Donuk Maviler...

1441 Words
Bahar... Köksal amacımı anlayarak Enes’i benden almasının üzerinden üç yıl geçmişti. Üç yıl… Kimi için koca bir zaman, kimi için göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir an. Benim içinse her günü ayrı ayrı sayılan her gecesi uykusuz geçen bir ömür gibiydi. Köksal onu alıp ablasına götürdüğünden beri kardeşimin yüzünü hiç görmedim. Nerede olduğunu, nasıl yaşadığını, bana kızgın mı yoksa hâlâ beni bekliyor mu bilmiyorum. Sadece sesini duyuyordum. O da Köksal para istediğinde. Telefonu hoparlöre alırdı bilerek… Enes’in “Abla” diyen bazen bir bazen iki kelimede olsa sesini duymak canımı yakıyordu. İçimdeki hasret son bulmuyor aksine giderek çoğalıyordu. Kardeşimle konuşmak, sorular sormak istediğimde Köksal telefonu kapatıyordu. Kardeşimin sesini duyabilmek ve kavuşabilmek için çalışmak zorundaydım. Can’ın çalıştığı barda iş ayarlaması bu yüzden benim için hayatiydi. Güvenliydi. Bildikti. Ve Can vardı. Beni çocukluğumdan beri tanıyan, sessizliğimi anlayan tek insan. Bar her zamanki gibi kalabalıktı. Müzik yüksekti ama rahatsız edici değildi. İnsanların sesleri, bardakların şıngırtısı, garsonların telaşı… Hepsi birbirine karışıyordu. Aykut Bey’in mekânı düzenliydi. Kadın çalışanlara karşı korumacı bir patrondu. Can bu yüzden böyle bir yerde çalışmama izin verdi yoksa asla izin vermezdi. Burada hem güvendeydim hem de Can’ın gözlerinin önündeydim. Tezgâhın kenarında durmuş, elimdeki bardağı siliyordum. Ama aslında hiçbir şey görmüyordum. Aklım yine Enes’teydi. Acaba o an ne yapıyordu? Okula gidiyor muydu? Geceleri korktuğunda kime sarılıyordu? Ya beni unutursa… Can bana iki kez seslenmiş ama ben duymamıştım. Sesler kulağıma çarpıyor ama anlam kazanmıyordu. Sanki kalın bir sisin içindeydim. Üç yıl önce yaşananlar, Köksal’ın sesi, Enes’in telefondaki titrek “abla” deyişi… Hepsi zihnimde birbirine karışmıştı. Can bu kez sesini yükseltti. “Bahar!” İrkilerek kendime geldim. Kalbim hızlandı. İlk yaptığım şey refleksle etrafa bakmak oldu. Sonra Can’ı gördüm. Bana bakıyordu. Gözlerinde alışık olduğum o ifade vardı… Endişe. Ben dalıp gittiğimde hep öyle bakardı bana. Sanki “buradayım” der gibi. Can yanıma geldi. “İyi misin?” diye sordu. “İyiyim,” dedim hemen. Bu cümle artık bana ait değildi, otomatikti. “Sadece dalmışım, duymadım seni. Bir sorun mu var.” diye sordum. “Hayır yok,” dedi. “Ama deminden beri sana seslendim, duymadın.” Gözlerimin içine baktı. “Bir sorun yok değil mi?” “Yok.” “Sen neden gelmiştin?” “Aykut Bey’in önemli misafirleri geldi,” dedi. “Senden servis yapmanı istiyor. Bu gece her zamankinden daha doluyuz. Boşta kalan sadece sensin.” “Tamam, ben ilgilenirim.” dedim. Can’ın yanından geçerken kolumdan tuttu. Sert değildi. Durdurmak ister gibiydi. Gözlerime baktı. Sormadı ama sorusu oradaydı. Gerçekten iyi misin? “İyi değilsen ben servis yapabilirim.” “İyiyim.” dedim kararlı bir sesle. “Merak etme. Ben hallederim.” Kolumu bıraktı. Hazırlanan tepsiyi elime alıp üst kata çıkan merdivenlere yöneldiğimde, içimde tanıdık bir sıkışma vardı. Üst kat locası… Kapalı alanlar beni hep gererdi. Kapıyı araladığımda içeridekilerin tamamının erkek olduğunu fark ettim. Omuzlarım istemsizce gerildi. Nefesimi farkında olmadan tuttum. Ama Aykut Bey’i görmek, içimdeki düğümü biraz gevşetti. En azından tanıdık bir yüz vardı. En azından güvendeydim... Kendime bunu söylemeye çalıştım. “Getir Bahar,” dedi Aykut Bey. Sesiyle birlikte içerideki tüm bakışlar üzerime döndü. O an zaman yavaşladı sanki. İlginin bu kadar doğrudan üzerimde olması beni rahatsız etti. Tenimde görünmez bir ağırlık hissettim. Ama bunu belli etmemeye çalıştım. Başımı hafifçe eğip, profesyonel olmaya zorladım kendimi. Burada işim buydu, sadece iş. Aykut Bey’in yanına gidip servise başladım. Tepsideki bardaklara doldurulmuş sarı renkteki viskileri tek tek dağıtırken, elim titremesin diye parmaklarımı biraz daha sıktım. Camın soğukluğu avuç içime yayıldı. Bir bardak, bir adım… Bir bardak daha. Tam o sırada… Bakışlarım birine takıldı daha doğrusu gözlerine. Buz mavisi. Hayatım boyunca mavi göz görmüştüm elbette ama bu başkaydı. Ne sıcak ne davetkâr… Donuktu. Sanki içinde hiçbir duygu barındırmıyordu. O gözler, insanın içinden geçenleri merak etmiyor, anlamaya çalışmıyor gibiydi. Sadece görüyordu. Ve gördüğünü tartıyordu. Kısa bir an çok kısa gözlerimle karşılaştı. Kalbim garip bir şekilde hızlandı. Korkudan mı, huzursuzluktan mı, yoksa sadece beklenmedik bir şey olduğu için mi bilmiyorum. O an kendimi açıkta hissettim. Sanki içimde sakladığım her şey, o donuk mavilerin önünde bir anlığına savunmasız kalmıştı. Sonra bakışlarını çekti. Hiçbir şey olmamış gibi Aykut Bey’le konuşmaya devam etti. Ses tonunda değişiklik yoktu. Yüz ifadesinde bir kıpırtı bile… Sanki bana bakmamıştı. Sanki o an sadece benim içimde yaşanmıştı. Ama ben toparlanamadım. Elimdeki bardağı uzatırken parmaklarımın ucunda hafif bir uyuşma hissettim. Nefesim yüzeyseldi. İçimde açıklayamadığım bir his dolaşıyordu. Ne hoştu ne de tamamen rahatsız edici. Daha çok, yerinden oynamış bir şey gibiydi. Kendime kızdım. Saçmalama Bahar, dedim içimden. Bir bakıştan ne olacak? Ama olmadı. O gözler beni süzen bakışlardan değildi. Alışık olduğum türden hiç değildi. Ne sahiplenmek isteyen, ne küçümseyen, ne de hesap yapan bir bakıştı. Daha tehlikeliydi belki de. Çünkü okuyordu. Ve okuduğunu belli etmiyordu. Servisi tamamladım. Tepsiyi biraz daha sıkı tuttum. Locadan ayrılmak üzereydim ki, bileğimde aniden bir ağırlık hissettim. Sert, hoyrat bir tutuş. Refleksle durdum. Adamın eli bileğimi kavramıştı. Sarhoştu, bu belliydi; nefesi ağır, gözleri pusluydu. Ama sarhoş olması, bana dokunma hakkı verdiği anlamına gelmiyordu. “Benimle birlikte iç,” dedi, sanki bu dünyada hayır diye bir kelime yokmuş gibi. Kaşlarım istemsizce çatıldı. İçimde yükselen rahatsızlık, boğazıma kadar geldi. Tam ağzımı açacaktım ki Aykut Bey’in sesi duyuldu. “Mustafa, Bahar’ı bırak.” Başımı kaldırdım. Gözlerim Aykut Bey’e kaydı. Onun yanındaki adamın… O adamın bakışları ise bileğimi tutan elin üzerindeydi. Buz mavisi gözleri, elimle adamın eli arasındaki mesafeye kilitlenmişti. Ne öfke vardı yüzünde, ne de şaşkınlık. Donuk, soğuk… Ama dikkatli. Ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. “Hadi güzelim, nazlanma,” dedi Mustafa Bey. “Birlikte içelim.” Derin bir nefes aldım. Sesimi titretmemeye çalışarak konuştum. “Beyefendi, bileğimi bırakır mısınız lütfen.” Aykut Bey’in arkadaşı olduğu için kelimelerimi özellikle nazik seçmiştim. Ama adamın niyeti belliydi. Sınırları zorlamak istiyordu. “Hadi ama güzelim.” dedi sırıtıp. “Yapmadığın şey mi?” İçimde bir şey koptu. Beni ne sanıyordu? Önüne gelen her adamla içki içen biri mi? Tam o sırada Aykut Bey’in sesi yeniden yükseldi. “Mustafa, bir daha uyarmayacağım. Bırak Bahar zannettiğin gibi biri değil.” Göğsümde bir yanma hissettim. Kadın onuruyla çalışamaz mıydı? Bir barda çalışıyor olmam, beni onun gözünde neye dönüştürüyordu? Hayat kadını mı? Satın alınabilir biri mi? “Senin çalışanın.” dedi adam küçümseyerek. “Ve ben müşteriyim. Benim istediğimi yapmak zorunda.” Hayatımda zaten biri, istemediğim şeyleri bana zorla yaptırmaya çalışıyor. Başkasına ihtiyacım yok. Bileğimi çekmeye çalıştım ama izin vermedi. Derin bir nefes daha aldım. “Bileğimi bırakman için bu sana son uyarım. Yoksa...” “Alt tarafı benimle bir içki içmeni istiyorum.” diye kesti sözümü. “Ne kadar istersen vereceğim.” Sabır… Benim sabrım da bir yere kadardı. Bakışlarımı Aykut Bey’e çevirdim. “Aykut Bey,” dedim sakin ama net bir sesle. “Birazdan olacaklar için beni kovmazsınız, değil mi?” Başını hayır anlamında salladı. “Siz de gördünüz. Arkadaşınız diye nazikçe uyardım.” Gözlerinde kararlı bir ifade vardı. “Devam et.” dedi kısaca. O an, buz mavisi gözlerin Aykut Bey’e sert bir bakış fırlattığını gördüm. Sessiz ama keskin bir bakıştı bu. Ardından Aykut Bey, sakin ama kesin bir tonla konuştu: “Senindir Bahar. Gönül rahatlığıyla istediğini yapabilirsin.” Kalbim hızlandı ama korkudan değil. Kararlılıktan. Mustafa Beye döndüm. Dudaklarımda ince, tehlikeli bir gülümseme vardı. “Nasıl isterseniz Mustafa Bey.” dedim. “Sizinle içki içeceğim.” Bileğimi bıraktı. Zafer kazanmış gibi sırıttı. “Ha şöyle…” Adam şevkle viski dolu bardağını alırken, ben tezgâhın yanındaki buz dolu kovayı kaptım. O an Aykut Bey’in kahkahasını duydum. “Bunu asla kaçırmam.” dedi ve telefonunu çıkarıp kamerayı açtı. Kovayı iki elimle kaldırdım. Mustafa Beyin ne olduğunu anlamasına izin vermeden, buzları başından aşağı boşalttım. “Lan!” Sopa yemiş gibi zıplayarak ayağa fırladı. “Dondum lan!” Locada kahkahalar yükseldi. Camlar titreyecek sandım. Adamın yüzü kıpkırmızıydı. Öfkeyle bana baktı. “Sen...” Sözünü tamamlayamadı. O sırada buz mavisi gözlerle yeniden karşılaştım. Ama bu kez farklıydı. Bakışları hâlâ soğuktu ama derinlerinde bir şey vardı. Hafif bir kıpırtı. Belki şaşkınlık, belki takdir… Belki de ilk kez, kontrol edemediği bir sahneye tanıklık etmenin verdiği o sessiz gerilim. “Mustafa Bey.” dedim, sesim sandığımdan daha sakindi. “Bundan sonra bir kadını zorlamaya kalktığınızda benim dersim gelsin aklınıza. Kardeşinizin başına gelmesini istemediğiniz bir şeyi, başka bir kadına yapmayın.” Sözlerim locanın içinde asılı kaldı. Ne bağırdım ne titredim. Sadece söyledim. Çünkü bazen en ağır tokat, sessizce söylenen bir cümledir. Bakışlarımı Aykut Bey’e çevirdim. “Ben çıkabilir miyim?” “Eve gidebilirsin Bahar.” dedi net bir tonla. “Gerisini ben hallederim.” “Tamam efendim.” Tam dönecekken gözlerim yine o mavi hareleri buldu. Bu kez farklıydı. İlk kez… Sıcaktı. Donuk buz, yerini denizi andıran bir derinliğe bırakmıştı. Dalgalı, sessiz ama güçlü. Bana bakmayı bıraktı, Aykut Bey’e döndü. Ama ben o kısa anı zihnime kazımıştım. Locadan çıkarken aklımda buzla denizi aynı anda gözlerinde taşıyan adam vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD