını kontrol etmişti göz ucuyla. Ama Suna ve Mert, sipariş vermekle meşgullerdi.
Herkes siparişini verdiğinde, Mert sordu:
"Siz, tanışıyor muydunuz?"
Mine, sessizce Arslan'ın cevap vermesini bekledi. Ama belli ki o da Mine'nin cevap vermesini bekliyordu. Ya da Mine buna yormuştu. Arslan ise masada oluşan sessizliğin Mert'e bir şeyler anlatmasını bekliyordu. Mine'den uzak duracaktı, Mine'nin yakınına asla ama asla yaklaşamayacaktı. Hırslı gözlerini Mert'e dikmişti. Daha ilk dakikadan bir rakibinin olduğunu bilmek, Arslan'ın sinirlerine hiç iyi gelmemişti. Muhakkak başkaları da vardı... Mine, hep; ilgi odağı, büyüleyici ve dikkat çeken bir kadın olmuştu. Daha da gerilerek parmaklarını kontrol etti. Şükür ki yüzük yoktu. Evlenmiş ya da nişanlanmış olsa, takardı. Mine'yi tanıyordu. Severdi öyle şeyleri.
Arslan, cevap vermemeye kararlıyken, Mine, dayanamadı bu sessizliğe.
"Tanışıyoruz. Eski arkadaşız... Yani... Öyle bir şeyler işte. Sekiz yıl oldu, birbirimizi görmeyeli."
Arslan, Mine'den önce de, Mine'yi terk ederken de, bir aşkın unutulmayacağına inanmıyordu. Ne kadar severse sevsin bir insan, elbet günün birinde unutulurdu. Gözden ırak, gönülden de ırak diyen atanın bir bildiği olmalıydı, değil mi? Ama yoktu. Hiçbir bok bildikleri yoktu. Göz görmeyince, gönül cehenneme dönüyordu. Bu ıstıraplı gerçeği, maalesef, kendi kendisini Mine'siz bırakarak tecrübe edinmişti. Şimdi, konuşurken kıpırdayan dudaklarını izlemek, kendisine 'eski arkadaş' diyerek ruhunu yaralayan sesini duymak... Bir rüyada olduğunu düşünüyordu. Kendisini derbeder etse de, burada etsindi. Yanı başında...
Arkadaşlıklarında bir gariplik olduğunu anlayan Mert ve Suna'dan bu konuyla ilgili ses çıkmadı. Sonunda iş konuşmaya başladılar. Ya da en azından denediler. Mert, her fırsatta Mine'ye iltifatlarda ve jestlerde bulunmaya çalışıyordu. Mine'nin ona cevap vermeye aklını veremediği belliydi çünkü sık sık göz ucuyla Arslan'ı kontrol ediyordu. Arslan ise hiç sesini çıkarmadan, hiçbir öfke belirtisi göstermeden Mert'i izliyordu. Dışarıdan bakan birisi bunu anlayamazdı. Ama Mine, biliyordu. Gözlerinin iki mavi ateşe dönmesinin nedenini de sonucunu da iyi biliyordu. İyice gerilmişti.
Galanın yapılacağı salon hakkında, ikramlar ve eleman sayısı üzerine konuştular uzun uzun. Mert'in tavrı, yardımcısı Suna'nın bile canını sıkmaya başlamıştı. Zira his mi etmişti, yoksa bir cesaretlenme durumu mu yaşamıştı, bilinmezdi, ama sürekli Mine'nin işinde ne kadar mükemmel ve titiz olduğundan, üstün mütevazılığından, bu akşam ne kadar güzel göründüğünden bahsedip durmuştu. Ama en son yaptığı hareket, sonunda Arslan'ın şalterlerini attırdı.
Mert, sanki ağır çekimde, elini karşısında oturan kadının eline uzattı ve teklifsizce tutup dudaklarına götürdü. Orospu çocuğu ne yapıyordu, Allah aşkına? Sonunda Arslan, gümbürdemeye başladı.
"Mine Hanım, bu akşam beni kırmayıp, yemek teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler. Sizinle uzun yıllar çalışmayı planlıyoruz. Çünkü hem işinizi çok iyi yapıyorsun, hem de sen, şişman ve çirkin bir para babasından çok daha çekici bir tercihsiniz."
Evet. Sonunda başarmıştı! Arslan'ı, deli edebilmişti! Daha önce kalbinin böyle attığını hiç hatırlamıyordu. Öfkeden patlayacak gibiydi! Sakinleşmek için o kadar derin nefesler alıyordu ki geniş omuzları süratle yükselip alçalıyordu. Mavi gözleri fırtınalı bir deniz gibi bakıyordu. Bu nasıl olabilirdi ki? Onca yıl sonra... Nasıl hala unutmamış olabilirdi? Nasıl hala bu kadar kıskanıyor olabilirdi? Hala bu kadar... Hırsla bir nefes daha aldı. Kadının nefes kesiciliğine inat ediyor gibiydi. Pişmanlığı, kıskançlığı, tutkusu ve kafa karışıklığıyla kuşanmıştı. Yine de en kötüsünün özlem olduğunu, kimse reddedemezdi. Tanrı, ona ikinci bir şans vermek istemiş olabilir miydi?
Boğazını kükrer gibi bir sesle temizledi. 'Bu adam benim ortağım, benim ortağım. Bu işten ekmek bekleyen onlarca çalışan var!' diye kendi kendini telkin etmeye çalıştıysa da bu sadece dişini daha çok sıkmasına neden olmuştu. Çünkü şuan, Arslan'ın istediği tek şey, Mert'in kendi burnunu yemiş gibi görüneceği şekilde yüzünü içeri göçertmekti. Bu işin bittiği gün için söz verdi kendisine. O zaman bu öfke dolu ruhunu ödüllendirecek, bu yavşak-puştun sağlam kemiğinin kalmaması için elinden geleni yapacaktı. Tabii ki gözden kaçan birkaç kıkırdak kalabilirdi ancak 'hata yapmak kula mahsus' diye düşündü.
Daha fazla sevdiği kadının ellerinin, bir başka adamın ellerinin içinde olmasına tahammül edemedi. Gayet bilinçli bir şekilde, insanların dik dik suratına bakarak, önündeki kadehe elinin tersiyle vurdu. Bütün şarap olduğu gibi, Mine'ye gelmişti.
Tabi ki, Arslan'ın tatlı sevgilisi, güçlü refleksleri ile ayağa fırlayıp hırsla baktı adama. Kaşlarını kaldırıp, masumca tebessüm etti Arslan. Özür bile dilememişti! Üstelik öfkelenmesi gereken Mine iken, o sevimli gülüşün altındaki kızgın bakışları görüyordu. Ne hakla?!
"Müsaadenizle, ben bir lavaboyu kullanacağım."
Hışımla kalktı masadan. Arkasından bakan Arslan, bir kez öfkeyle sarsıldı. Mine'nin bacakları ve haddinden dolgun bir kalçası vardı. Bu elbiseyi giyerken ne düşünüyordu ki?! Kadının, her adımda sallanan güzelim kalçaları, Arslan'ı hem tahrik ediyor hem de öfkelendiriyordu. Parmakları, dudağının kenarını kaşırken Mine'yi buradan nasıl kaçıracağını düşünmeye başlamıştı bile.
"Ne oluyor sana, Arslan? Ne yaptığını sanıyorsun?"
Mert'in, kendisine olan bakışları biraz bile umurunda değildi Arslan'ın. Kadınına, dokunmuştu. Senelerdir, ona, kendisi bile dokunamamışken bu zibidi, buna cüret edebilmişti!
"Mine, benim eski sevgilim."
İtirafı, ikisinin üzerinde de şok etkisi yaratmamıştı. Ama yine de şaşırdıklarını görüyordu. Belli ki bu ihtimal akıllarına gelmişti. Şaşırmalarını, bu gerçeği itiraf etmesini beklemediklerine mi yoksa ihtimal vermiş olsalar bile emin olmadıklarına mı bağlayacağını bilemedi Arslan. Zaten fark etmezdi. Tek gerçek Mert'in, Mine'den – ki ikisinin isimlerini aynı cümlede düşünmek bile sinirlerini bozmuştu – uzak durmak zorunda olduğuydu.
"Mine, sekiz yıldır görüşmediğinizi söylemişti-"
Evet, kesin tarih vermişti. Demek ki unutamıyordu, demek ki sayıyordu.
"Mine hanım diyeceksin, Mert. Yüzüne karşı 'Mine Hanım' diyorsun madem... Senin için her yerde Mine Hanım olarak kalacak. Ayrıca, ne olmuş sekiz yıldır görüşmediysek? Bu senin, benim gözümün önünde, eski sevgilime rahat rahat yürüyebileceğin anlamına mı geliyor?"
"Arslan, ben gizli oynayan bir adam değilim. Sana onun hakkındaki hislerimi, bu işi ilk konuştuğumuzda da söyledim. Benim onun hakkında düşündüklerimi-"
"Düşünmeyeceksin, Mert. Eğer düşünmeyi çok istiyorsan da bu konudaki fikirlerini mümkünse ortaklığımızı sonlandırdıktan sonra, bana bildir. Bildir ki o kadar insanın ekmeği ile oynamış olmayalım! Ben, kendimi biraz zor tutuyorum da çünkü."
Mert, vazgeçmediği her halinden belli bir gülümsemeyle başını aşağı yukarı salladı. Niyeti Arslan'ı çileden çıkartmaksa, başarıyordu.
Gerçekten, tek derdi, bu projenin emekçileriydi şuanda. Başka türlü hiçbir şey, bu Mert dallamasını, az ilerideki denize sallamasını engelleyemezdi.
Konu daha fazla ilerlemeden Mine, masaya dönmüştü. Ters ters Arslan'a baktı. Ama Arslan, kendisine değil, Mert'e bakıyordu. Bakışları da hiç hayra alamet değildi. Kendisi kalktıktan sonra masada bir şeylerin ters gittiğini, hemen anlamıştı. O yüzden masaya oturup, yemeğini çok hızlı bir şekilde yedi. Bu süre boyunca neredeyse hiç konuşulmamıştı. Arslan ve Mert, gerginliklerini bir türlü atamamışlardı. Suna ise konuşmaya korkuyor gibi duruyordu. Kızcağızın neye maruz kaldığını merak etti, Mine. Arslan'la konuşması gerekiyordu. Aralarında, bir zamanlar yaşanmış olan şeylerin işlerini etkilemelerine izin vermemeleri gerektiğini söylemeliydi. Geçmiş, unutulmalıydı.
"Yemeklerimizi yediğimize göre, kalkalım mı artık?"
Suna, Mine'ye bakıp hevesle başını salladı.
"Arabayla mı gelmiştiniz Mine Hanım?"
"Hayır, Mert Bey... Taksiyle geldim, taksiyle dönerim."
"Ben, sizi bırakabi-"
"Gerek yok. Biz aynı tarafa gidiyoruz."
Mert, şaşkınca Arslan'a baktı.
"Öyle mi? Ne tarafa gidiyormuşsunuz?"
Arslan, yine, sevimli ama altı öfke ve tehlike dolu bir gülücük attı. Mine'nin kalbi teklemişti. Şunu yapıp durmasa olmuyor muydu?
"Mine, nereye gidiyorsa, o tarafa gidiyormuşuz. Senin için bir sakıncası mı var?"
Sanki soru sorar gibi değil de... Küfür eder gibi konuşuyordu. Ortamın iyice kızıştığını fark eden Mine, denize düşmüş gibi sarıldı, sesine:
"Fenerbahçe! Fenerbahçe'ye gidiyorum."
"Bak gördün mü? Aynı yere gidiyormuşuz!"
Arslan'ın arabasına bindiklerinde, Arslan bir parça şaşkındı. Mine'nin kendisiyle yalnız kalmayı istemeyeceğini düşünmüştü. Ama belli ki konuşmaları gerektiğinin o da bilincindeydi. Arabayı çalıştırıp, sürmeye başladı. Kendi evine doğru.