Bağırmadığım Gece...

969 Words
Bahar... Benim adım Bahar. İnsanlar adımı duyunca gülümser. "Bahar" derler, yeniden doğuşu, çiçeklerin açışını, bereketin başlangıcını anlatır. Ama ben o gülümsemelerin hiçbirine ait değilim. Baharı mevsim olarak değil, hep uzaktan izlenen bir ihtimal gibi öğrendim. Ve o ihtimal, hiç gelmedi. Babam hayattayken ev daha sıcaktı. Annemin omuzları daha dikti. Geceleri korkmadan uyuyordum. Babam sadece bir baba değildi, annemin dayanağı, benim sığınağımdı. Onun varlığıyla dünya daha katlanılırdı. Ama o gün geldi. Babam öldü ve sadece o ölmedi. Evimizin içindeki huzur da onunla birlikte gömüldü. Annem yıkıldı. Ama düşmedi. Düşerse beni de altında bırakacağını biliyordu. O yüzden ayağa kalktı, fabrikaya girdi, işçi oldu. Ellerini, gençliğini, belini verdi o tezgâhlara. Eve her gelişinde yüzünde yorgunluk, gözlerinde bana bakınca saklamaya çalıştığı bir suçluluk olurdu. Ben onun yorgunluğuna sarılarak büyüdüm. O çalışırken benimle süt annem ilgilenirdi. Can'ın annesi, Fatma anne... Beni kendi evladı gibi sahiplenmişti. İki çocuğa birden analık etmek kolay değildi ama o şikâyet etmezdi. Sevginin bazen kanla değil, sabırla verildiğini çok küçükken ondan öğrendim. Yıllar geçti. Annem yeniden evlendi. Ben on yaşındaydım ve içimde sanki babamı ikinci kez kaybedecekmişim gibi bir korku vardı. İstememiştim. Başka bir adam onun yerini alamazdı. Ama o zamanlar bilmiyordum, dul bir kadının yükünün ne demek olduğunu, sokaktaki bakışların nasıl zehirli olabildiğini, fısıltıların nasıl insanı sıkıştırdığını. Annem mecbur kalmıştı. Aşk evliliği değildi bu, korunma çabasıydı. Köksal hayatımıza böyle girdi. İlk üç yıl her şey yolundaydı. Köksal da annemin çalıştığı fabrikada işe başlamıştı. Bana bağırmazdı, dövmezdi, hakaret etmezdi. Ama yok sayardı. Ben onun için fazlalıktım, öz kızı değildim sonuçta. Beni görmezden gelirdi. Keşke hep ilgisiz kalsaydı. Ben on üç yaşıma bastığımda annem Enes'e hamile kaldı. Evde yeni bir nefes doğacak sandık. Ama bereket değil, fırtına geldi. Köksal'ın kumarbazlığı o zaman ortaya çıktı. Fabrikadan kovuldu. Kimse şaşırmadı, kumar birdenbire başlamaz, insanın içinde yıllarca sessizce büyür. Yeni işler, kısa süreli umutlar ve yeni kovulmalar birbirini izledi. Ardından akşamlar geldi. Eksik olmayan kavgalar, annemin alın teriyle kazandığı parayı zorla alıp kumara yatıran eller ve annemin gözyaşları. Ben susardım. Çünkü susmak bazen hayatta kalmanın tek yoludur. Tek maaş yetmedi. Bir gün Köksal beni liseden aldı. O günü hâlâ hatırlıyorum, dizlerimin bağı çözülmüştü. "Okumak istiyorum," dedim. Yalvardım. Ağladım. Cevabı tokat ve tehdit oldu. Annemin ve kardeşimin canıyla tehdit edince sustum. O an büyüdüm. Ama büyümek dediğin şey, insanın içinden bir parçanın kopmasıymış. Kuaförde çalışmaya başladım. Aynada başkalarının saçlarını yaparken kendi hayallerimin kesildiğini izledim. Annem çaresizdi, gözlerinde pişmanlığı görüyordum. Ama Enes'i kucağına aldığında yüzünde gerçek bir sevgi parlardı. O sevgiye tutunarak yaşadım. Zaman tüm zalimliğine rağmen aktı. Ben on dokuza geldim. Ve annem gitti. Öylece. Sessizce. Fatma anneden öğrendim, annem iki yıldır bir hastalıkla savaşıyormuş. Bana söylememişti. Üzülmeyeyim diye. Kendime kızdım, nasıl fark etmedim diye. Nasıl göremedim? Hep yanındaydım, hep bakıyordum ama göremedim. Göğsümde bir boşluk açıldı. Ağladım. Saatlerce. Günlerce. Yataktan kalkamadım. Annemin çarşaflarına sarılıyor, yüzümü içine gömdüğümde onu arıyordum. O sabun kokusunu, o tanıdık sıcaklığı. Ama koku her geçen gün biraz daha soluyordu. Sanki annem ikinci kez gidiyordu, bu sefer çarşaflardan. Ellerimi kumaşa gömdüm, sıkıca tutundum. Bırakamıyordum. Bırakırsam gerçek olacaktı. Sesi kulaklarımda çınlıyordu ama ne zaman koşsam orada değildi. Fatma anne yanımdaydı, kardeşim de. Onlar olmasa belki o acının altında kalırdım. Ama yas tutmak bize haramdı. O gece Köksal kapıyı tekmeyle açar gibi içeri girdiğinde evin içi alkol kokusuyla doldu. Ayakkabılarını çıkarmadı. Montunu bir kenara fırlattı, sarsak adımlarla salona doğru ilerledi. "Para nerede?" dedi. Sesi boğuktu, buyurgandı ama asıl tehlikeli olan sessizliğin altında yatan şeydi. Başımı kaldırdım. Elimden olmadan geri çekildim. "Maaşım yatmadı." Sesim titriyordu. Ama yalan değildi. Keşke olsaydı. Bir an durdu. Sadece bir an. Sonra sandalye yerde tiz bir çığlık attı ve ayağa kalktı. O ani hareketle içimdeki panik de yerinden fırladı. "Yalan söyleme lan bana!" Etrafa baktım, refleks gibi, çaresizce. Kardeşimin kapısı kapalıydı. Ama bu evde hiçbir kapı yeterliydi ki sesi tutmaya. "Bağırma," dedim, sesim neredeyse yalvarıyordu. "Kardeşimi uyandıracaksın." Kelimelerim onu durdurmadı. Tam tersine öfkesini biledi. Sarsak adımlarla üzerime doğru geldi, aramızdaki mesafe bir anda kapandı. Alkol kokusu yüzüme vurdu. Ağır, bayıltıcı, tanıdık. "Para nerede?" Aynı soru. Bu sefer daha alçak bir sesle. Ve bu yüzden çok daha tehlikeliydi. Anlamıyor mu? Almadığımı söyledim ya, daha ne diyeyim? "Dedim ya maaşımı..." Cümlemi bitiremedim. Yüzümde patlayan tokatla dünya bir anlığına döndü. Dengemi kaybettim, gözlerim karardı. Ne olduğumu anlamaya çalışırken parmakları saçlarıma kenetlendi. Kafam istemsizce yukarı kalktı, acı başımdan omurgama doğru bir yıldırım gibi yayıldı. Çığlık boğazıma kadar geldi ve orada kaldı. Yuttum. Kardeşim uyuyordu. "Saçımı bırak," dedim, dişlerimi sıkarak. "Canım yanıyor." Cevap daha fazla öfke oldu. "Bana bak orospu." Kelime kulağımda değil, içimde patladı. "Bana yalan söyleme." Saçlarımı daha sert çekti. Saç köklerim zonkladı, gözlerimden yaşlar süzüldü ama sesim çıkmadı. Ses çıkarma lüksüm yoktu. "Yalan söylemiyorum," dedim, nefes nefese. "Maaşımı almadım henüz." Burnunu boynuma yaklaştırdığında içimden bir şey koptu. Soğuk nefesini tenimde hissettim, midemi bir bulantı sardı, geri çekilmek istedim ama parmakları hâlâ saçlarımda kenetliydi. Sarhoşluğuna rağmen eli acımasız derecede güçlüydü. "Neden kaçıyorsun?" dedi. Sesi kalın, pürüzlü, kirli bir fısıltıydı. "Böyle güzel kokan bir bedenle... Kaç erkeği yatağında etkilersin, biliyor musun?" Her hece üzerime yapışıyordu, kelimeler değildi bunlar, kirli düşüncelerinin üzerime fırlattığı birer lekeydi. "Çok para kazanırız." Ben fahişe değilim. Bir kuru ekmeğe muhtaç kalsam da. Açlıktan ölsem de. Bedenimi satmam. Yüzünü biraz daha yaklaştırdı. "Önce senin tadına ben bakacağım." Kalbim yerinden fırlayacak sandım. Korku damarlarımda buz gibi dolaştı, nefesim kesildi, dünya daraldı. Ama aynı anda içimde bir şey haykırdı. Kaç. Bütün gücümü toplayıp ittim onu. Dengesizdi. O anlık boşluktan faydalandım, saçlarımdaki el çözüldü. Koşmaya başladım. Odamın kapısını kapattım, kilidi çevirdim. Kapının arkasına yaslandım. Dizlerim beni taşıyamadı, yavaşça aşağı kaydım. Popom soğuk zemine değdiğinde ancak fark ettim. Göğsüm inip kalkıyordu, nefesim parçalıydı. Yaşla dolu gözlerimle yatağa baktım. Kardeşim masumca uyuyordu. Küçük göğsü düzenli inip kalkıyordu. Ona baktığımda ağlamayı kestim. Kendimi toparladım. Kardeşim için güçlü olacaktım. Yavaşça ayağa kalktım. Sırtımı kapıya dayadım. Bağırmamıştım belki. Ama içimde bir şey ölmüştü. Ve kendime bir söz verdim. Para biriktirip kardeşimle birlikte bu evden gidecektim. Kendimiz için yaşayacaktık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD