Eğer nenem karşısında süklüm püklüm durursanız pek ala her istediğini size yaptırır ve her söylediğine de milleti inandırır. Şöyle ki; Cemile nene ve torunu olacak O Osman, iddia ettiği gibi akşam çayına değil, neredeyse bizimle beraber akşam sofrası saatinde evin kapısında bitmişlerdi. Abime 'bunlar ne iş? ' bakışı atarken o da Osman'a; 'seni elimden nenen bile alamaz' bakışı atıyordu. Osman mı? O da bana; Yedi Bela Hüsnü'nün Hüsniye'ye baktığı gibi bakıyordu. Yani anlayacağınız ortamdaki kimse kimin kendine nasıl baktığının farkında değildi
Ama Hasan Ali Harmanlı sabırsızlığını gösterip konuşmaya başladı.
- Hayrola Osman? Hani çay içmekti niyetunuz? Madem gideyruk akşam kayintisini da mi aradan çikaralum dedunuz?
- Hasan Ali! Yiyecesun şimdi degeneğun ucuni. Nasil konuşuk edeysun sen Osman oğlumla ela, de bakayum? O da bu evun insanidur da istar akşamluğa gelur istar kuşluğa.
- Nene bak sağa laf demeyeyum, habu mallar siçasica ağzumi açmayayum deyirum ama gel bu yanliştan dön nenem. Habu kizun lafinun heç mi değeri yok. İstemeyrum diyi da neyini anlamaysiz?
- Uyyyii godumun kenari. İstemeymiş hala bak laflara laflara. Ula pok yiyan ben dedenun sevdasindan oleymiydum oni alanda. Babam sozumdur dedi verdi. Bak ha buraya boy boy boyladuk, ev olduk yurt olduk. Ne edece Osman'i almayip? Gettuği yerdan bulaca bi ağzi pohliyi geturece ha buraya damat diye. Yedi kat yabanciya mi verecesun bacini?
- He nene. Ha bu Osman'a vereceğume yedi kat yabanciye vereceğum. Ben nasi sevduğumi aldiysam, o da alacak sevduğuni. Bu koni ha burada kapandi. Soz mi verdun, kes kurban boz sozuni. Boşina aşindurma sen da bu kapiyi Cemile nene. Burada Osman'a varacak kiz miz yok. Bacum bir haftaya gideyi bu memlketten. Kendi yoluna bakacak, Osman da aynisini etsun, üzmesun canini. Ha yook ben vaz geçmam, illa da Ayşe deyise de o zaman ben onun kısmetini kiyamete kadar kapaturum, bu da boyle biline.
- Hasan Ali sesun fazla yuksek çikayi. Nenenle doğru konuşacasun.
- Baba de get Allah'unu seversen, açturma bayramlik ağzumi.
- Babanla doğri konuş Hasan Ali.
- Allah'um sen bena sabirlar ver. Ayşe al bacum birkaç parça bişey, Emel sen da bizum içun hazirla bi çanta. Bacum gidene kadar daha da ayak basmam bu eva.
Ups! Gorgit yaylasının şahini Hasan Ali, yeşil sahalara bir döndü pir döndü sayın seyirciler. E haliyle benim ekmeğime de yağ sürüldü. Oy canum anam nasi da içi gideyi ardumuzdan. Ama şimdi ona da gel desek burada ufak çaplı bir kıyamet kopar, Harmanlı konağı kocakarının başına falan yıkılır maazallah. Neyse ki Urfa'ya onsuz gitmeyeceğiz de biraz olsun içimiz rahat.
Gerisin geri arabaya binip yaylaya çıktığımızdan beri üçümüz de sessiz sedasız oturuyorduk birer köşede. Hatta abim ile Emel'in arasında nereden geldiğini anlamadığım şekilde bir yastık bile vardı. Bu garipliğe daha fazla katlanamadığım için kalkıp aldım yastığı aralarından.
- Abi, gerçekten çok sağol. Ben kendi başıma baş edemiyorum bir türlü nenemle. Tutturmuş bir söz; sözum aşağı, sözum yukari. Vallahi yıldım. Allah imdadıma yetişti de gerçekleşti atamam diye sevinemedim bir türlü. Bu sefer de söz kesmeden bi yere yollamam diye tutturdu. Nenem bi yandan Osman bi yandan sıkıştırıp duruyorlar ne zamandır.
- Ne dedin ne dedin? Osman sıkıştırıyor dedin değil mi, yanlış duymadım ben? Ben şimdi o bacağına sıçtığımın herifini köy meydanında eşşek gibi anırtmazsam bana da Hasan Ali demesinler ula.
Şimdi ben sinirlenince şive Türkçe'den Lazca'ya kayıyor. Ama abim sinirlenince tam tersi oluyo gördüğünüz gibi. Bıçkın delikanlı mühendis Hasan Ali oluveriyor birden ve kullanmayı öğrendiği bütün tarım makinelerini hasmının üzerine sürecek kadar delirebiliyor. Eğer şu an elinin altında bir patos makinesi olsaydı, ibreti alem için Osman'ın etini kemiğinden bir güzel ayırırdı.
- Abi sakin ol. Başettim ben ikisiyle de merak etme.
- Nasıl baş etmek kızım bu? Daha demin kapımızın köpeği gibi sırıtıyordu herif. Bu mu baş etmek?
- Abi nenemden alıyor cesaretini, bilmiyor musun sen?
- Ula ulaaa! nenem olmasa bilirim yapacağımı da neyse. Bana bak yola çıkana kadar buradan bir yere gitmiyoruz. Ben bir ara gidip bütün eşyaları getirceğim buraya. Bir gece önce de gider anamı alır gelirim. Sağ salim yerleştirelim seni yerine de gerisi bende artık merak etme sen. Ben onlara ne yapacağımı biliyorum.
- Abi ne olur başını belaya sokma.
- Kızım Osman iti için yakar mıyım başımı ben? Var aklımda bir şeyler takma sen kafama. Hayde kalkın bir çay koyun, yanına da iki lokma bir şey çıkarın da yiyelim. Yarın eksik gedik neyse alır gelirim. Birkaç gün idare etsin bizi yeter.
Allah anneme babama uzun ömürler versin ama biz bu yaşımıza kadar gölgelerini pek üstümüzde görmedik. Büyüklerin yanında çocuk sevilmezmiş dediler, bizi el içinde sevmediler bebeyken, onu anladık da; aklımız erdiği zamanlarda neden onların değil de yüz yaşında bir kocakarının Nazi artığı terbiyesinden geçtik onu bir türlü anlayamadım. Yani demem o ki kendimizi büyüten bizdik. Bir ihtiyacım olduğunda direk gidip abime söylerdim mesela. Yahu ilk adet gördüğüm günü hatırlıyorum; abim o zaman Trabzon'da yatılı okuyor liseyi. Eve izne gelmişti, bayram tatiliydi sanırım. Neyse oturduğum yere kan bulaşmış bir parça. Ben sabahtan görüp kendimce önlem almıştım ama acemisiyim durumun, ne kadar önlem alabilirim öyle değil mi? Kimse alıp karşısına anlatmamış, neyi nasıl yapmam gerektiğini söylememiş. Ben de unutuvermişim kontrol etmeyi işte. Abim görünce birden ok gibi fırladı yerinden. Oturduğum minderi ters çevirip çıktı dışarı. Bir saat kadar kayboldu ortalıktan, sonra bir geldi ki koca bir poşetin içinde çeşit çeşit kadın pedi. Utancımdan bir şey de diyemedim buna. O da lisedeki kız arkadaşlarından biliyormuş durumu. Meğer öğrendiğinden beri gözü benim üstümdeymiş. Olur da bir şeye ihtiyacım olur, söyleyemem diye bekleyip duruyormuş. İşte benim bu hayatta sırtım yere gelmezse abim sayesinde gelmez. Bu yüzden nenemin tehditlerine boyun eğmiyorum ben.
Yaylada geçirdiğimiz birkaç günün ardından artık yola çıkmak için son hazırlıklarımızı yapıyorduk. Abim dün gece gidip annemi ve azıklarımızı getirmişti. Annem o kadar abartmıştı ki erzak işini, arabaya sığabilmek için beni bırakacaklar diye korkmadım değil. Neyseki abim ve annem mükemmel istif yeteneklerini konuşturdular da korktuğum başıma falan gelmedi.
Yol boyunca bir Emel'in bir de annein çiş molası ile dura kalka ilerlemiş ve nihayet Urfa topraklarına girmiştik. Abim, yola çıkmadan mobilyacıları arayıp teslimat tarihini netleştirdiği için, eve varınca bir kaç saat dinlendikten sonra temizliğe giriştik. Ev sahibim bize bir güzellik yapıp önden kaba temizliğini yaptığından, işimiz daha da kolaylaşmıştı. Eşyalar gelmeden evin birkaç eksiğini görmek için abimle çarşıya çıktık bir ara. İtiraf etmeliyim; yanında Emel yokken dünyanın en ciddi, en suratsız insanı olabiliyor kendisi. Bir de namuslu, sadık görmeniz lazım. Başını kaldırıp da bir tane Urfa güzeline yan bakmadı. Adam çarşıda çarptığı tek tük kadınlara pardon bile demedi, yerine ben konuştum düşünün.
Bir iki saate çarşıda nerede ne var, hepsini öğrenmiştim. İhtiyacım olan şeyleri nereden bulabileceğimi biliyordum artık. Neticede yanımda sonsuza kadar kalmayacaklar ve ben bir yerden sonra kendi başımın çaresine bakmak zorunda kalacaktım.
Ellerimizde poşetler, ayaklarımızda acele ile çarşının çıkışına doğru yürümeye başladık. Abimin yine her zamanki gibi en münasebetsiz zamanda telefonu çalmaya başladı. Elindekileri ya ya yere bırakacak ya da yanıda taşıdığı dilsiz uşağa, yani bana yükleyecekti. O da poşetler kirlenmesin diye bana yüklemeyi seçti haliyle. İki kilo patates, iki kilo soğan, domates, salatalık, hem renkliler hem de beyazlar için ayrı çamaşır deterjanı, çamaşır suyu, demonte plastik ayakkabılık ve bir kaç çift ev terliğinin bulunduğu poşetlerin arasında neredeyse gözükmüyordum. Abim gürültülü çarşı ortamından biraz sıyrılıp Emel'i daha rahat duymak için ilerlemek zorunda kaldı. Ben de o kadar yükle ne adım atabiliyor ne de daha fazla ayakta durabiliyordum. Rüzgar değse yıkılacak vaziyetteydim anlayacağınız. Ama kısmetsiz bedevi gibi bana değen rüzgar değil, devenin ta kendisi olmuştu. Ellerimde güç bela zapt ettiğim poşetler elimden kaymış, patatesler bir yana, soğanlar bir yana, yeşillikler başka bir yana dağılmıştı. Ama bana çarpan deve halime bakıp, iki saniye acıdıktan sonra, telefonda konuştuğu kimse; ona bağıra çağıra, biraz da aceleyle yanımdan uzaklaştı. Abim döndüğünde ise ben; yerdeki dağılmış eşyaların arasında oturmuş hıyar yiyordum. Az önce bana çarpan hıyarın kafasını koparır gibi, kütür kütür...