Bölüm 1: İlk Aşk
ELLA
Eylül 1999, Mardin Türkiye
Sıcaktan terleyip su gibi olduğum havasız otobüsün içinden nihayet çıkıp derin bir nefes aldım. Benim ülkemde hava her zaman biraz serin olurdu. Türkiye’de ise yazlar çok sıcak olur demişlerdi. Bu yüzden bu seyahati nispeten daha güzel havaların olabileceğini düşündüğümüz eylül ayına denk getirmek istemiştik. İki kız arkadaş uzun zamandır böyle bir maceraya atılmak istiyorduk ama ancak zaman ve para ikilisini yan yana getirebilmiştik.
Almanya’dan buraya direkt tek bir uçuşla gelebileceğimizi hayal etmiştik. Çıktığımız yolda ise burada henüz bir havaalanının bile olmadığı gerçeğini duyarak şok olmuştuk.
Ülkemizden önce İstanbul’a varmış, o güzel şehri karış karış gezmiştik. Sonra Mardin’in öve öve bitiremedikleri o güzel yapıları ve etnik havasını görmek istediğimizde direkt uçuş olmadığını öğrenmiştik. Önce Gaziantep’e uçmuş, orayı da gezmiş ve nihayet otobüs terminalinden asıl varış durağımız olan Mardin’e giden otobüse binip buraya gelmiştik.
Yolculuk beklediğimiz kadar rahat geçmedi. Zorlandık ama sonunda varış noktasına geldiğimizde çektiğimiz çileye değeceğini düşündüm. Çok güzeldi. Masal gibiydi. Gözlerimi o büyüyle yapılmış gibi görünen eşsiz mimariden almakta zorlandım.
O en eşsiz görünen yapılardan birindeki otelden ayırttığımız odalara yerleştik. Arkadaşım hızlı bir tipti. Türk erkeklerine bayılırdı ve burada gecelerini boş geçirmeye niyeti yok gibiydi. Bense onun tam tersiydim. Çekingen, sönük ve zayıf... Bu yüzden birbirimizi zorlamamak için ayrı odalara yerleştik.
İlk günümüzü şehrin bayıldığımız mimari eserlerini görmeye ayırdık. Yedik, içtik, gezdik. Türkiye gerçekten çok farklı bir ülkeydi. Her bir şehri birbirinden olabildiğince farklı ama insanları da bir o kadar yardımsever ve girişkendi.
Gezdiğimiz çoğu yerde Mardin’de halı ve kilim dokumacılığının da ünlü olduğunu fark etmiştik. Önünden geçtiğimiz bir halı dükkânına girecekken içeriden bir hışımla çıkan adamın biriyle çarpıştığımda öyle sarsılmıştım ki gözüm kararmıştı. Zar zor ayakta durup dikildiğimde adam kolumu tutmuş dikkatle bana bakıyordu.
Kendi dilinde bir şeyler söylediğinde pür dikkat yüz hatlarını inceledim. Esmer teni, ilgili bakışları kalbimden ılık bir şey akıyormuş gibi hissettirdiğinde yutkundum. Muhtemelen özür diliyordu. İngilizce konuşarak önemli değil dediğimde utançtan yanaklarımın kızardığını hissettim.
Benim yerimde arkadaşım olsa şimdiye çoktan adamın üstüne atlamıştı ama ben öyle değildim işte. Adam kolumu bırakıp başını sallayarak yanımızdan sessizce ayrıldığında dönüp birkaç kez arkama bakmadan duramamıştım. Lüks siyah bir arabaya binip tozu dumana katarak oradan ayrıldığında peşinden iki araba daha onu takip etmişti. Önemli biri miydi yoksa tehlikeli mi?
Sonrasında kendimizi Mardin’e ait kıyafetlerin, eşyaların, yemeklerin içine gömülürken bulduk. Öyle güzeldi, öyle eğlenmiştik ki buraya fırsat bulduğum ilk anda tekrar gelmek istediğimi fark etmiştim. Doğal güzelliklerini gezerken eylül ayının temiz havasını içime çekmek muazzam bir histi.
Ama tüm bu anlar boyunca sanki bir çift göz tarafından izleniyormuşum hissine kapılıp duruyordum. Sürekli arkama, etrafıma bakma ihtiyacı hissetmekten yorulmuştum. Her zaman hislerine göre hareket eden ve hisleri çok yoğun yaşayan biri olmuştum. Belki bu sessizliğimin ve çekingenliğimin sebebi buydu, bilmiyorum.
Bu şehirden ayrılmadan önceki son akşam arkadaşımla otelin restoranında yemek yiyorduk. Yemekler o kadar farklı ve lezzetliydi ki hayatımda ilk kez kilo aldığımı hissediyordum. Tabağıma ortadaki adına dolma dedikleri patlıcanlı şeyden bir tane daha alırken garson masamıza doğru yaklaşıp aşırı derecede süslü ve abartılı bir şekilde bolca hazırlanmış bir meyve tabağı bıraktı.
Garsona sipariş vermediğimizi söyledik. Kendi şivesinde konuştuğu değişik İngilizceyle tabağın hediye olduğunu söyleyip uzaktaki bir masayı işaret etti. Gösterdiği yere döndüğümde geçen gün halı dükkânının kapısında çarpıştığım adamı görmek bir anda bütün dengemi alt üst etti.
Adamı çok hoş bulmama rağmen yaptığı hareket gözüme oldukça çapkınca ve cüretkâr gelmişti. Rahatsız olduğumu hissettiğimden garsona dönüp tabağı geri almasını rica ettim.
Garsonun bir anda rengi solunca tavrına anlam veremedim. Geri alamayacağına dair bir şeyler söyleyip hızla masadan ayrıldı. Muhtemelen zengin ve nüfuzlu bir adam olduğu için çekiniyor olabilirdi ama ben çekinmezdim. Zaten yemeğimizin sonuna gelmiştik. Ayağa kalkıp kasaya doğru ilerlediğimizde görevli hesabımızın ödendiğini söylediğinde daha da sinirlendim.
Bizi ne sanıyordu bu adam acaba? Türk adamlarının böyle olduğuna dair bazı şeyler duymuştum. Almanya’da da böyle tipler çok vardı.
Arkadaşımla vedalaşıp odalarımıza ayrılmaya karar verdik. Sabah erkenden yola çıkacağımız için iyice dinlenmek istiyorduk. Geceliğimi giyip yatağa yattıktan bir süre sonra kapım çaldı. Aniden uyanınca korkmuştum ama sonra arkadaşımın olabileceğini düşünerek hızla kapıyı açtım. Karşımda görmeyi beklediğim en son kişi, o adam kapımdaydı. Üzerimdeki gecelikle normalde otel görevlilerinden bile utanmıyordum ama bu adamın bakışları ta içime kadar işliyor gibiydi. Beni yukarıdan aşağıya süzdükten sonra yutkunduğunu fark ettim. Niyeti hiç iyi değildi bu adamın.
Bir anda İngilizce konuşmaya başlamasıyla şaşkınlığım daha da arttı. Eğitimli biriydi demek ki...
“Merhaba. Ben Mesut Vuraloğlu. Az önce restoranda haddimi aştım sanırım. Kızdırdım sizi. Mümkünse aşağıda biraz sohbet etsek, özür dilesem sizden?”
Az önceki kaba ve hadsiz tavrına rağmen öyle güzel konuşunca hemen kendimi salacak gibi hissetsem de hızla toparlandım.
“Özür dilemenize gerek yok. Önemli değil. Uyumak üzereydim. Yarın sabah gidiyoruz,” diyerek kibarca reddettim.
Gidiyoruz deyince yüzünde anlam veremediğim bir ifade oluştu.
“Lütfen hiç değilse birkaç dakika konuşalım. Kaç gündür konuşmak için zaman kolluyordum.”
Böyle söylediği zaman tüm o geziler esnasında hissettiğim takip mi ediliyorum düşüncesi tekrar aklıma geldi. İçimdeki merak duygusuna engel olamadım.
“Peki, giyinip geliyorum,” dedim ve kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Kalbimde anlam veremediğim bir çarpıntı vardı. Hayatımda ilk kez böyle bir şey yaşıyordum.
Hızla üstümü değiştirip bulduğum en iyi kıyafeti geçirdim üzerime. Aynada hızlıca kendime bakıp oda anahtarımı da aldıktan sonra dışarı koştum. Odanın hemen önündeki balkondan gökyüzünü izleyen adama yaklaşıp yanında durdum. Temas etmiyordum ama aşırı derecede bir çekim hissediyordum. Sanki aramızda bir elektrik dolaşıyor gibiydi.
“Sizi dinliyorum,” dediğimde nefes alıp bana döndü.
“Güzel bir yere gidelim.”
Hiç düşünmeden gittim onunla. Beni kocaman bahçesinden parıl parıl parlayan yıldızların göründüğü harika bir eve götürdüğünde önce çok çekinmiştim. Yine acayip bir his beni sürekli bu adama itiyordu. Gördüğüm en yakışıklı adamdı ki ben hiçbir sevgili olma teklifine bile olumlu bakmazdım. Hayatımda ilk kez biri gözüme çekici görünüyordu ve bunu öylece bırakıp gitmek istemedim. En kötü ne olabilirdi ki?
Bahçedeki koltukta yan yana oturduğumuzda bana olan hislerini anlattı. Nasıl ilk gördüğü anda kalbinden vurulduğunu ama zor bir gün geçirdiği için gelip konuşamadığından bahsetti. Böyle bir hissi ilk kez yaşadığını daha önce kimseye karşı böyle bir çekim hissetmediğini anlattı. Hissettikleri ile benim hissettiklerim aynıydı ama yine de son bir güçle ona bunun gelip geçici bir şey olduğunu sabah olduğunda gideceğimi söyledim. Çok farklı insanlardık ve bir arada olmamız mümkün olmayacaktı.
Gideceğimi söylediğimde önce yüzüme derin derin baktı. Ardından aramızdaki az mesafeyi hızla kapatıp dudaklarıma yapıştı. Daha önce ergenliğe girdiğim ilk dönemlerde erkeklerden hoşlanıp hoşlanmadığımı anlamak için birkaç öpüşme denemesi yapmaya çalışmıştım ama hiçbir zaman bunu midem kaldırmamıştı.
Bu adamın öpüşü ise cennette gibi hissettiriyordu. Sadece öpüşüyle bile orgazm olabilecekmişim gibi hissettim bir an. Vücutlarımız alevlenmeye başladıkça biraz daha üstüme gelmeye başladı.
“Gitme, lütfen kal.”
Gidip gitmeyeceğimi bilmesem de burada bu adamla bunu yaşamak istediğimden emindim. En kötü ne olabilirdi ki?
O gece kimsenin olmadığı o ıssız bahçede bana sahip oldu. İlk andaki küçük acının sonrasında defalarca bulutların üzerine çıkıp indim. Seks böyle bir şeyse bunu neden şimdiye kadar hiç denememiştim diye düşünsem de dudaklarından bile tiksindiğim adamlarla bu adamla yaşadıklarımı yaşayabilir miydim?
Sabaha karşı zar zor gözümü açtığımda kendimi evin içindeki yatakta bulduğumu hatırlıyorum.
“Gitmem lazım benim, uçağım var.”
“Arkadaşına haber verdim. Dinlen sen.”
Sesi gördüğüm bir rüyanın içinden buğulu ve uykuya esir eden bir tonda gelince dayanamayıp tekrar uykuya daldığımı hatırlıyorum.
Sabah apar topar kalkıp otele gitmek istediğimde Mesut oldukça rahat bir tavırla arkadaşımın uçağı kaçırmadan gittiğini söyledi. Şaşkınlık içinde kalsam da bir süre sonra yeni aşkımın verdiği heyecanla normale döndüm. Ben de daha sonra giderdim nasıl olsa...
O hafta boyunca otelle o ev arasında mekik dokudum. Aşktan sarhoş olmuş gibiydim. Bulduğumuz her müsait alanda sevişmeden duramıyorduk. Aramızdaki elektrik bir yangına sebep olacak kadar büyüktü. Gitmem gerektiğini biliyordum ama artık bu adamdan nasıl ayrılacağımı hiç bilmiyordum.
Üzerimde gelip gidişini izlerken kendimden geçtiğim bir anda kendini birden içime bastırıp şiddetli bir şekilde boşalmaya başladı. Nefeslerini toparlamaya çalışırken “Gidemezsin,” dedi. “Gitme, burada kal. Burası evimiz olsun.”
Bu bir evlenme teklifi mi diye düşünüp gülümsedim. Gitmeyi planladığım gün hızla yaklaşırken yine aklım karışmaya başlamıştı. İçimdeki hareketleri devam ederken onun ardından ben de boşalmaya başladım. Benimle evlenmek istiyordu. Hayatım tümüyle değişecekti. Çok mutlu olacaktık.
Teklifini kabul ettikten sonra beni sabah erkenden eşyalarımı toplamam için otele bırakıp kendisi şirketine gitti. İşlerini toparlayıp en kısa sürede beni almaya geleceğini söyledi. Odamda eşyalarımı toparlarken kapım çaldı. Mesut olduğunu düşünerek hızla açtım. Karşımda bir otel görevlisi vardı. Ciddi bir yüz ifadesiyle elindeki zarfı bana uzattı. Kartta yazan adrese mutlaka gitmem gerektiğini, Mesut Beyin beni bu akşam dokuzda orada bekleyeceğini söyledi.
Şimdi daha da heyecanlanmıştım. Sevişirken ettiği teklifi ciddi ve gerçek bir evlenme teklifine mi dönüştürmeye çalışıyordu bu adam? Bekleyip bekleyip gerçekten en iyisini bulmuştum. Tüm eşyalarımı hazırladıktan sonra akşam için hazırlanmaya başladım. Öyle özenli hazırlandım ki saat sekiz olduğunda nasıl akşamın bu kadar çabuk olduğuna şaşırmıştım.
Küçük el çantamı alıp otelden çıktım. Çıkmadan önce çağırdığım taksiye atlayıp elimdeki karttaki adresi verdim. Taksi kısa süre içinde beni fazlasıyla görkemli bir davet salonunun önünde bırakıp uzaklaştı.
İçeriden aşırı derecede gürültü geliyordu. Buranın yöresel müziği çevreyi inletirken zılgıt sesleri kulağıma geldiğinde kafam karıştığı halde gülümsedim. Alışılagelmiş evlilik teklifi tarzına benzemese de önemli olan niyetiydi. Bu topraklarda yaşayan bir adamı adetleri yüzünden küçümsemek aklımın ucundan bile geçmezdi. Kapıdaki siyah giyinmiş güvenlik görevlileri elimdeki zarfı görünce beni içeri aldılar. Dumandan puslanmış salonda ilerlerken etrafı zar zor görmeye çalıştım.
Muazzam bir kalabalık vardı ve nereye gideceğim, Mesut’u nerede bulacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Birine bağırarak sesimi duyurmaya çalışıp Mesut’un isim ve soy ismini verdim. Dediklerimden bir şey anlamasa da Mesut Vuraloğlu adını duyunca garip bir tavırla yüzüme bakıp sahneyi işaret etti.
Mesut orada üzerindeki şık takımıyla durmuş birileriyle tebrikleşiyor ve gülerek sohbet ediyordu. Yanında gelinliğiyle durmuş kadın ise kadınlarla konuşuyor, gülüp sarılıyor yakasındaki kurdeleye para ve altın gibi şeyler takılıyordu.
Türk usulü düğünlerin böyle yapıldığını biliyordum. Mesut evleniyor muydu?
Benimle onca güzel gün ve geceyi paylaşırken bir yandan evlenmeye mi hazırlanıyordu? Yüreğimin üzerine oturan taşla olduğum yerde kalmıştım. Hayatımın ilk aşkı gözümün önünde biriyle evleniyordu. Üstelik utanmadan bir de buraya davet etmişti beni. Bu sahneyi özellikle görmemi istemiş olmalıydı.
Evlendiğini gözüme sokmak istemişti demek ki... İyi de olmuştu yoksa bu şekilde aptal yerine koyulmaya devam edecektim.
O gece ağlaya ağlaya önce o salondan sonra şehirden son olarak da ülkeden apar topar ayrıldım. Bir daha ne o adamın adını duymak ne de burayı görmek ve hatırlamak istiyordum.
İlk aşk maceram hüsranla sona ermişti.