İstihare...

1382 Words
Vallahi kültür şoku yaşıyorum şu an. Az önce kek gibi görünen bir şey yedim ama içinden acılı bir kıyma harcı çıktı. Kalkayım da halaya gireyim dedim; omuzlarını yapıştırdılar birbirlerine bir adım ileri, bir adım geri oldukları yerde sallandı durdular. Ha bizim oraların havası olsa şimdiye bu salonda kaç tur bindirmiştik. Neyse halay yavaş ama ortam güzel. Hem de öyle güzel ki, insan ister istemez kendini Urfa'lı zannediyor. Şair bilmiş de yazmış Urfalıyam ezelden türküsünü, bugün kani oldum buna. - Ayşe ne iyi oldu da geldik değil mi? Hep yapalım bunu bence. -Yapalım yapalım da yok mu bunların kombine bilet sistemi? Her sıra gecesinde böyle liraları bayılırsak ay sonunu zor görürüz biz sana söyleyeyim. - Ama bence verdiğimiz paraya değiyor, baksana ikramlara. Dışarıda yesek daha pahalı. Hem bu kadar eğlenemeyiz bile. - Burcu, yaklaşık üç saat önce kurduğumuz samimiyete dayanarak söylüyorum; siz çift maaşsınız annem. Benim etim ne budum ne? Daha aldığım eşyaların taksidi bile bitmedi. - Bana bak, madem samimi buldun bizi, o zaman yarından tezi yok senin için eş adayları listesi yapmaya başlıyoruz. Elbet aralarından birisi gönlünün efendisi çıkar. Ay ne güzel dörtlü takılırız sıra gecelerinde. - Sanki bu saatten sonra sıra gecesi olmadan yaşayamazmış gibi konuşuyorsun. Ayrıca bi dur Allah'ını seversen. Nenemin başıma sardığı Osman belasından daha yeni kurtuldum, başka püskül takamam peşime. - Ne Osman'ı ne nenesi be? - Uzun hikaye sonra konuşuruz. Ha bunlar niye sustu, neyi bekliyorlar biliyor musun? - Bilmem ki. Gecenin başından beri türkü söyleyen adam birisiyle konuşuyor ne zamandır, bak ilerideler. Kiminle konuştuğu anlaşılmıyor ama sanki, çıksın da türkü söylesin istiyor. Ama adam bir türlü almadı mikrofonu eline. - Pes, vallahi pes! Deminden beri hem benimle konuşuyorsun hem de oradaki adamların ne üzerine konuştuğunu mu anlamaya çalışıyorsun? - Ne yapayım Ayşe. Ne güzel eğleniyorduk adam bir şey demeden sahneyi bıraktı gitti. Ben de merak ettim ne olduğunu sdece. Hah bak geliyor, sanırım yeniden başlayacak söylemeye. Gerçekten de Burcu'daki bu çok yönlülük imrenilecek cinstendi. Şahsen ben hayatta biriyle konuşurken başkaları ne yanda ne haltlar yiyor asla gözlemleyemezdim. Burcunun dediği gibi gecenin başından beri programı tek başına götüren adam yeniden sazların önüne geçmiş ve mikrofonun ayarlarıyla oynamaya başlamıştı. Fakat henüz çalgıcılarda bir hareketlenme yoktu. Sanırım ayarlamalarını bitirmiş olacak ki yüzündeki geniş gülümsemeyle konuşmaya başladı. - Vallahi siye sabbaha geden türkü çığırsam of demem. Ama aramızda ele biri var, ele biri var ki, bu gavur eledi mikrofoni eliye almazsa Urfa her birimize küser kuranıma. De hayde Azer ağam, o billur sesiyen kuvvet. Gel de göynümüzün pası siline. Herkes gibi ben de başımı adamın gösterdiği kişiye çevirmiştim. Açıkçası çağırdığı kişinin de kendisi gibi mikrofonu iyi kullanan öz güvenli birisi olduğunu sanıyordum. Ama sandığımın aksine, işaret ettiği adam utangaç bir şekilde başını eğip başını salladı. Anlaşılan zorla davet ediliyordu ve pek de türkü söyleyesi yoktu. Bu kendini beğenmiş adamı reddetse ne gülerdim şimdi. Ama zor şer de olsa sandalyesini geri itip ayağa kalktı ve başını biraz bile kaldırmadan sazların önüne kadar geldi. Sonra eline tutuşturulan mikrofona şöyle bir bakıp sinirli olduğu buradan bile anlaşılan bir gülümseme geçti dudaklarından. Anlaşılan bu emrivakiden ötürü mikrofonla onu sahneye çağıran adam arasında şeytani bir korelasyon kuruyordu. Düşündüğüm şeyle kıkırdayınca sessiz ortamda herkesin gözü bana döndü, haliyle onunda. Tövbeler olsun, o nasıl bakış öyle? Sanki güldüm diye şimdi sıktıracak ayaklarıma. Boğazımı temizleyip ciddiyet kazanmaya çalışırken, beyimiz de nihayet o herkesten sakladığı sesini duyurmaya karar vermişti. Ama bu ses? Ne oluyoruz lan? Bu ses; sabahtan beri aklımdan çıkmayan sesin ta kendisiydi. Gözlerimi kaçırmaktan vazgeçip direk üzerine diktim. Bu tesadüf olamayacak kadar mucizevi bir işaretti. Benim Sefa beyle karşılaşmam, Burcu ile tanışıp zorla buraya sürüklenmem ve aklımın her zerresini dolduran sesin sahibinin şu an kanlı canlı karşımda olması tesadüf gibi basit bir kelime ile anlatılamazdı. - Ali Ekber kardeşimiz benim çok eski bir dostumdur, onu kıramayacağımı bilir. Bu sebeple ısrar etmekten vazgeçmez, istediğini almadan da asla adamın yakasından düşmez. Beni tanıyanlar her yerde türkü söylemediğimi de iyi bilir. Ama sizin gibi güzel insanlar için bir istisna yapacağım. Kusurlarım elbet olacaktır. Bu yüzden şimdiden affınıza sığınıyorum. Döndü sazlara bir şeyler dedi, sonra da mikrofona tekrar konuştu. - Ali Ekber kardeşim Urfa'mızın türkülerini benden daha güzel söyler ama ben bu gece, askerlik yaptığım sırada Ürgüp'te dinlediğim ve hikayesine çok üzüldüğüm bir türküyü söyleyeceğim. " Ayşem'in yeşil sandığı Daha elinin değdiği Hiç aklımdan çıkmıyor Kapılıp sele gittiği Aman Ayşe'm mor menekşem Dağlar başı duman Ayşe'm İndim Ürgüp çöllerine Geleceğim güman Ayşe'm " Ulan ne oluyor burada be? Birisi benimle dalga geçiyor resmen. Bana mantıklı bir açıklama yapsın diye kafamı Burcu'ya çevirdim ama anlaşılan onun için bu seçim tamamen tatlı bir tesadüftü. Çünkü başını kocasının omzuna dayamış, kendini de türkünün kaydesine kaptırmış vaziyetteydi. Başımı tekrar sahneye çevirdiğimde ise onun gözleri tamamen benim üzerimdeydi. Sanki böyle saçma bir rüyanın içerisinde olduğunuzu bilir de gözünüzü bir türlü açamazsınız ya işte öyle bir durumun içinde gibiydim. Sonunda türküsünü bitirip, ander kalasıca Ali Ekber'in eline mikrofonu tutuşturunca eğilip dinleyenleri selamladı ve bana bir kez daha baktıktan sonra döndü arkasını ve salondan çıkıp gitti. Ben az önce ne yaşadım diye derin derin düşünürken, Burcu kız nihayet transtan çıkıp " Ay ne güzel denk geldi türkü di mi Ayşe? Sanki özel istek yapmışız gibi. Ama hakikaten iyi sesi varmış adamın. Sen tanıyor musun Sefa, kim bu adam? Ağa falan dedi sanki sunucu. Aşiret ağası mı acaba?" diye peş peşe sorularını sıralayınca Sefa ile birbirimize bakıp gülmeye başlamıştık. - Hayatım kendin sordun kendin cevapladın her şeyi. Gerçekten de merak ediyor musun kim olduğunu? - Yani ne bileyim esrarengiz biri gibi. Buraya geldim geleli çok ağa gördüm ama bu adam pek ağaya da benzemiyor. - Aslında ben de araziye gittiğimde öğrendim bir şeyler. Ölçüm yaparken Halfeti'nin en büyük aşiretinin adamları olduğunu söyleyen birkaç kişi gelip arazi ölçümlerinde ihtilafa düştüklerini ve haritacıların yeniden ölçmesini istediklerini söylediler. Yani prosedürü atlayıp, bizim halletmemizi istediler. Ama devlet envanterinde yer alması ve ileride miras çekişmelerinin yaşanmaması için dilekçe vermeye ikna ettik. İşte o sırada kalabalığı görmüş yoldan geçerken, durdu geldi yanımıza. "Hayırdır bir mesele falan mı var mühendis bey? Canınızı sıkmadılar ya?" diye sordu. Adamları bir görseniz; ellerini bağladılar önlerinde, başlarını eğdiler, hep bir ağızdan "estağfirullah Azer ağam, bir şey dnişiydik mühendis beye, rahatsızlık falan yoktur." dediler. O da birden bire sesini bir yükseltti, "ben sizin ağanız falan değilim, bir daha ağzınızdan bu lafı duyarsam fena olur." diye söylendi. Sonra herkes geldiği gibi gitti. Rastlaştınız mı bilmiyorum ama Deli Rasim var burada. Sürekli bizim şantiyelere gelip uğraşacak bir iş bulur kendine, yanık yanık türkü falan söyler. İşte o oradaydı o gün, bunlar gittikten sonra anlattı bir şeyler. Ne kadarı gerçekti, ne kadarı onun uydurmasıydı bilmiyorum ama söylediğine göre annesi o aşirete gelin olarak gitmiş, iki yıl geçmesine rağmen çocuğu olmayınca da kuma getirmişler üzerine. Kadın üzüntüden hasta olmuş, ölüm döşeğine düşmüş. Bir hastaneye bırakıp kaderine terk etmişler kadıncağızı. Sonra oradaki doktor kadının hamile olduğunu fark edince ağaya haber vermek istemiş ama annesi kesinlikle haber vermelerini istememiş. Bir kaçgün geçmesine rağmen kimse arayıp sormayınca da; bundan sonra kim gelirse gelsin öldü deyin benim için demiş. Doktor orta yaşlı bir adamcağızmış. Bunlara sahip çıkmış, hanımıyla beraber rahat bir hayat sunmuş bu ana oğula. Azer her şeyi bilerek büyümüş. Ama bir gün bile gidip dikilmemiş karşılarına. Annesine o kötülüğü yapanları affedememiş bir türlü. Ağanın da yeni hanımından iki kızı bir oğlu olunca ne ilk karısını ne de onun akıbetini düşünmüş. Zaman geçmiş, ağa elden ayaktan düşünce aşiret toplanmış ve yeni ağayı belirlemek istemişler. Aslında aşiret kurallarına göre ağanın oğlu asil vekildir, bu toplanma sadece laf olsun diye anlayacağınız. Neyse henüz 19 yaşındaki çocuğu aşiretin yeni ağa namzeti olarak belirlemişler ama aşiret ağalarından biri Azer'in annesini çarşıda görüp tanıyınca ve Azer'in de o kadına anne diye seslendiğini duyunca bu hükmün geçersiz olduğunu herkese duyurmuş. Azer hem yaşça olgun hem de daha aklı başında bir adam. Okumuş, meslek sahibi olmuş, e ağanın da özbe öz oğlu. O dururken yeni yetme, işi gücü gezip tozmak olan aklı havada genci aşiretin başına geçirmektense Azer'i ağa olarak görmek istemişler. Ama Azer asla kabul etmemiş ve kapısını aşındıranları sürekli geri çevirmiş. - Vay beee! Kocacım sende ne hikayeler varmış, neden anlatmadın bu güne kadar? - Neden durup dururken elin adamının hayat hikayesini anlatayım ki Burcu? Vakti şimdi gelmiş demek ki, şimdi nasip oldu anlatmak. Öyle değil mi Ayşe hanım? Öyle tabii Sefa bey. Aklım yeteri kadar karışık değilmiş gibi bir de siz çorba ettiniz. Bu kafayla ne güzel yatarım şimdi ben; istihareye...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD