Karşınızda Güz Kağan

1477 Words
Bugün her zamankinden farklı bir telaş vardı şirkette. Güz Kağan saatler içerisinde burada olacak ve bizlerle bir toplantı gerçekleştirecekti. Bu iş için günlerce araştırma yapmış ve zihnimi grup üyeleriyle doldurmuştum. Kim kimdir ne yer ne içer ne sever, kaç şarkı bestelemiş, siyasi görüşü nedir, diğerlerinden onu ayıran özelliği nedir hepsini biliyordum. Medyaya yansıyan kaç ilişkisi varsa hepsini öğrenmiştim. Öyle ki beğendikleri kadın tiplerini bile biliyordum. Bir tek Güz Kağan ile Encey bu konuda beni ikilemde bırakıyordu. Çünkü ikisinin de kamuoyuna yansımış bir ilişkisi henüz yoktu. Encey sürekli kadın ve erkek gruplarıyla takıldığından gerçekten ilgilendiği kim anlamak imkansızdı. Üstelik medyaya yansıdığına göre partnerlerine gizlilik sözleşmesi imzalatıyordu. Bu ne kadar gerçek ne kadar şehir efsanesi bilmiyorum ancak hakkında tek bir haber olmaması bunu destekler nitelikte. Güz Kağan ise ayrı bir muammaydı. Herkesten ve her şeyden uzakta tuttuğu bir ailesi olduğu, çocukları olduğu bile söylenmişti. Şahsi fikrim, hayranlarının ilgisini kaybetmemek, onları küstürmemek için ilişkilerini en göze batmayacak şekilde yaşayan oydu. Belki de ellerinde tutukları güç sayesinde sansasyonlarının medyaya yansımasını engelliyorlardı. Bizim yurt dışı ayağımız olan şirketin ortağı olduğunu öğrendiğimden beri bu fikir de pek uzak gelmiyordu. “Deniz nasılsın?” diyerek odamın kapısını çalmadan içeri giren Gonca’yla zoraki bir gülümse kondurdum yüzüme. “İyiyim sen nasılsın?” Yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Hali oldukça iyi görünüyordu. Oysa pazar günü beni aradığında aklını kaçırmak üzereydi. İki gün hiçbir şey yazamamış son çare beni aramıştı. “Ben de çok iyiyim, sayende. Deniz iyi ki seni aramışım. Çok teşekkür ederim beni rahatlattığın için. Grubun o kadar büyük hayranıyım ki resmen beynim durdu ne yazsam, nasıl yazsam bilemedim.” Baştan ayağı onu süzdüğümde bugün kendine ayrı bir özen gösterdiğini fark ettim. Her zaman sürdüğü şeftali tonu ruju yerine çarpıcı bir pembe ruj sürmüştü. Daha fazla makyaj yapmıştı ve şimdiye kadar üstünde görmediğim kısa ve dekolteli bir elbise giymişti. Bilgisayar ekranından yansıyan siluetime baktım. Geçen hafta bıraktığımdan bir farkım yoktu. Rimel ve göz altı kapatıcısı dışında hiçbir şey kullanmamıştım yüzüme, ruj bile. En azından ruj sürseydim keşke. Bu esnada Gonca’nın benden bir cevap beklediğini fark ettim. “Önemli değil, işe yaramasına sevindim,” dedim. Aklıma gelen şeyle “Ne yazdın peki?” diye sordum. Sorumla yüzü gerildi. Duraksadı. Oturduğu yerde sanki rahatsızmış gibi kıpırdanıp arkasına yaslandı. “Aslında ben de onu söylemek için geldim. Deniz, sen bana ilk başta grubun kurulmasına vesile olan trajik olayı yazdığını sonra vazgeçtiğini söyleyince ben de neden olmasın dedim.” Kaşlarımı çattım. Gonca sorunca bunu söylemiştim ve hatta kullanmayacağım için taslağı okuyup okuyamayacağını sorduğunda da bir mahsuru olmayacağını düşünüp iletmiştim. “Ve?” “Bu konuyu yazdım,” dedi hızlıca. Sanki başka soru sormamı istemiyormuş gibi hemen devam etti. “Sen zaten başka bir şey yazdığını söylediğin için sorun olmaz diye düşündüm, olmaz değil mi? Aman benimki de soru, neden sorun olsun ki.” Yüzündeki gergin sırıtma aslında ortada büyük bir sorun olduğunu gösteriyordu. Dişlerimi sıktım. Çenemin kasıldığını fark ettiğinden yutkundu. Göz bebekleri büyümüştü. Gerçekten benden korkuyordu. “Sana kendi metnimi iletmiştim. Bu konuda yazdıysan yanlış anlama ama esinlenmen çok mümkün.” “Aa yok hiç okumadım onu ben, öyle üstünkörü baktım sadece,” dedi ama yalan söylediği her halinden belliydi. Derin bir nefes verdim. “Gonca, Selim’e ilettiğin metni bana da mail atar mısın? Okuduktan sonra karar vermek istiyorum.” İsteğimle kulakları kızardı. Yoğun makyajı yüzünü saklıyordu ama beden yalan söylemezdi. “Ya canım ne gerek var, dediğim gibi sadece fikrinden esinlendim…” “Gonca metni Selim’den istememi mi tercih edersin? Bildiğin gibi ondan istersem nedenini de söylemem gerekecek,” deyince hemen çark etti. “Aa tamam ben hemen yolluyorum. Bilgisayarımın başına geçeyim,” diyerek ayağa kalkmıştı ki durdurdum onu. “Telefonundan da yollayabilirsin. Olur da ulaşmaz filan iki iş olmasın sonra,” deyip ona kaçış alanı bırakmayınca elinde sımsıkı kavradığı telefonundan maili bana iletti. Tekrar oturacaktı ki “İzninle şimdi işlerim var, sonrasında görüşürüz,” diyerek müsaade istedim. Odadan çıktıktan sonra işlerimi kenara bırakıp attığı metni okumaya başladım. “Bu hırsızlık!” dişlerimi sinirden sıkıyordum. Fikir dediği şey, birebir benim metnimin kopyalanmasıydı. Duygular aynı bırakılmıştı. Hayatta tahammül edemeyeceğim bir şey varsa o da emek hırsızlığıydı. Sinirle yerimden kalkıp Gonca’nın odasına doğru yürümeye başladım. Camekan kapıyı çalmadan girdim. Zaten geldiğimi görmüş ve o da ayaklanmıştı. Odaya girdiğim gibi “Deniz açıklayabilirim,” dedi. İçimde kabaran öfkeye inanamıyordum. Böylesi deli duyguları hissetmeyeli yıllar olmuştu sanki. “Neyi açıklayacaksın? Yaptığın hırsızlığı mı?" “Deniz, ayıp oluyor ama lütfen sonra pişman olacağın şeyler söyleme,” diyerek ortamı yatıştırmaya çalışıyordu. Aslında daha çok üste çıkmaya çalışıyor gibi geliyordu. Dişlerimi sıktım. “Hemen Selim’i buraya çağırıyorsun ve yaptığını açıklıyorsun. Yoksa işleri çirkinleştirmekten çekinmem.” Bu yüzümü ilk defa gördüğüne emindim. Umurumda değildi. Uğruna kâbus gördüğüm, bir travmayı hatırlatmamak adına başka bir metin yazdığım emeğimi kendine mal edemezdi. “Deniz lütfen aramızda halledelim bunu.” Elimde tuttuğum telefonla Selim’i aradım. Tek çalışta açtı telefonu. “Selim…” “Efendim Deniz?” “Gonca’nın odasına gelir misin lütfen?” “Deniz, Gonca yanındaysa siz toplantı odasına gelir misiniz? Sizi bekliyoruz,” diyen Selim ile öfkeli bir nefes verdim. “Selim, önemli bir konu. Gelmen gerekiyor.” “Deniz, misafirimiz burada. İkiletme de gelin.” Gonca yüzüme endişeyle bakıyordu. Parmağımı ona doğru salladım. “Bu burada kapanmadı Gonca. Güz Kağan gelmiş. Bizi bekliyorlar. İçerde söyleyeceksin her şeyi.” “Deniz neden böyle yapıyorsun? Ben bu grubun yıllardır hayranıyım. Onlarla bir şansım olsun istedim. Neden baltalıyorsun? Senin geçen haftaya kadar bu grubu tanımadığına bile eminim. Şimdi neden kıymete bindi?” Yumruklarımı sıktım. Gonca şansını zorluyordu. “Bunların senin benim emeğimi çalmanla ilgisi ne? Gonca seninle daha fazla tartışmayacağım. Bu konu burada kapanmadı bil yeter.” Hışımla çıktım odadan. Yüzümün sinirden ısındığının farkındaydım. Toplantı odasına gitmek yerine önce lavaboya uğramaya karar verdim. Lavaboya girip kapıyı arkamdan sertçe kapattım. Neyse ki içerde kimse yoktu. Yüzümü yıkayıp kuruladım. Tahmin ettiğim gibi kıpkırmızıydı yüzüm. Elimdeki peçeteyle yüzümü yelleyip biraz sakinleşmeyi umdum. Gerçekten yapılan büyük bir terbiyesizlikti. Asıl aptallık benim ona yazdığım metni hiçbir kasıt düşünmeden yollamamdı. Kederli bir nefes verdim. Güz Kağan o metni okudu. İstemeyerek de olsa aynı travmayı yeniden yaşattım ona. Rüyada bile ne kadar etkilendiğimi, ömrüm boyunca o rüyayı unutamayacağımı düşününce onun yarasına tuz bastığım için kendimi daha kötü hissediyorum. Başımı ellerimin arasına aldım. Ensemden giren ağrıyla inledim. Hiç sırası değil. Ensemi suyla ıslatıp ellerimi kuruladım. Aynadaki aksime baktım. Yüzüm hala kıpkırmızıydı. Gözüm bileğimdeki saate kaydı. Güz Kağan bize iletilen saatten de erken gelmişti. Neden? Dakik bir insan olduğunu okumuştum bir röportajında. Belki de başka bir işi vardı buradan sonra. Terapistimle çalıştığım gibi nefes egzersizleri yapmaya karar verdim. Önce nefes alıp verdim. Ardından ortalama 4 saniye boyunca yavaşça nefes aldım. Ciğerlerim dolan hava nedeniyle yükselmişti. 1, 2, 3, 4 ve dudaklarımı büzerek yine 4 saniyede ciğerlerimdeki tüm havayı yavaşça ağzımdan verdim. Anca onuncu tekrarda biraz rahatladığımı hissettim. Düşen omuzlarımı duruşumu dikleştirerek yükselttim. Lavabodan çıkıp toplantı odasına doğru yürümeye başladım. Bundan yarım saat önce Güz Kağan ile tanışacağım için biraz heyecan vardı içimde. Sonuçta hiç tanımadığım bir adam hakkında yazmıştım. Metnimi beğenmesi, benimle çalışmak istemesi ileride işime yaracaktı. Ancak hevesim yerle bir edilmişti. Başım önde toplantı odasının kapısını tıklattım ve beklemeden içeri girdim. Odanın ortasındaki yuvarlak masanın etrafı bomboştu. Bakışlarım etrafta gezinirken gözlerim cam duvardan dışarı seyreden adama takıldı. Sırtı bana dönük adamın elleri ceplerinde İstanbul’u izliyordu. “Özür dilerim, burada toplantımız vardı. Acaba bir bilginiz var mı?” Sesimi duymadığını düşünerek kapıyı aralık bırakarak toplantı salonunun ortasına doğru ilerledim. Sandalyeler yerlerinden oynamış, biraz önce burada olduklarına eminim ama nereye kayboldular? “Burada mı çalışıyorsunuz? İsminiz neydi?” diyerek ilerlerken adamın yüzünü bana dönmesiyle olduğum yerde kaldım. Karşımda gördüğüm Güz Kağan’dan başkası değildi. Fotoğraflarda göründüğünden daha çekiciydi. Saçları arkaya doğru taralıydı. Gözlerine taktığı okuma gözlükleriyle oldukça entelektüel görünüyordu. Üstünde dar bir penye kazak vardı. Pantolonu alt bedenini iyice sarmıştı. Sade ama çok şıktı. Beni baştan ayağa süzdü. Bakışlarından rahatsızlık duymak yerine garipsemiştim. Bana çok dikkatli bakıyordu. “Özür dilerim. Rahatsız ettim galiba,” deyip arkamı döndüğümde “Miss Bilen, right?” diye seslendi. Beni nasıl tanıyordu? Gözlerimi kırpıştırdım. Türkçe bilmiyordu demek ki. Ona tekrar yüzümü dönüp başımı olumlu anlamda salladım ve İngilizce “Evet, siz de Bay Kağan olmalısınız,” dedim. Tebessüm etti. Bir erkeğin bu kadar kibar gülümseyebileceğini şu an öğreniyordum. Elini uzattığında bir an kendi elimi uzatmayı akıl edemedim. Şaşkındım. Öyle çok gergindim ki avucumu avucunun içine bırakamamış sadece avuç içine parmaklarımın değmesini sağlayabilmiştim. Bu hareketimle tekrar gülümsedi. Bir gülümseme insanda resim çizme isteği yaratabilir miydi? Bende yarattı. Gözlerimi yüzünden alamıyordum. Birbirimize bakarken bana “Have we met before?” sorusunu yöneltti. Daha önce tanıştık mı? Zihnimde yankılanan sorunun cevabı hayırdı. Elimi çekmeyi akıl ettiğimde "Hayır," dedim. Onu geçen perşembe gününe kadar hiçbir şekilde tanımıyordum. Ardından Türkçe söylediğimi fark edip utanarak İngilizce tekrar ettim. Aramızda iki adım varken bana doğru bir adım daha attı ve “O halde beni nasıl bu kadar iyi tanıyıp düşüncelerimi bu kadar gerçekçi yansıtabildiniz?” diye sordu. Bilmiyordum. Şu an hiçbir şey bilmiyordum. Sadece ela gözlerine bakıyordum. Bakışları çok güzeldi. Tek bildiğim buydu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD