Defterine aldığı notlar bittikten sonra bana döndü ve “Deniz ne güzel bir isim, kim koydu adını?” diye sordu.
“Annem bana hamileyken babam rüyasında yaşlı bir adamın kucağına bir kız bebeği verdiğini görmüş. Adı Deniz olsun demiş yaşlı adam, ben doğana kadar cinsiyetimi de bilmiyorlarmış. Kız ya da oğlan fark etmez, babam çocuğunun adını Deniz koymaya zaten karar vermiş. Böylece adım Deniz olmuş.”
Canım babam, ne zaman konusu açılsa büyük bir keyifle anlatırdı rüyasını. Onun için oldukça güzel ve aramızdaki bağı kuvvetlendiren bir anıydı.
“Annen peki? Genelde kız çocuklarına anneleri koyar isimlerini,” diye sorunca tebessüm ettim.
“Babam rüyasında yaşlı bir adam gördüğünü söyleyince annemin aklı aksakallı dedelere filan gitmiş. O çekinir böyle şeylerden. Tereddüt etmeden kabul etmiş. Zaten annem oğlan bekliyormuş beni. Oğlan olsaydım adım hazırmış ama kız olunca o da sessiz kalmış.”
“Ak sakallı dede ha! Bak bana hiç uğramadı böyle şeyler. Gerçi uğradıysa da unuttum,” deyip gülümsedi. Unutkanlığıyla iyi geçiniyor gibi duruyordu. O yüzden merakıma engel olmak istemedim. Gözlerine bakarken aklımdaki soruyu sormaya karar verdim.
“Her şeyi unuttuğunu söyledin. Benimle tanıştığını da unutacak mısın?”
Başını olumsuz anlamda salladı. Ardından gözlerini sımsıkı yumup açtı. “Kendimden bahsetmem konusundan emin misin? Sadece sen de anlatabilirsin,” dedi. En baştaki teklifine sadık kalmaya çalışıyordu.
“Sadece sorarsam cevaplarsın, olur mu?” deyince iç çekti. Önerim makul gelmişti anladığım kadarıyla. Not defterini kapattı ve masaya bıraktı. Oturduğu yerde öne doğru eğildi.
“Sorunu bir daha alabilir miyim?”
Hızlıca başımı sallarken “Benimle tanıştığını unutacak mısın?” diye sordum tekrardan.
Eli ensesine gitti ve orayı kaşıdı.
“İşler böyle yürümüyor,” dedi. Ardından çayına uzandı ve bir yudum alıp tekrar gözlerime bakmaya başladı.
“Kısa süreli belleğim her şeyi uzun süreli belleğe aktaramıyor. Seni tanıdığımı hatırlayıp hatırlamayacağımı yarın öğreneceğim. Şu an için sadece seni hafızama kazımaya büyük bir uğraş gösteriyorum desem umarım ne demeye çalıştığımı anlayabilirsin. Hani sınava hazırlanırken bazı kavramları ezberlemen gerekir de sürekli tekrar edersin ya bende bir yandan ismini, kim olduğunu, nerede tanıştığımızı, senden ne istediğimi sürekli içimden tekrar ediyorum. Bir nevi seni ezberlemeye çalışıyorum.”
“Benden ne istiyorsun?”
Şaşırdı. “Az önce söylemedim mi? Arkadaşın olmak istiyorum.”
“Bir de seni unutmamamı istiyorsun,” diye ekledim. Yüzüne anlam veremediğim bir ifade oturdu. “Mümkün mü?” diye sordu.
Gülümsedim. “İnan bana bunun için efor sarf etmeme bile gerek yok,” deyip sanki önümde bir klavye varmış gibi hayali tuşlara basmaya başladım. “Bugün 4 Aralık Cumartesi Alay Demir ile tanıştım. Saat tam olarak 17:29’da hayatıma Hande nerede sorusuyla girdi. Seans çıkışında beni yağmur altında sokakta beklediğini gördüm ve şirin bir kafede çay içip arkadaş olmaya karar verdik.”
Bakışlarımı hayali klavyeden kaldırıp yüzüne baktığımda gözleri mutlulukla parlıyordu. Ya da ben öyle hissettim. Az önce kapattığı not defterini geri açtı ve bir şeyler yazmaya başladı.
“Ne yazıyorsun?” diye sorduğumda parmağıyla bir dakika diye işaret etti. Ben de o esnada çayımdan bir yudum aldım ve masada bana göz kırpan kurabiyelerden birine uzandım. Ağzıma attığım kurabiyenin lezzeti çok hoşuma gittiğinden gözlerimi kapatıp mırıltılar çıkardım ve ağzımdaki lokma bitince “Çok lezzetliymiş elmalı kurabiye,” dedim.
Cümlemin bitmesiyle o da elmalı kurabiyeye uzandı ve ağzına bütün olarak attı. Çiğnerken eliyle lezzetli olduğunu işaret etti bana. Karşımdaki adamla kafalarımızın uyuştuğunu hissediyordum garip bir şekilde. İkimizin de hafızayla ilgili sorunları vardı. Belki de bugün aynı yerde olmamız kaderin işiydi. Birbirimize destek olabilirdik. Seksüellikten, kimliklerden uzak sadece iki insanın dostluğu olabilir miydi aramızdaki? Zaten kadınlarla ilgilenmediğini söylemişti. Ona yaklaşırken daha rahat hissetmeme neden olmuştu bu bilgi.
“Okumak ister misin?” sorusuyla gözlerimi daldığı boşluktan ayırdım. Not defterini bana doğru tutmuştu.
“Olur, özel değilse,” diye geveledim. Aptalca bir yorum olmuştu zaten benimle ilgili bir şeyler yazmıştı.
Tam defterini uzatmıştı ki elimle dur işareti yaptım ve “Yok, vazgeçtim. Yazdıklarını zaten biliyorum. Sadece az önce ne yazdığını merak ettiğimden sormuştum,” karşılığını verdim.
Defteri istemeyince sayfası açık bir şekilde aramıza koydu.
“Seninle ilgili izlenimlerimi yazıyordum. Komik birisin. Doğalsın. Bir de samimisin. Bunlar unutulmayacak kadar değerli şeyler.
Cevabıyla yanaklarımın ısındığını hissettim, utanmıştım. Uzun zamandır kimseden böyle bir iltifat almamıştım. Yanlış anlamasından endişe ederek “Teşekkür ederim, biraz utandırdın beni,” dedim.
“Sadece düşündüklerimi söyledim. Bugün seninle tanışmamız büyük bir rastlantı…”
Birkaç şey daha söyleyecek gibi oldu ama sustu ve yutkundu. Defterini önüne çekip başka bir sayfaya kısa bir not aldı. Tekrar eski sayfayı açıp yine bana dönük koydu. Israrla deftere bakmıyordum. Biliyorum eğer bakarsam kelimesi kelimesine ezberlerdim. Bunu istemiyordum. Beni unutmamak için gösterdiği efor hem çok tatlı hem de çok komikti. Gülmeden edemedim. Gülüşüm kahkahaya dönüştü. Ben gülünce o da gülümseye ve ardından kahkaha atmaya başladı. Birlikte saniyelerce güldük. Durulduğumuzda o neden güldüğümüzü anlayamamanın şaşkınlığını yaşıyordu.
“Ne oldu şimdi?” diye sordu. Ancak hala gülümsüyordu.
“Yanlış anlama ama ilk kez birinin benim içi bu kadar çaba sarf ettiğine şahit oldum da çok komiğime gitti,” dedim.
Birden yüzü asıldı. Kırdım mı? Yerimde doğruldum hemen.
“Yanlış mı ifade ettim kendimi? Ben kötü bir şey söylemek istememiştim,” diyerek kendimi açıklamaya giriştim ancak başını olumsuz anlamda salladı ve elini havaya kaldırarak telaşlanmış beni yatıştırmaya çalıştı.
“Hayır, ben esprini anladım. Üzüldüğüm şey, hayatında kıymetini bilecek birisinin olmamasınaydı.”
“Aah!” işte bu oldukça acıtmıştı. Şaşkınlığımın yüzüme oturduğuna eminim. Kısa bir süre boşluğu seyrettim bir şey söyleyemedim. O ise not defterini ellerine alıp başka bir sayfaya yeni notlar almaya başladı. Arada es verip gözlerini kapatıyordu. Bana düşüncelerini topluyor gibi geliyordu. O, notlarını alırken ben de onun cümlesinin derinliğini düşünmeye başladım. Gerçekten kimse kıymetimi bilmemişti. Aslında ben bile ne kadar kıymetliyim farkında değildim artık. Yaşamak için yaşıyordum. Sırf başka türlüsünü bilmediğim için nefes alıyordum. Otomatik bir şeydi işte ama hayat bu muydu? Kendi ayaklarımın üstünde duran bağımsız bir kadın olmak her zaman hayalimdi. Şimdi buna sahiptim ancak başka şeylerin eksikliğini hissetmiyor değildim. Bana değer verecek, beni koşulsuz sevecek biri gibi. Düşündüklerimle yüzümü ekşittim. Hala akıllanmamış olamazdım. Aşk, sevgi, bağlılık benim tarafımdan erkeklere sağlanmış ama karşılık bulamamıştı. Kalbime yeni bir mezar açmaya yerim yoktu. Yalnızlıktan ölmek başkalarının yalnızlıklarıyla ölmekten daha iyiydi benim için. Dur! Dur! Düşünme! Hatırlama! Yerimde toparlandım ve ağzıma bir kurabiye daha attım. Düşünmeyecektim. Bu andan gitmeyecektim. Tıpkı terapistimin dediği gibi o hatıraları durdurmasını öğrenecektim.
“Hayatını nasıl geçindiriyorsun?” sorusuyla bakışlarımı Alay’a çevirdim. Alay ne garip bir isimdi. Ağızda yabancı duruyordu önce ama sonrasında alışıyordu insan.
“Yazarak,” dedim. Yaptığım işi açıklamanın en basit yolu buydu.
Gözleri büyüdü.
“Çok havalı,” dedi.
“Peki, sen?” diye sorunca dudaklarını birbirine bastırdı. Belki de unutkanlığı yüzünden işsizdi ya da yeni işten çıkarılmıştı.
Cevap vermesine fırsat tanımadan “Neyse boş ver sormadım say, asıl adının anlamını merak ediyorum. Neden Alay?” diyerek konuyu değiştirdim.
Yüzü rahatlamıştı sanki. Gerçekten de işsizdi demek ki. Onu zor bir duruma sokacaktım neredeyse. Daha dikkatli olmalıydım.
“Açıkçası ben bu isimle kurtardığıma şükrediyorum.”
Kaşlarımı çattım. O da anlamadığımı fark ettiğinden devam etti: “Düşünsene Kalay Demir ya da Halay Demir filan da olabilirdi,” deyince aynı anda kahkaha attık. Başımı sağa sola sallarken “Kötü ama komikti,” demekten kendimi alamadım.
Omuzlarını silkti.
“TDK’da geçen dışında özel bir anlamı var mı evet var. Ama sana bir tahmin hakkı vermek istiyorum."
Gözlerimin içine muzipçe bakmaya başladı. Aklıma gelen şeyle hevesle konuştum. “Anne ve babanın isimleri neler?”
Sorumla gülümsedi, demek ki doğru yoldaydım.
“Aynur ve Ali.”
Aynur ve Ali. Sağ elimin baş ve işaret parmağını şaklattım.
“Buldum. İsimlerinin ilk iki harfinden türetmişler adını,” deyince gözleri büyüdü. Sessizce alkışladı beni.
Defterine dönüp yeni notlar almaya başladı. Gittikçe yüzündeki tebessüm yerini kedere bıraktı. Unutmamak içinok çaba gösteriyordu ama belli ki bunları da unutacaktı. Defterinde duran birkaç cümleden ibaret kalacaktım.
Unutkanlığı ileri derecede görünüyordu. Sadece iki saat önce onun gibi olmayı isteyen ben, şimdi halime şükredecek haldeydim. Oldukça üzücü bir durumdu. Tüm enerjimin çekildiğini hissettim. O da halimden anlamış olacak ki “Özür dilerim sürekli not oluyorum seni sıktım galiba,” dedi.
“Hayır, hayır. Asla. Ben sadece epey yorucu bir gece geçirmiştim. Pek dinlenemedim. Ondan bir halsizlik çöktü.”
Söylediklerime ikna oldu mu bilmiyorum ama bunları not almadı. Belki de unutmayı tercih ediyordu bazen bazı anları.
Bakışları kafenin camekanına kaydı. “Yağmur dinmişe benziyor. Ne dersin artık kalkalım mı?”
“Bir şartla," dedim.
Merakla yüzüme baktı.
“Bugün hesap benden. Cesaretin sayesinde güzel bir akşam geçirdim ve teşekkür etmek istiyorum.”
“Telefon numaranı verirsen neden olmasın?” deyince dudaklarım aralandı ancak bir şey söyleyemedim. Bana doğru uzattığı telefonunu aldım ve numaramı yazarak Deniz Bilen diye kaydettim. Ona geri uzattığımda hemen çaldırdı. Paltomda titreyen telefonu elime aldım ve rehbere Alay Demir diye kaydettikten sonra telefonu cebime geri koydum.
“Seninle tanıştığım için kendimi çok şanslı sayıyorum Deniz. Tekrardan tanıştığıma memnun oldum,” diyen adamın uzattığı eline baktım ve hemen sıktım.
“Ben de memnun oldum Alay.”
Seninle tanışmak, senin gibi birini tanımak oldukça ilginç oldu.