Hayatın belli bir dönemine kadar başkalarının müdahalesi ile geçen ömrün; ki müdahaleden kastım tamamıyla boyunduruk ya da katı kurallar değil; belli bir dönemden sonra ise sadece senin insiyatif almanla sürecek olması, insanda derin bir boşluk, çetin bir bilinmezlik ve bariz bir korku duygusu doğuruyor. Bakın bu kesin bilgi, lütfen yayalım. Bir haftaya yetişen yalnız yaşama serüvenim boyunca, sürekli bir yerlerden babaannem çıkacak da attığım adıma, ayakta içtiğim suya, yattığım ya da kalktığım saate karışacak diye diken üstünde bekledim. Neyse ki son bir iki gündür artık nenemin tepemde olmadığının farkındalığı ile daha rahat hareket edebiliyorum.
Karman çorman tahlillerimden eğer biraz olsun anladıysanız; yaklaşık 15 gündür Urfa'da olduğum, ilk haftayı abim, Emel ve annemle dolu dolu geçirdiğim ve artık bu şehirde tek başıma kaldığım çıkarımını rahatlıkla yapabilirsiniz. Mesleğe oryantasyon sürecimde şimdilik masabaşı işlere yoğunlaşmış durumdayım. Sahada olan mühendislerin aldığı ölçümleri bilgisayar ortamında haritalandırarak geçiyor mesaim. Zaten şu sıcak günlerde Urfa sıcağını direk yemek gibi bir niyetim de yok. Bu sebeple canım masam ve de başı diyerekten, iş dışı zamanlarda nasıl vakit geçirdiğimi anlatmak istiyorum sizlere.
Annem evden getirdiği erzak, gözünü doyurmayınca burada da bir şeyler yapmaya kalkmış ve hatta yaptıklarını koyacak yer kalmayınca da abime bir derin dondurucu aldırmıştı. Ve koskocoman dolap mutfağa sığmadığı için evin tek müsait yeri olan yatak odama koymak zorunda kalmıştık. İçindekilere ihtiyaç duyacağım vakit gelene kadar da üzerini masa olarak kullanmaya karar verdim. Demem o ki, evde yapacağım pek bir şey olmadığı için işten artan zamanımın çoğunu Halfeti sokaklarını gezerek geçiriyorum. Acayip gümüşçüler keşfettim mesela. Maaşım yatana kadar bizimkilerin bana verdiği paranın hatırı sayılır bir kısmını resmen incik boncuğa gömmüştüm. Ara ara gelen bu tür özenmeler sebebiyle sıklıkla yaptığım çılgınlıklardan birisiydi aslında. Bir ara telefon kılıfına takmıştım mesela kafayı. Rengarenk, çeşit çeşit kılıflar almıştım. Sonra da o kılıfların çoğunu kullanmadan telefonu çaldırdım. Sormayın o işi nasıl becerdiğimi, yaram deşiliyor resmen. Sonra da abim sağolsun o çok bilindik markanın yeni çıkan telefonunu aldı bana. Bu kez de boyuna asma aksesuarları biriktirmeye başladım. Anlayacağınız ara ara gelişen takıntılar sebebiyle doğacak çocuklarımın rızkını hiç ettiğim zamanlar oluyor. Umarım babaları zengin olur da bu serseri zevklerim kimsenin gözüne batmaz.
İş yerindeki ilk haftamın son gününde, Halfeti çıkışına yapılacak büyük viyadük için ölçüm yapan mühendis rahatsızlanınca bana saha deneyimi olsun diye araç gönderip aldırdılar masamın başından. Gözüm arkada kala kala geldim, bu kertenkelelerin bile sıcaktan Şeyma Subaşı gibi bronzlaştığı çölün ortasına. Ekibin de sıcaktan bunaldığı o kadar belliydi ki, bir an önce bugünkü ölçümleri bitirip klimalı daireye dönmek istiyorlardı. Yani ben ne kadar dikkatli olursam ve hatasız ölçüm yaparsam, o kadar erken dönecektik buradan. Ekiple kısaca tanışıp, benden önce alınan notlara göz attığımda aslında oldukça fazla yol katettiklerini gördüm. Bu da demek oluyordu ki öğleden sonra üç gibi buradaki işimizin sonlanmasına engel bir durum yoktu. Saat on gibi getirildiğim sahada öğle arasına kadar ara vermeden çalışmış ve nihayet paydos verdiğimizde her birimiz yemeğimizi alıp bir kenara çekilmiştik. Çantamdaki kulaklığı çıkarıp rasgele bir kanal açtım radyodan. Bilindik bir Urfa türküsü çalıyordu.
Kınıfır (Karanfil) bed renk olur
Aşka düşen denk olur
İsterem başıya gele
Göresen ne renk olur
Bir çeşit 'aşka düş de gör günününü' diye ilenen bir türküydü ama hemen dilime dolanmıştı. Türkünün sonlarına doğru biri derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. Konuşmasa, sadece nefes alsa bile aynı şekilde etki ederdi bana, eminim.
" Söylendiği gibi Urfa kimseye küsmemiştir bu güne kadar. Urfa'ya yolu bir şekilde düşen herkes Urfa aşkına da düşmüş demektir. Aslında onlara sormak gerekir Urfa aşkı nasıl renkler katmış hayatlarına diye. Ne bekliyoruz, soralım o vakit. Telefon numaramızı tekrar hatırlatıyorum öyleyse; 0414 751 56.."
Urfa bana şu kısa zamanda pek bir şey kattı diyemezdim. Ama az önce radyoda duyduğum ses, bu güne kadar kulaklarımın neredeyse boşuna mesai yaptığını hissettirmişti. Yeni şarkı girip de dj mikrofondan ayrıldıktan sonra bir sorumluluğum olduğunu hatırlamış ve yarım yamalak bitirdiğim yemeğin boşlarını yerine koyup ayaklanmıştım. Kulaklığım hala kulağımdaydı fakat onun konuşmalarına odaklandığım için işimi yapamıyordum. Zaten program da çok fazla sürmeden bitmişti. Aşağı yukarı bir hesapla hangi saatler arasında yayın yaptığını tahmin etmiş ve bundan sonra o saatleri kime rezerve edeceğimi de belirlemiştim. Artık Urfa'da bir sonrakini iple çekeceğim saatler vardı. Bir de neden olduğunu bilmesem de kafamda dönüp duran numaralar. Bir gün onu arayıp da konuşmak isteyişim sanırım benim için bir cesaret göstergesi olacaktı.
"Gel benim kakülü kemendim
boyu boyuma menendim
Sen benim ağam efendim
Ben esiri kakül yare
Can kurban ol şivekare
Ya leyli bir daha ya leyli
Ya leyli on on daha ya leyli
Men aşıkı kakül yare
Can kurban ol şivekare
Vay vay vay şefim. Şantiyeye bir gözel gelmiş vallaha Halfeti bele güzel görmemiştir kuranıma. Güzelim adın nedir senin?
- Hayırdır biladerim belanı mı arıyorsun?
- Ben belamı bulmuşam zülfü gözel. Sen bin ah etsen işlemez mene.
- HasbinAllah ve ni- mel vekil... Adam git işine, oyalama beni.
Yanıma türkü söyleye söyleye gelip bana alenen sulanan adamı delik deşik etme hayalleri kurarken, şantiye şefi Süleyman abi beni büyük bir yanlıştan kurtardı. "Ayşe hanım, arkadaş zararsızdır merak etmeyin. Bize getir götür işlerinde yardımcı olur, arada da böyle yanık yanık türkü söyleyip gönlümüzü şenlendirir. Alışırsınız zamanla merak etmeyin." demeseydi dabancaynan düz gidecedum herife. Şefin söylediği gibi türküsünü söyleye söyleye yaptı işini. Bir de dikkatli, eli işe yatkın anlatamam. Leb demeden leblebiyi anlayan bir adamdı, akıllı bir deliydi vesselam. Aramızda kalsın Osman'dan daha akıllıydı.
Mesleğimdeki ilk saha günümü anlımın akıyla atlattıktan sonra eve uğrayıp bir duş almış sonra da yeniden vurmuştum Halfeti sokaklarına kendimi. Dün aldığım birkaç pantolonun terzilik işi vardı ve bugün hazır olacağını söylemişlerdi. Evvela onları alacak sonra da güzel bir kahve ısmarlayacaktım kendime. Henüz beraber vakit geçirecek bir arkadaş edinemediğim için bütün aylaklıkları kendi başıma yapıyordum anlaşıldığı üzere.
Terzide işlerimi hallettiğimde meydanda durmuş ve geçen gün kahve içtiğim küçük pastanenin nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. Önümdeki iki yoldan hangisine gideyim diye düşünürken; sağ taraftan birinin bana seslendiğini duydum.
- Ayşe hanım, kayıp mı oldunuz yoksa?
- Ah hayır kaybolmadım Sefa bey. Geçenlerde burada bir yerde kahve içmiştim, onu hatırlamaya çalışıyorum.
- Kahve mi? Bakın şöyle yapalım. Birazdan eşim gelecek. Şu ilerideki orta okulda ingilizce öğretmeni kendisi. Dersi çoktan bitmiş olmalı. Eğer birine verilmiş sözünüz yoksa bize katılın çok isteriz. Hem eşimle de tanışmış olursunuz. Belki iyi anlaşırsınız belli mi olur? Biz de buraları pek iyi biliyor sayılmayız, sizden sadece birkaç ay önce geldik bu şehre. İnanın ortak paydası olan insanlarla dostluk kurmak çok kıymetli. Sağolsun Burcu biraz çekingen bir insandır. Pek öyle herkesle kaynaşamaz. Fakat sizin de Karadenizli olduğunuzu söyleyince çok merak etti, hatta kendisi istedi tanışmayı. Bugün planlamıyorduk ama madem denk geldik, bence öne çekmenin bir mahsuru yok. Ne dersiniz?
- Çok isterim elbette. Ama eğer bir planınız varsa engel olmak istemem.
- Aslında arkadaşların uzun zamandır methettiği bir sıra gecesi programı var, ona katılmayı düşünüyoruz. Daha önce sadece belgesellerde falan görmüşüzdür, bizim için de ilk olacak anlayacağınız. Katılmak istersiniz değil mi? Ha işte Burcu da geliyor.
Nerede kaldın sevgilim, ağaç olduk burada. Bak seni Ayşe hanımla tanıştırayım. Hani bahsetmiştim ya Artvinli kendisi, kuruma yeni atandı diye. Ayşe hanım bu da güzeller güzeli karım Burcu.
- Memnun oldum Burcu hanım. Sefa beyin bahsettiğinden anladığım kadarıyla sizinle hemşehri sayılıyoruz. Yanlış mı tahmin ediyorum?
- Ben de çok memnun oldum ama senin için de bir sakıncası yoksa lütfen şu hanımı beyi bırakalım. Okulda da sürekli hocam hocam deyip duruyorlar neredeyse adımı unuttum artık. Evet hemşeri sayılırız. Ben Rizeli'yim, Çamlıhemşin asıl memleketim. Sefa yeni gelen arkadaş Artvinli'ymiş deyince vallahi maden bulmuş gibi sevindim. Pekala iyi insanlar hepsi ama insan yanında hemşerisi olunca kendisini sırtı yere gelmez hissediyor.
- İnan sana sonuna kadar katılıyorum.
- E hadi o zaman daha fazla böyle çarşı ortasında beklemeyelim de sıra gecesinde yerimizi sağlama alalım. Hem ben çok acıktım, çok güzel ikramlar oluyormuş bu gecelerde biliyor musun? Sırf bu yüzden öğlen doğru dürüst doyurmadım karnımı.
Sefa eşim biraz çekingen birisi derken, eminim o da Burcu'nun içinden böyle heyecanlı ve hemşehri canlısı bir kadın çıkacağını tahmin etmemiştir.
Çarşı çıkışına park ettikleri arabalarına sohbet ede ede yürürken, bir yandan da kurumdakileri çekiştirmeye başlamıştık. İşte sağlam bir dostluğun temelini attığınızı böyle ayrıntılardan fark edebilirsiniz. Ben bu şenlikli çiftle çok iyi anlaşacağa benziyordum ama sap sap aralarında çalı gibi dolaşmak nereye kadar sürer bilemiyorum haliyle. Tam saplığımı kara kara düşünecek seviyeye gelmiştim ki, bugün radyoda duyduğum o ses geldi aklıma. O sesin sahibine olan merakım öyle güçlüydü ki, yerel bir radyonun ne idüğü belirsiz programcısına şimdiden kör kütük fan olmuş gibi hissettim kendimi. Ne kınardım ama şarkıcıların terli atletlerine sahip olmak için birbirlerini ezen kızları. Ulan şimdi "sıradaki şarkı Ayşem'e gelsin." desin diye totem motem hepsini yapasım vardı. Kendine gel Ayşe. Acılı çiğ köfte yemeye gidiyoruz şimdi, dikkatini dağıtma sakın. Çiğ köfte mühim iş...