Gün ışımaya başlamıştı ve ben henüz bitirmiştim metni. Başım çatlayacak derecede ağrıyordu. Hayli yorulmuştum. Çok fazla bilgi yüklenmiştim. Edindiğim bu bilgilerle bir değil birkaç tane kitap yazılabilirdi. Diğer grup üyelerinin romanlarına yeter de artardı bu bilgiler. Şimdi ise geriye sonuçları beklemek kalmıştı.
Ya başkasının metnini seçerse? sorusu düştü aklıma. Omuzlarımı silktim. Kendi kaybederdi. Ben masalsı bir dile sahip değildim. Eğer öyle bir isteği varsa onunla devam etmesi daha yerinde olurdu zaten. Gerçi Gonca da grubu çok iyi tanıdığını iletmişti. En büyük rakibim olduğuna şimdiden eminim, yazdıklarını görmeye gerek yoktu. Yine de kendime güveniyordum. Lanet olarak gördüğüm bu hafızam belki de gerçekten ilk defa hayırlı bir işe yarayacaktı. Diğerleri gibi not çıkarmaya, notlarıma dönmeye ya da okuduğum olayları hatırlamaya çalışmak gibi sıkıntılarım yoktu. Her şey tap teze olarak zihnimdeydi. Hemen gözlerimin önündeydi.
Gözlerime düşen ağırlıkla esnedim. Dinlenmek istiyordum artık. Son güne kadar değişiklik yapabilirim düşüncesiyle metni kaydedip bilgisayarımı kapattım. Artık uyumam gerekiyordu. Elim guruldayan karnıma gitti.
“Uyumak istiyorum, üzgünüm,” deyip sıvazladım karnımı ve yatağıma uzandım. Yemek yiyecek halim yoktu. Dünya yansa başımı kaldıramazdım. İhtiyacım olan şey uyumaktı.
Kurt için daha büyük bir travma olmalı, gözlerinin önünde ablası öldü, aklıma gelen düşünceyle gözlerimi araladım. Gün artık iyiden iyiye aydınlanmıştı. Güz’ün de kız arkadaşıymış. Sevdiği kızdı sonuçta, onun için de kolay olmamıştır. Benim için de kolay olmamıştı. Üstelik benim yasını tuttuğum adam yalancının tekiydi. Timur ile üniversitenin son senesinde tanışmıştım. Zengin bir ailenin oğluydu. Ailesine ait dükkânı kendi işletiyormuş gibi anlatmıştı bana, inanmıştım. Daha üçüncü görüşmemizde evlenme teklifi etmişti. Çılgın biriydi. Özellikle evli olduğu halde evlenme teklif etmesinin başka bir açıklaması olamazdı. Bense bunu ve diğer bütün yalanlarını geçirdiği trafik kazası sonucu öldüğünde öğrenmiştim. Arkasından yas tutmaya bile hakkım olmayan, bunu hak etmeyen bir adamdı.
Gözlerimin acısıyla kendime geldim. Artık gerçekten uyumalıydım. Derin bir iç çekip gözlerimi yumdum.
Sadece bir günde onları çok iyi tanıyan biri haline gelmiştim. Kim bilir birkaç gün daha bilgi toplasaydım halim ne olurdu?
Çalan telefonumun sesiyle gözlerimi araladım. Telefona baktığımda terapistimin sekreterinin aradığını gördüm.
“Efendim.”
“Deniz Hanım iyi günler, Hande ben nasılsınız?”
Yattığım yerde gerindim. Saat öğleden sonra 14:00 olmuştu.
“Saat 18:00’de randevunuz vardı, katılım durumunuzu sormak için aramıştım,” deyince yüzümü buruşturdum. Bugün terapistimle randevum vardı ve ben uyuyakalmıştım. Neyse ki hala hazırlanıp yetişme şansım vardı.”
“Evet, evet. Bir değişiklik yok geleceğim, arayıp sorduğunuz için teşekkür ederim.” Gerçekten hayatımı kurtarmıştı, alarmı duymamıştım.
“Rica ederim Deniz Hanım, görüşmek üzere.”
“Görüşürüz,” diyerek telefonu kapattım. Hande’nin mesaisi 18:00’de bitiyordu. Beni ofise aldıktan sonra kendisi ayrılırdı. Gecikme olmasın diye aradığına eminim ve çok minnettarım. Unutkanlıktan değil ama uykusuzluktan hayatımda ilk defa seansımı kaçıracaktım. Hande sağ olsun günün kurtarıcısı olmuştu. Biraz erken gidip onun da erken çıkmasını sağlayabilirdim. En güzel teşekkür bu olurdu sanırım. Yataktan kalkıp kendime bir kahvaltı hazırlamaya karar verdim. Sonrasında işlerimi halledip çıkardım.
Saatime baktığımda 17:21’i gösteriyordu. Olmam gereken vakitten 39 dakika erken gelmiştim. Ofisin kapısını açan Hande, beni bu kadar erken görmeyi beklemediğinden şaşırmıştı.
“Deniz Hanım, erkencisiniz."
“Evet çünkü ben geldim, sen gidiyorsun,” deyip gülümsedim. Hande sohbet etmeyi sevdiğim sayılı insanlardan biriydi.
“Nasıl olur?” diye geveledi.
“Son danışan ben değil miyim? Ee, ben de geldiğime göre sen gidebilirsin.”
Söylediğimin mantıklı olduğunun farkındaydı ancak içine sinmediğini de görüyordum.
“Handecim kaç senedir tanışıklığımız var, hazırlan çık hadi, ben de uslu uslu koltuğumda oturayım,” diyerek her zamanki yerime geçtim.
Hande’nin itiraz edecek bir şeyi kalmadığı için teşekkür ederek dakikalar içinde ofisten ayrıldı. Terapistim Elif Hanım şu an seanstaydı. 17:50’de seansı bitecek 10 dakikalık aranın ardından beni kabul edecekti. Saatime baktığımda 17:29 olduğunu gördüm. Hala 21 dakika vardı danışanın çıkmasına. Bu esnada çalan kapıyla irkildim. Bu saatteki son seans benimdi. Şimdiye kadar benden başkasının cumartesi günü geldiği olmamıştı. Merakla yerimden kalktım kapının önüne geldim. Bir kez daha çalınca kapıyı açtım.
Karşımda duran adamı ilk kez gördüğüme emindim. O da kapıyı benim açmamı beklemiyormuş gibi hayretle yüzüme bakıyordu.
“Hande nerede?” diye sordu. Kimdi acaba?
“Hande Hanım, biraz önce çıktı. Dilerseniz telefonundan ulaşabilirsiniz,” dedim. Adamın kaşları çatıldı. Bir şey düşünüyor gibiydi. Yüzünü buruşturup iç çekti.
“Sorumu bağışlayın ama daha önce tanışmış mıydık?” diye sordu. Bir soru için bu kadar gerilmesine gerek yoktu.
Olumsuz anlamda başımı salladım. “Hayır,” cevabını verdim.
Yüzündeki rahatlama ilginç gelmişti. Beni tanımadığı için rahatlaması huzursuz hissettirdi. Neden? Daha önce karşılaşmadığımıza bu kadar emin olmasam şüpheye düşebilirdim.
“Sizin de mi seansınız vardı? Bu saatte bir tek benim olurdu hep, sizi görünce şaşırdım.”
Cevabımla gülümsedi.
“Evet, bu seferlik böyle oldu,” dedi ve “İçeri girebilir miyim?” diye sordu. Sorusuyla kapıyı sıkı sıkıya tuttuğumu fark ettim.
Hemen kapıdan uzaklaşıp koltuğuma geri oturdum. Bu saatte Elif Hanım’dan başka terapist var mıydı ofiste? İç çektim, umurumda olmamalıydı. Saate tekrar baktığımda 17:34 olduğunu gördüm. Vakit geçmek bilmiyordu.
“İlk kez mi geliyorsunuz?” sorusuyla bakışlarım hemen çaprazımda oturan adama çevrildi. Yüzüne daha dikkatlice bakmaya başladım. Uzun boylu, buğday tenli, kumral saçlı adamın keskin yüz hatları vardı. Adamın kahverengi gözlerine bakarak “Hayır,” dedim. Başka bir açıklama yapmama gerek yoktu. Oturduğu yerde öne doğru eğildi.
“Anlıyorum. Sosyal fobi filan mı?” diye sordu bu sefer de.
Kaşlarım çatıldı. “Bilmem, olabilir, bir önemi var mı?” karşılığını verdim. Sohbet havamda değildim.
“Hayır, yok aslında, sizin cevap vermemek için bir nedeniniz var mı?” diye sorduğunda düşündüm. Söylesem ya da söylemesem ne fark ederdi? Omzumu silktim.
“Hipermnezi tanısı aldım yıllar önce. Bununla başa çıkabilmek için de düzenli olarak destek alıyorum,” dedim. Bunu ailem ve terapistim dışında bilen neredeyse yoktu. Bir yabancıya söylemek tuhaf hissettirmişti ama rahatsız da olmamıştım. Oysa beni insanların merakları rahatsız ederdi.
Karşımdaki adamın şaşkına dönen yüz ifadesi ve ardından kahkaha atması benim için de yeni bir durumdu. Aileme bu durumu ilk açtığımda kızlarının zekalarıyla gurur duymuşlardı. Her şeyi hatırlamak derslerde işe yarardı evet ama sadece derslerde. Onun dışında kalan her şey dertti sadece. Kim bilmem ne tarihinde bilmem ne marketinde indirime girmiş ürünlerin tam listesinin her daim hafızasında kalmasını ister ki? Ya da kim bankacılık işlemleri için gelmiş 6 haneli rastgele kodu ömrü boyunca hatırlamak ister? Başkalarını bilmiyorum ama ben istemezdim.
Kahkahalarının sonunda “İnşallah bunu unutmam,” diyen adam, yaşarmış gözlerini silip yüzüme baktı ve “Beni ömrünüzün sonuna dek unutmayacak mısınız yani?” diye sordu. Gözlerimi devirdim. Nerede bende o şans?
Omuzlarımı silktim ve “Maalesef,” dedim.
“Size komik bir şey söylememe izin verin. Bende de hipomnezi var,” deyip daha kuvvetli bir kahkaha attı.
Nasıl ki hipermenizi hiçbir olayın gün, tarih, saat dahil unutulmaması ise hipomnezi de hatırlamada güçlük demekti. Bu havadisle ben de kahkaha attım. Sonrasında silkelenip “Özür dilerim,” dedim. Bu durum olsa olsa trajikomik olurdu. Kadere bak.
“Yo, hayır. Özür dilemeyin lütfen, nasıl olsa hatırlamayacağım,” deyip bir kez daha güldü. Bir an keşke bende de hatırlamada güçlük olsaydı diye düşündüm. Ne kadar zor olabilirdi ki? En azından ruhum işkence çekmezdi artık. Neye üzüldüğümü bile unutmak, mucize gibi bir şey olsa gerek.
“Sakın bana özendiğinizi söylemeyin,” diyen adamla irkildim. Gafil avlanmıştım. “Çok mu belli ettim?” sorusuyla adamın kahverengi gözlerine baktım. Masum bir ifadesi vardı. Hem yetişkin hem çocuksu.
“Bana vitrindeki çok beğendiğiniz bir eşyaymışım gibi bakışınızdan bahsediyorsanız, eh birazcık,” deyip tebessüm etti. Ardından yüzüne bir keder yayıldı.
“Geçen gün eve bir torba kedi maması aldım, kedimin en sevdiğinden… Bilin bakalım neyi unutmuşum? Kedimin öldüğünü. Kendime her gün iyi kötü öğrendiğim bilgileri anımsatıyorum.”
“Galiba ikimizin de durumları pek iç açıcı değil,” dedim. Sevdiklerimin öldüğünü unutmayı ben de istemezdim.
Gözü kolundaki saatine kaydı. Ayaklandı. Bana yukardan bakarken “Adınızı sormak isterdim ama nasıl olsa unutacağım, yine de izninizle kendi adımı söylemek isterim,” deyince hafif şaşırsam da başımı olumlu anlamda salladım. Bana uzattığı elini tuttum. Soğuk parmakları sıcak parmaklarıma değince ürperdik ikimizde. “Alay Demir, sizinle tanıştığıma çok memnun oldum, umarım dediğiniz gibi beni asla unutmazsınız,” dedi ve ofisten ayrıldı. Evet, onu asla unutmayacaktım.